AyetSûreler

Tebbet Sûresi 1. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 603

تَبَّتۡ يَدَآ أَبِي لَهَبࣲ وَتَبَّ ۝١

Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

تَبَّتْ tebâb oldu - bu fiıl esasen ıhbara mevzu’ olmakla beraber ıbare veya işaretiyle inşa dahi olur. İnşa olması ya tekvînî surette husranı inşa yâhud Arabın urfü üzere «قُتِلَ الْاِنْسَانُ» kahr olası gibi bed duâ üslûbunda husran ve helâke istihkakı anlatarak lâzımı olan zemm-ü takbihı inşa ma’nâsında olur. İlk nüzule nazaran çokları bu ma’nâya haml eylemişlerdir. Bundan dolayı elleri kurusun diye terceme edilmesi de şâyi’ olmuştur, eli kurusun ta’biri daha ziyade «شَلَّتْ يَدُهُ» ya’ni eli çolak olsun ma’nasında zâhirdir, bununla beraber mecaz olarak müflis olsun, elinde avucunda bir şey kalmasın, tutacağını tutamasın, her tuttuğu boşa çıksın, gibi husrana duâ ve inkisar makamında da kullanılır ki böyle terceme edenlerin maksadı da odur. Bunu yuf olsun, yuhe gitsin berbad olsun diye ifade etmek, «تَبًا لَهُ» de olduğu gibi tebâbın ma’nasına daha uygun görünür. Ancak Ebu Leheb Bedri müteakıb ye’s ü hirman ile vefat etmiş olup «اِذَا جَآءَ» Sûresinin nüzulünde onun husran ve helâki tehakkuk etmiş bulunduğu cihetle bu Sûrenin tertibde buraya konulması bunda ıhbar ma’nası maksud olduğuna ve hattâ Peygamberin bu şanlı vefatiyle dahi Ebu Lehebin muradı hasıl olmayıp bil’akis husranı gittikçe daha ziyade tehakkuk etmiş olacağına bir işareti tezammun eder, bu da lâzımı olarak yine zemm-ü takbîhi dolayısiyle ifade etmesine mani’ de olmaz, ya’ni sade yuf olsun değil, yuf oldu, yuhe gitti يَدَآ iki eli -sağdan soldan, gerek müsbet, gerek men’fi, gerek tutmak, gerek itmek için kullanmak istediği bütün erbab ve vesaitı, gerek Dünyaya gerek dîne uzatmak istediği eller ikisi de husrana düştü, o Peygamberin zaferine ve hak dîninin izharına mâni’ olmak ve küfre sarılmak için müraceat ettiği maddî ma’nevî her şey kendi aleyhine çıktı da yuh diye üflediği elleri hakîkaten yuh oldu اَبٖى لَهَبٍ Ebi Lehebin- Peygambere küfr-ü adavette ileri giden ve dîni islâmın neşrine mani’ olmak için her türlü fitne ve fesad ateşlerini alevlendirmeğe çalışan Ebu Cehil ve emsali azgın kâfirlerin küfr-ü tuğyanları Kur’anda anlatılmış olmakla beraber hiç birinin adı sarahaten zikr edilmemiş olduğu halde Ebu Lehebin bilhassa zikr olunması, hem de Peygambere dair olan «نَصْرُ» Sûresiyle Allaha dair olan Ihlâs Sûresi arasında zikr edilmesi şayanı dikkattir, bu

EVVELA: ona «وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ» mazmunu üzere bir temâyüz vermektir. Onun Peygamber ile Allah arasına girmek, fevzıne mâni’ olmak isteyen âteşîn düşmanlar arasında kale alınmağa değer bir imtiyazı mahsusu hâiz bulunduğunu iş’ar eder. Çünkü Ebu Leheb Peygamberin baba bir amucası olmak haysiyyetiyle bir şerefi mahsusu hâiz bulunuyordu. Böyle iken bu şeref ve ni’metin kadrini takdir etmediği ve ona yardım edecek yerde bil’akis mani’ olmak için küfr-ü adâvetle ateş püskürmek istiyenlerin önünde düştüğü cihetle bunun hepsinden ziyade te’essüfe şayan olduğunu ıhtar ederek yine Peygamberin şanını tebcil ve neseb şeref-ü haysiyyetlerin fevkında olan cilveli hakkın büyüklüğüne tenbih olur.

SANİYEN: Ebu Leheb, şahsı gösteren bir künye olmakla beraber lügaten bu terkibin asıl mefhumu alev babası demek olması i’tibariyle bunun Peygambere ve islâma karşı ateş püskürmek isteyip de kendini Cehenneme atmış olan kâfirlerin cümlesinin mümessili ma’nasında olmak haysiyyetiyle onun husranı hepsinin husranına misal yapılmıştır ki: «يُرٖيدُونَ اَنْ يُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّآ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ» mazmununa işaret olur. Künyeler ismialem olmakla beraber yerine göre Hâtimin cûd ile Ebu Hanîfenin ılm ile iştihârı gibi vasfiyyet ifade edebildiklerinden dolayı ılmi me’anîde Ebu Leheb isminin de ateş babası demek olmasından dolayı kinâye suretiyle «Cehennemî» vasfına delâlet eylediği meşhur bir misal olarak söylendiğine ve kinâyeler hakikatin iradesine mani’ olmıyacağına binaen burada bu ma’nanın ehemmiyyeti mahsusası vardır. Ya’ni maksad yalnız Ebu Lehebin şahsını söylemekten ibaret olmayıp vasfına ve bu vasıfta ona benziyenlerin hallerine de işaret edilmiş demek olur. Onun asıl ismi Abdül’uzzâ ibni Abdilmuttalib iken yanakları pek kırmızı olduğu için ateşe teşbih olunarak Ebu Leheb denilmiş, bu künye ile şöhret bulmuştu, pek âteşîn, çok ateşli demek gibi bu alev babası künyesi ona bidayeten yüzünün parlaklığı veya cevvaliyyeti, hiddet ve şiddeti i’tibariyle bir medh vasfı mülahaza olunarak verilmiş, fakat bunun hakikatinde bir ateş kaynağı olmak veya ateşi sevmek ma’nası bulunduğu ve ateşin en şiddetlisi de Cehennem ateşi olduğu için ef’al ve harekâtı i’tibariyle onun neticesi kendini ateşe sürükliyerek Cehennemîlik unvanı olmuş, ehli Cehennemin babası olmak ma’nasına mesel olmak üzere kullanılmıştır. Burada bu nüktenin maksud olduğuna bilhassa «سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ» ile tenbih buyurulmuştur. Ya’ni Peygamberin amucası olmak gibi yüksek bir neseb ve karabet ve haseb ve haysiyyet şerefini hâiz olduğu halde iymana gelmeyip de ona küfr-ü adâvette ısrar ettiğinden dolayı Ebu Lehebin hâli böyle husran olur, o neseb ve haseb onu kurtarmazsa Peygambere buğz edip de tevbe etmiyen diğerlerinin ne kadar ebter ve bedbaht olacakları ıbret nazariyle teemmül olunsun.

Keşşafta derki: tekniye tekrim ifade ederken burada künye ile anılmasında üç vecih vardır: birisi ismiyle değil, künyesiyle şöhretidir, ikincisi ismi Abdül’uzzâ olduğu için ondan udûl olunmuştur. Üçüncüsü meali «نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ» olan ehli nardan olduğu için künyesi, hâline uygun olmasıdır. Şirrîre Ebüşşer, hayır sahibine Ebülhayr denilmesi kabîlinden de Ebu Leheb denilir اه. Evet, Ebu Lehebin iki eli yuha, husrana gitti, tebâb oldu وَتَبَّ kendi de tebab oldu, -muradına iremeyip husran ile ziyan ve helâk oldu, yuh oldu gitti. Ebu Leheb, Peygambere karşı Kureyş ile beraber olduğu halde hastalığından dolayı Bedre bizzat iştirâk edememiş, fakat malen yardım ederek Ebu Cehlin kardeşi Âs ibni Hişamı bedel göndermiş idi, kendisi adese denilen çiçek kabîlinden bir ıllete tutulmuş, Kureyşin kırıldığını haber alınca Bedrden yedi gün sonra kahrinden helâk olmuştu. Âlûsî ve daha sairlerinin de nakl ettiği vechile Kureyş adeseden tâuun gibi sakındıkları için sirayet korkusiyle ailesinden bile kimse yanına yaklaşmamış, ölüsü üç gün kalmış ve kokmuş idi, nihayet ârdan korktukları için Südanîlerden bir kaç kişiyi ücretle tutmuşlar, onlar götürüp gömmüşler, bir rivayette bir çukur kazıp ağaçlarla içine kakmışlar örtünciye kadar da üzerine taş atmışlar, diğer bir rivayette çukur da kazmamışlar, bir dıvârın dibine dayayıp arkasından örtülünciye kadar taş atmışlardı. Demek ki ondan on beş sene evvel Kur’anın haber verdiği gibi olmuştu, maamafih murad, sade böyle oluşundan ıbaret değil, Dünyada maksadına nâil olamadığı gibi Âhırette çekeceği azâbdan dolayı cismanî ve ruhanî her vechile ebedî husrana düşerek ziyan ve helâk olmasıdır.