Nasr Sûresi 3. Âyet
Medine · Cüz 30 · Sayfa 603
Hamd ve Tesbih
فَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ وَٱسۡتَغۡفِرۡهُۚ إِنَّهُۥ كَانَ تَوَّابَۢا ٣
Rabbini öğerek tesbih et, O’ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Anlamı
Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. O tövbeleri çok kabul edendir.
Bir nükte
Elmalılı’ya göre zaferin, fethin ve dinin yayılmasının sonucu ve hikmeti tesbih ile hamddir. Cennet ehlinin duasının başı ve sonu da budur. Ona göre hamd ile tesbih bütün yaratılışın gayesidir.
Düşün
Bir başarıdan sonra ilk sözün ‘Elhamdülillah’ olsun.
Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.
Elmalılı Tefsiri
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ artık tesbîh et rabbına hamd ile -seni ınayet ve terbiyei hassasiyle yetiştirip hüdâ ve hak dîni ile göndererek «لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ» va’dini yerine getirmek üzere o hamd-ü tebcile şayan muvaffakıyyetlere irdiren, sana kevseri verip düşmanlarını ebter kılan rabbının büyük atâ ve ıhsanına mazheriyyetten dolayı ona lâyık her türlü övgü ve ta’zîmat ile hamd ederek onun zati sübhanîsini her vechile, ya’ni zatında, sıfatında, ef’alinde, esmasında şanına yaraşmıyan eksiklik şâibelerinden tenzih ve takdise daha ziyade devam et. Demek ki bütün bunlardan: nusret ve fetihten ve neşri dînden netice, gayei hikmet tesbih ve tahmiddir. «دَعْوٰيهُمْ فٖيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فٖيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ» buyurulduğu üzere ehli Cennetin Cennette de evvel ve âhir duâları tesbih ve tahmiddir. «وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ» mantukunca Meleklerin de işi odur. Ve hattâ her şey kendi hususıyyetine göre halikına hamd ile tesbih ettiğine nazaran hamd ile tesbih bütün hılkatin gayesi demektir, «وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ» yukarılarda geçmişti ki tesbîh esasen balığın suda, kuşun ve atın hevada, nücumun eflâkte hızla geçişleri gibi sür’atle geçmek, ya’ni hızla yüzmek ma’nasına sibahatten tef’ıl olduğu için çok yüzdürmek ma’nasının lâzımı olarak çok uzaklaştırmak veya pâklikte, temizlikte çok ileri götürmek ma’nasından me’huz olarak tenzihte mütearef olmuştur. Râgıb: der ki tesbîh Allah tealâyı tenzihtir, bunun aslı da Allaha ıbadette sür’atle gidiştir, ib’ad «اَبْعَدَهُ اللّٰهُ= Allah irağ etsin» gibi şerr hakkında kullanıldığı gibi tesbih de fı’li hayra tahsıys edilmiştir, ve tesbîh, gerek kavil ve gerek fiil ve gerek niyyet ıbadâtin hepsine de ıtlak olunur, «فَلَوْلَآ اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحٖينَ» minelmusallîn, diye tefsîr edilmiştir, Maamafih evlâ olan üçüne de şâmil olmaktır اه. «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ» demek hamdin bir ifadei mahsusası olduğu gibi «سُبْحَانَ اللّٰهِ» demek de tesbîhin bir alemi mahsusu olduğundan dolayı Kamusta mezkûr olduğu üzere tesbîh, sübhânallah demek ma’nasına da gelir, ve yerine göre «سُبْحَانَ اللّٰهِ» demek teaccüb makamında da söylenir. Eğer teaccüb fevkal’âde bir güzellik münasebetiyle istihsan makamında ise yaradanı bu bedî’ sun’ıyle tenzih ma’nasında olur, ve eğer bir münasebetsizliğe teaccüb ile istihcan makamında ise Halık tealâyı ondan tenzih ederim ma’nasında olur. «Sübhan» kelimesinin esmâi husnâdan olarak zati bâriye ıtlak olunduğu da zikr olunmuştur. Ebül’beka külliyyatında da şöyle mezkûrdur: Kur’anda tezekkî, islâm ma’nasına olduğu gibi tesbih de hep salâttır, maamafih Kur’anda tesbîh, vücuh ile tenzih ma’nasına da varid olmuştur. Tesbihten tenzih ve zikri mücerred murad olduğunda harfi cerr ile teaddî etmez «سَبَّحَ بِاللّٰهِ» denilmez, fiıl, ya’ni salâta makrun tenzih murad olunduğu zaman ise bu murada tenbih için harfi cerr ile teaddî eder, bir de tesbîh, taât ve ıbadat ile, takdis de mearif ve ı’tikadat ile olur. Tesbîh, lâyık olmıyanı nefiydir, takdis lâyık olanı isbattır, «فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهٖ» ma’nasınadır اه, ya’ni burada «با» ile teaddî etmiş değildir. Tesbîhin hamd ile cem’i emr olunmuştur. Râzî der ki Hak tealânın sıfatları selb-ü îcab, nefy-ü isbatta mülâhaza olunur. Sülûb ise îcabâta mukaddemdir. Tesbîh, vâcibül’vücudun sıfati selbiyyesine işarettir ki bunlar celâl sıfatlarıdır. Tahmid de sıfati sübutiyyeye işarettir ki bunlar da ikram sıfatlarıdır اه. Şu halde tesbîh ile hamdin cem’i zül’celâli vel’ikram ismi hukmünce celâl ve ikram sıfatlarının isbat ve ızharı demek olur. Bu şöyle de iyzah olunur: Yine müfessirînin zikr ettikleri vechile Resulullah sallâllahü aleyhi veselleme tesbihten suâl olunduğunda buyurmuştur ki: «تَنْزِيهُ اللّٰهِ مِنْ كُلِّ سُوءٍ= Allah tealâyı her ârızadan, şâibeden tenzihtir اه.» Bu ise gerek sıfati zatiyyesinde ve gerek sıfati fi’linde nefiy veya isbatı câiz ve lâyık olmıyacak her nakîsadan nezîh demek olur, binaenaleyh tesbîh Allah tealânın zatinde, sıfatında, ef’alinde esmâsında nezâhet ve pâkliğini ifade eder. Bu da hadîsat ve mümkinatın şanından olan çirkinliklere, eksikliklere ve kemali ilâhiye münafî bulunan ahvale karşı sıfatı fi’ilden olan gadab ve celâl sıfatının tecellisini ve zatında hiç bir noksan kabul etmiyen sıfatı cemalin, hüsni ekmelin bütün pâkliğile tahakkukunu istilzam eyler. Bundan dolayıdırki «وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خٖيفَتِهٖ» kavliilâhîsi tesbihin sıfatı celâl ile alâkasını açık olarak ifade etmektedir. O halde tesbihin hakikati, hamdin hakikati gibi doğrudan doğru Allah tealânın kendisine mahsus olan ve subbuh, kuddûs Hamîd ismi şeriflerinin muktezası bulunan fi’ildir. Mahlûkata aid olan tesbih ise her birinin mevahibi fıtriyyesine göre mümkin olabilen istitaati mahsusası nisbetinde gerek fi’len ve gerek kavlen ve gerek i’tikaden onun ızhar ve i’lânı için emriilâhîye ittiba’dan ıbarettir. Bu haysiyyetledirki tesbih kavil, fi’il, niyyet ve ı’tikada şâmil olmak üzere ve bilassa namaz ma’nasına ve sübhâneke ve sübhanâllah gibi tenzihi ifade eden ezkâr ile sena ma’nalarına gelmektedir, ve onun için burada ekser müfessirîn mutlâka tenzîh ile, ba’zıları da namaz ile, diğer ba’zıları da subhânallah demek ile tefsir eylemişler, ba’zıları da «سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا» gibi tesbîhi teaccub olarak bu muvaffakıyyetin şayanı hayret bir surette büyüklüğünü tes’ıyd için olduğunu anlatmışlardır. Ebüssûud bu vecihleri şöyle hulâsa eylemiştir: Rabbına hamd ederek sübhânallah, de, yâhud kimsenin kalbine hutur etmiyecek vechile sana o şayanı hayret galebe ve muvaffakıyyetleri müyesser kıldığından dolayı onun o güzel, o bedî’ sun’una hamd ederek teaccub et, yâhud ziyade in’amından dolayı ziyade ibadet ve senâ olmak üzere onu tesbîh ve hamd ederek zikret. Yâhud ni’metine hamd ederek onun için namaz kıl. Kâ’benin kapısını açtığı zaman Resulullahın sekiz rek’at kuşluk namazı kılmış olduğu rivayet olunmuştur. Yâhud va’dini yerine getirdiğinden dolayı hamd ederek onu zalimlerin söylediklerinden tenzih et, yâhud ikram sıfatlarına hamd ederek celâl sıfatlarıyla senâ et اه. Resulullahın birçok âyetlerde geçtiği üzere daha evvelden dahi tesbîh ve hamd ile emr olunduğu ve binaenaleyh fetihten evvel dahi tesbîh ve hamd etmekte bulunduğu ma’lûm olmak hasebiyle buradaki emrin devam, veya tezyid veya diğer bir nükte ile bir ma’nayı mahsus ifade etmesi lâzım geleceğinden zikr olunan vucuh ile müfessirîn bunu anlatmak istemişlerdir. Şu muhakkaktırki Allah tealânın celâl ve ikram tecelliyâtı hiç bir lâhza munkati’ olmadığından dolayı her zaman ona tesbîh ve hamd vazîfedir, ve hamd Fatihada iyzah olunduğu üzere yalnız ni’meti gayri vâsıleden dolayı değil, ni’meti vâsıleden dolayı da olur. Ve o zaman hamd, şükür ma’nasında olur. Binaenaleyh celâl ve ikram tecelliyâtı tezayüd ettiği nisbette de tesbîh ve hamdin tezyidi icyab eder. Zira ni’met ve ikrama irince mün’imi ve sıfatı celâlini unutmak ve celâl eseri karşısında cemal ve ikrâm tecelliyâtını unutmak, husrana götüren cehil ve küfrân huylarındandır. Nasr-u fetihte ise bir taraftan izharı celâl, bir taraftan da ikram ile va’de vefa vardır. Binaenaleyh bunların tehakkukiyle tesbîh ve hamd vazîfesi bitmiş olmayıp asıl bu muvaffakıyyeti müşahededen sonra tesbîh ve hamdin ziyadesiyle iyfası maksuddur. En yüksek pâklik ile en yüksek hamd-ü şükür zevkı asıl o zamandır. Ve asıl o zamandır ki kalbin daha yüksek bir ferağ ve temizlikle Hak tealânın celâl ve cemali neş’esini duyarak ona müteveccih olması lâzımdır. Netekîm «فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ» buyurmuştu, ve onun için ehli Cennetin bütün da’vası da tesbîh ve hamddir. İşte «سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهٖ» diye zikre müvazabet de bu zevk-u neş’e ile cemali hakka olan o şevk-u rağbetin i’lân ve izharı ve ruhun bütün külliyyetiyle ona tevcihi demek olduğu gibi ta ibtidai risalette «وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ» buyurulmuş olan asnâmın bu feth-u zafer üzerine kırılması ve zâhir-ü bâtında şirk âsâr ve ahlak ve âdâtının silinmesi için tathirat icrası da o tesbîh ve tenzihin muktezasıdır. Bundan dolayı burada «سَبِّحْ» emri, Allah tealâyı zikr-ü tenzihin teksirini ifade ederken zâhir-ü bâtının tathiri emrini de ifade etmiş olur. Fakat ânifen ıhtar olunduğu üzere tesbîh ve tahmidin hakıkati yine Allaha mahsus olduğu için her kim olursa olsun Dünyada hiç bir mahlûkun onu bütün kemaliyle iyfası kabil olmaz, abid, ma’sum olsa da münezzeh sübhan olamaz. Her ne kadar hulükı azîm olan ilâhî ahlak ile tehalluk etse, «قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى» olsa dahi Halık tealânın «لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ» olan zati sübhânîsine nisbetle mahlûkun kusur ve noksanı mahiyyetinin lâzımıdır, onun bütün kemali «اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ» mîsakıyle Allah tealânın avn-ü ınayetinden aldığı feyzı imdada bağlıdır. Her hususta nasr-u fetih ondandır, netekim Resulullah «لَا اُحْصٖى ثَنَاءً عَلَيْكَ اَنْتَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ= ben sana senayı sayıp tüketemem, sen kendi senâ ettiğin gibisin» demiştir. «مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ» vârid olmuştur. Bu kusuru örtecek, bu eksikliği ikmâl edecek olan da ancak Allah tealânın mağfiretidir. O da taleb edene mev’ud olduğundan buna işaret olarak da buyuruluyor ki وَاسْتَغْفِرْهُ ve ona istiğfar et -Sûreyi Muhammedde «فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ» buyurulduğu üzere gerek kendin ve gerek ümmetin için mağfiretini dile, ki «لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَاتَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ» hukmü de zâhir olarak bütün temizlikle Rabbına rucu’ edesin اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا çünkü o muhakkak bir tevvab bulunuyort evbe ile kendine rucu’ edenleri ötedenberi kabul ile mağfiret ede gelmiştir. Binaenaleyh istiğfar ve tevbe edenler kabulünü ümid etsinler. Kelâmın zâhir «غَفَّارًا» denilmek iken «تَوَّابًا» buyurulması nüktelidir. Tesbîhin hamde ıktiranı gibi bununla istiğfarın tam faidesi tevbeye iktiranı halinde olacağına bir tenbih vardır. İstiğfar, «رَبَّنَا اغْفِرْ لٖى» yâhud «اَللّٰهُمَّ اِنّٖى اَسْتَغْفِرُكَ» «yarab bana mağfiret et, bize mağfiret buyur, mağfiretini niyaz ederim» gibi duâ ve niyaz ile mağfiret istemektir. Tevbe ise yukarılarda iyzah olunduğu üzere günaha nedamet ve bir daha yapmamak üzere azm ile rucu’dur, insan başkalarının günahları için de istiğfar edebilir, Kur’ânda «رَبَّنَا اغْفِرْ لٖى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ» gibi bunun pek güzel misâlleri vardır. Onun için buradada «وَاسْتَغْفِرْهُ» emri Peyamberin sade kendisi için olmak lâzım gelmeyip ümmeti için de olur. Ve hattâ daha ziyade ümmeti için denilmiştir. Lâkin kimse başkasının namına tevbe edemez, bununla beraber istiğfar tevbeyi de tezammun edebilir. Âlûsînin nakl ettiği vechile İbni Receb demiştirki: mücerred istiğfar, duâda mağfiret talebiyle beraber tevbedir, «أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ وَ أَتُوبُ إِلَيْهِ» gibi tevbeyi de zikr ederek istiğfar ise sade mağfiret talebiyle duâdır. Bir de demiştirki mücerred istiğfar geçmiş günaha nedametle onun şerrinden vikayeyi duâ ile taleb ve gelecek günahın şerrinden de onu yapmamağa azm ile vikayeyi talebdir. Ve işte «لَا صَغِيرَةَ مَعَ اْلِاصْرَارِ وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ اْلِاسْتِغْفَارِ= ısrar ile sagîre yoktur, istiğfar ile de kebîre yoktur» gibi vârid olan eserlerde ısrarı men’eden ve mücerred olarak zikr edilen istiğfardan murad böyle nedamet ve azm ile tevbeyi mutazammın olan istiğfardır, eğer geçmiş günâha nedamet yoksa o sade duâdır, nedamete mukarin ise tevbedir اه. Bunun hâsılı; şer’an istiğfara mev’ud ve müterettib olan ahkâm, tevbe ma’nasında olan istiğfardadır, mutlak olarak istiğfar denildiği zaman o murad olunur, tevbe, nedamet ma’nası bulunmıyan ve günâhına peşiman olmaksızın sadece onun afv-u mağfiretini istemekten ibaret kalan istiğfar, sade bir duâdır, makbul olmamak gerektir. Çünkü hem günaha peşimanlık duymamak hem de onun mağfiretini istemek Allah karşı sû’i edebdir, ancak bu kişinin kendi günahı hakkındadır. Bir de bu Âyette ihtibâk san’atı olduğu söylenmiştir. Asıl kelâm «ona istiğfar et, çünkü o bir gaffardır, ve tevbe et çünkü o bir tevvabdır» demek olup her birinden birinin hazfiyle diğerine işaret edilmiştir.
Sûrenin başında da işaret olunduğu üzere imam Ahmed ibni Hanbelin Müsnedinde ve sahihi Müslimde ve daha başkalarında Hazreti Aişeden rivayet olunmuşturki: Resulullah son zamanlarında «سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهٖ أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ وَ أَتُوبُ إِلَيْهِ» kavlini çok söyler olmuştu, ve sorulduğunda: Rabbım bana ümmetimde bir alemet göreceğimi haber verdi, ve onu gördüğüm zaman hamd ile tesbîh ve istiğfar etmemi emir buyurdu, demişti. Tefsiri Keşşafta derki; tesbîh emriyle beraber istiğfar emri dînin kıvamı olan emr ile emri tekmil içindir, ya’ni dînin kıvamı tâat ile ma’sıyetten korunmak beynini cemi’dedir, bir de Resullahın ısmetiyle beraber bu emr ümmetine lûtf olmak içindir. Bir de istiğfar Allah için tevazu’dan ve hazmı nefsidendir ve ondan dolayı nefsinde bir ibadettir. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hazretlerinin «ben gece ve gündüz yüz kerre istiğfar ederim» dediği de rivayatı sahiha cümsindendir اه. Âlûsî derki: âbid her ne kadar bezli mechûd etse de ma’budun celâline lâyık olanı gereğî gibi iyfade kusurdan halî olamıyacağına işaret için birçok taatlardan sonra istiğfar da meşru’ kılınmıştır, onun için zikretmişlerdirki: farz namazı kılan kimse için akıbinde üç kerre istiğfar etmesi, teheccüd kılanın sehar vakıtleri dilediği kadar istiğfar etmesi, ve hâcının hacdan sonra istiğfar etmesi meş’ru’ kılınmıştır, «وَالْمُسْتَغْفِرٖينَ بِالْاَسْحَارِ ثُمَّ اَفٖيضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ» Kezalik abdestin nihayetinde ve her meclisin hıtamında istiğfarın meşru’ olduğu da rivayet olunmuştur: Resulullah her hangi bir meclisten kalkarken de «سُبْحَانَكَ اَللّٰهُمَّ وَ بِحَمْدِكَ اَسْتَغْفِرُكَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ» derdi. Bu vechile istiğfar emrinden anlaşıldığı nakl edilen vefat haberine bir remiz var demektir, meşhuru da bu işaret, emri dînin tekâmüliyle da’vet vazîfesinin temama yaklaşmış olduğuna delâletten anlaşılmıştır اه. «هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ» âyetleri Resulullahın irsali, Hak dîninin bütün dînlere karşı ızharı hikmeti için olduğunu anlattığı ve «فَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذٖى نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ» gibi âyetlerde de kâfirlere karşı yapılmış olan vaîdlerin ba’zısı Peygamberin vefatından evvel Dünyada göreceğine işaret buyurulduğu gibi bu Sûrede de nasır ve fethin geleceği ve halkın alay alay dîni hakka girmeğe başladıklarını Resulûllahın muhakkak göreceği va’d olunarak bu görüş tehakkuk ettiği zaman tesbîh ve hamd ile istiğfarın emr olunması ve sonra buna ta’lil makamında tevvab ismi şerifiyle hıtam verilmesi ve tesbîh ve hamd ehli Cennetin evvel ve âhir gayesi da’vası olduğunun ma’lûm bulunması ve mağfirette örtmek, tevvabda rücuu kabul etmek ma’nalarının da esas olması düşünülünce muhakkak bir va’di kerîm ile onun sureti kat’iyyede incazını ifade eden bu «اِذَا جَآءَ وَرَاَيْتَ فَسَبِّحْ» ta’likın bir çok nüktelere delâlet eyliyen müfadinin hasılı: o vakıt gelince, va’din temam olup risalet vazîfesinin hıtama irerek «اِرْجِعٖٓى» emrinin tehakkuk edeceğini ve binaenaleyh o alâmetler görülünce va’din sıdkını ve hakkındaki ınayet ve tecelliyâtı ilâhiyyenin kudsiyyet ve azametini görmüş, kevserin zevkı cereyanını müşahede eylemiş olan zati Muhammedînin o neşei muvaffakıyyetle mutmainn ve müsaffa lekesiz olarak bu âlemi fânîden, bu dari imtihan ve ma’rekei zünüb olan Dünyadan çekilip ruhi kâk ve sirri pâk ile hakkal’yakîn likaullaha kavuşmak üzere tesbîh, hamd ve en ziyade ümmeti için istiğfar ederek «اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنّآَ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ» hukmüne hâzır ve âmade bulunması lüzumunu iş’ar olduğu sezilir, ki bunda «وَلِىَ دٖينِ» mazmunundaki ıhlâs ve tebşirin de bir îyzah ve incazı vardır. Rivayet olunmuştur ki: bu Sûre, nâzil olduğunda Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem bir hutbe iyrad edip şöyle buyurmuştu: «اِنَّ عَبْدًا خَيَّرَهُ اللّٰهُ بَيْنَ الدُّنْيَا وَ بَيْنَ لِقَائِهِ فَاخْتَارَ لِقَاءَ اللّٰهِ = bir kul, Allah onu Dünya ile kendi likası arasında muhayyer kıldı, o Allahın likasını ihtiyar eyledi». Bunun ne demek olduğunu Ebu Bekir radıyallahü anh anlamıştı da: nefislerimiz ve mallarımız, atalarımız ve evlâdlarımızla sana feda olalım! Demişti, yine rivayet olunmuştur ki: Resullûllah bunu ashabına okuduğu vakıt sevinmişler, fakat Hazreti Abbas radıyallahü anh ağlamıştı, aleyhissalâtü vesselâm neye ağlıyorsun amuca? Buyurdu, sana vefatın haber veriliyor «نُعِيتَ اِلَيْكَ نَفْسَكَ» dedi, evet dediğin gibi «اِنَّهَا لَكَمَا تَقُولُ» buyurdu. Hazreti Ömerin ve İbni Abbasın bunu anlayışları da yukarıda zikrolunmuştu.
Nasır, fetih ve ru’yet bu üç şarta tesbîh ve hamd, istiğfar, bu üç emrin terettübüne müteallık nükteleri beyan ederken Râzî, tefsirinde derki: Hak yolcularının seyrinde iki tarik vardır; kimisi «مَا رَاَيْتُ شَيْئًا اِلَّا وَرَاَيْتَ اللّٰهَ بَعْدَهُ= hiç birşey görmedim ille ondan sonra Allahı gördüm» demiştir. Kimisi de «مَا رَاَيْتُ شَيْئًا اِلَّا وَرَاَيْتَ اللّٰهَ قَبْلَهُ= hiç birşey görmedim ille ondan evvel Allahı gördüm» demiştir. Şek yok ki bu tarik daha ekmeldir, zira mealimi hikemiyye i’tibariyle müessirden esere inmek eserden müessire çıkmaktan mertebece daha yüksektir. Riyazât erbabının fikirlerince de nur kaynağı vâcibülvücud, zulmet kaynağı mümkinülvücud olduğundan vâcibülvucudda istiğrak elbette daha eşreflidir, hem asl ile tâbi’a istidlâl tâbi’ ile asla istidlâldan daha kuvvetlidir. Bu anlaşıldıktan sonra bu âyet de işte bu iki tarikın eşrefi olan tarika delâlet eylemektedir. Zira Halık ile iştiğali nefs ile iştiğale takdim ederek evvela Halika âid iki emr: tesbîh ve hamd zikr olunmuş, sonra da üçüncü mertebede istiğfar zikredilmiştirki hem Halika, hem de halka iltifat olan memzuc bir halettir. Tesbîh, sıfatı celâl olan sıfâtı selbiyyeye, tahmid de sıfatı ikram olan sıfâtı sübutiyyeye delâlet ettiğinden dolayı celâli mülâhaza ikramı mülâhazaya takdim olunmak için tesbîh, hamde takdim olunmuş, sonra da Halıktan halka nüzul tarikıyle istiğfar zikredilmiştir. Çünkü bunda nefsin kusurunu ve hakkın cudunu görmek ve nefs için aslâh ve ekmel olanı taleb etmek vardır. Ma’lûmki kul, Allahdan gayrisinin mütaleasiyle meşgul olduğu nisbette Allah tealânın Hazreti celâlini mütaleadan mahrum olur, istiğfarın tesbîh ve tahmidden sonraya te’hîri bu dakikaya işaret eyler اه. Lâkin şunu da unutmamak lâzım gelirki burada halka olan bu nuzul halkta kalmak için değil, halktan halika ekmel vechile rucu’ ve onun mağfiretiyle lütfi cemaline müstağrak olmak üzere huzurı ehadiyyetine kabul için olduğuna tenbihen nihayeti tevvab ismi şerifiyle hatm olunmuştur. Bunda zikrolunan iki tarikın ikisini de câmi’ olmak üzere halka nüzulden sonra yine Halika rucu’ ve evvel ve âhir tevhid ile mead ve müntehada karar vardır. «وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنّآَ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ» Kevser kendisine verilmiş olan Fahriâlem sallâllahü aleyhi vesellem nihayet böyle mansur ve muzaffer olarak kendisine fütuhat kapıları açıldığı ve halkın alay alay, akın akın Allah dînine girmeğe başladıklarını gördüğü ve bu suretle dîn tekâmül ederek risalet vazîfesi hıtama irip mucebince Dünyada icrayı ahkâm etmek üzere bütün Dünya maddeten ve ma’nen kendisine teveccüh eylemiş bulunduğu sırada «لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَاسَعٰى وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰى ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَآءَ الْاَوْفٰى وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى» hukmünce iki mükâfatın tecellîsi karşısında bulunuyordu. Birisi: zafer ve fethin muktezası olarak Dünya saltanat ve ganîmetinin teveccühü, birisi de onu kazandıran Allah dîninin muktezası olarak o fâni Dünya ıkbaline meyl-ü iltifat etmeyip Allahın lûtf-ü ınayetiyle mahza Allah için yapılmış olan o mesai, ve mücahedenin ecrini hiç bir dünyevî garazla kirletmiyerek «وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُولٰى» hukmünü tehakkuk ettirmek üzere bu muvaffakıyyetle şükran içinde pâk, musaffâ olarak Allaha kavuşmak. Bir nâmi de Tevdî’ Sûresi olan bu Sûre işte bu saatin hulûlünde onun artık tesbih ve hamd ederek bundan böyle bu dîni ekmelin icrayı ahkâmını ümmetine tevdi’ ve mihnet-ü fena âlemi olan bu cismaniyyet âlemine veda’ edip Rabbın likasını istemesine işaret ediyordu. Hazreti Yusüf mülkte muvaffakıyyetinin neticesinde «رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَنٖى مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنٖى مِنْ تَاْوٖيلِ الْاَحَادٖيثِ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّٖ فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ» diye müslim olarak alınıp salihlere ilhakını istediği gibi Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem de hutbesinde «اِنَّ عَبْدًا خَيَّرَهُ اللّٰهُ بَيْنَ الدُّنْيَا وَ بَيْنَ لِقَائِهِ فَاخْتَارَ لِقَاءَ اللّٰهِ» diye işaret eylediği vechile Dünyayı bırakıp Allahın likasını ihtiyar eyledi.
Hicretin onuncu senesi «اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى وَرَضٖيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖينًا» âyetinin nâzil olduğu veda’ haccini yaptıktan ve «اَلَا هَلْ بَلَّغْتُ اَلَا هَلْ بَلَّغْتُ= Bakınız tebliğ ettimmi? Bakınız tebliğ ettimmi?» Diye diye iyrad buyurduğu meşhur veda’ hutbesini iyrad eyledikten sonra Medîneye avdet buyurmuştu, hem hamd ile tesbih ediyordu. Bu arada son âyet olarak «وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فٖيهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ» âyeti nâzil olmuştu, derken on birinci senei hicriyyesi Saferinin sonlarında bir baş ağrısından rahatsızlanarak Rebiulevvelin on ikinci gününe kadar devam eden bu rahatsızlığı esnasında dahi son üç günden maadasında mescidi saadet çıkıp namazı kıldırmaktan kalmamıştı, bu esnada birgün Fadl ibni Abbas ile Aliyy ibni ebî Talib Hazretlerinin ikisi arasında minbere çıkıp hamd-ü sena ettikten sonra iyrad buyurduğu hutbesinde: «اَيُّهَا النَّاسُ» ben kimin sırtına bir değnek vurdumsa işte sırtım benden kısas etsin ve eğer ben bir kimsenin ırzına şetm etmiş isem işte ırzım ona kısas etsin, ben kimsenin malını almışsam işte malım ondan alsın ve benim tarafımdan husumet olur diye korkmasın o benim şanımdan değildir, dedi indi, öğle namazını kıldıktan sonra yine minbere döndü, evvelki sözünü tekrar eyledi. Bunun üzerine üç dirhem iddia eden bir kişiye derhal bedelini verdi, sonra şöyle buyurdu: haberiniz olsun Dünya mahcubluğu Âhıret mahcubluğndan ehvendir, sonra ashabi Uhude duâ etti ve onlar için istiğfar eyledi, sonra da bâlâda zikr olunduğu üzere: bir kul, Allah onu Dünya ile likası beyninde muhayyer kıldı da o Allahın likasını ağlamıştı da «فَدَيْنَاكَ بِاَنْفُسِنَا وَ اَمْوَالِنَا وَ اٰبَائِنَا وَ اَوْلَادِنَا» demişti, sonra da Ensarı tavsıye buyurdu. Ancak üç gün mescide çıkamamıştı, ezan okununca Ebu Bekre emr edin nâsa namazı kıldırsın buyurdu, Rebîul’evvelin on ikinci günü, Pazartesi günü -ki mevlidi günüdür- Hazreti Âişeden rivayet olunduğu vechile önündeki bardağa mübarek elini batırıp su ile yüzünü mesh ediyor, «اَللّٰهُمَّ اَعِنّٖى عَلٰى سَكَرَاتِ الْمَوْتِ= Allahım bana ölüm sekeratına karşı yardım buyur» diye duâ ediyordu, kuşluk vaktı idi derken ağırlaştı Hazreti Aişe kucağına almıştı, bu fanî âleme gözünü yumdu, son kelâmı «بَلِ الرَّفِيقِ اْلَاعْلٰى= hayır refık a’lâ» diye rabbine arzı iştiyak oldu, maksudu olan likaullaha kavuştu ( وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ bak). sallâllahü aleyhi ve alâ alihi ve sahbihi. التَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَ الصَّلَوَاتُ وَ الطَّيِّبَاتُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَ عَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَ أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُه اللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى إِبْرٰهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ إِبْرٰهٖيمَ اِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ رَبِّ اجْعَلْنٖى مُقٖيمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتٖى رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَآءِ رَبَّنَا اغْفِرْ لٖى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ اَللّٰهُمَّ اَحْيِنَا عَلٰى دِينِهِ وَاَمْتِنَاعَلٰى سُنَّتِهِ وَاحْشُرْنَا تَحْتَ لِوَائِهِ سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَيِْكَ فَلْيَكُنْ اٰخِرُ دَعْوَانَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Bu muvaffakıyyete, bu güzel hâtimeye, böyle tesbîh ve hamd ile Allahın mağfiretine kavuşturan Allah dînine mukabil bu ni’metin kadrini bilmeyip küfr-ü küfranda ısrar eden ve kendilerine «لَكُمْ دٖينُكُمْ» denilen ve tevbeye yanaşmıyan kâfirlerin sui akıbetleriyle cezaları da en bâriz bir misal ile gösterilmek ve Peygamberin vefatiyle islâmın fütuhat ve intişarına halel gelmeyip ona düşmanlık edenlerin yine muradlarına iremiyecekleri anlatılmak üzere bunun akıbinde Hazreti Peygamberin amucası iken ona iyman şerefine nâil olmayıp küfür ve husumet edenlerle beraber olduğundan dolayı haseb-ü nesebi, servet-ü mesaîsi kendisine fâide vermemiş olan Ebu Lehebin ebedî husranını anlatan «تَبَّتْ» Suresi gelecektir.