Sebe' Sûresi 21. Âyet
Mekke · Cüz 22 · Sayfa 430
وَمَا كَانَ لَهُۥ عَلَيۡهِم مِّن سُلۡطَٰنٍ إِلَّا لِنَعۡلَمَ مَن يُؤۡمِنُ بِٱلۡأٓخِرَةِ مِمَّنۡ هُوَ مِنۡهَا فِي شَكࣲّۗ وَرَبُّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٍ حَفِيظࣱ ٢١
Halbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir saltanat kudreti yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli edecek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırt edecektik. Öyle ya Rabb’in her şeyi gözetleyendir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 16–21. âyetleri birlikte ele alır.
15. لِسَبَاٍ فٖى مَسْكَنِهِمْ Sebe’ kavminin meskenlerinde - balâda iyzah edildiği üzere ataları Sebe’ ibni Yeşcüb ibni Ya’rub ibni Kahtanın namiyle yad olunan Sebe’ kavmi sûrei Nemilde kıssaları geçtiği vechile mukaddemâ Güneşe taparlarken. Bilkîs idaresinde Hazreti Süleymana itaat ederek memleketlerini kurtardıktan başka terakkı etmişlerdi. Meskenleri, merkezleri Yemende Me’rib şehri idi ki Sebe’ ona dahi ıtlak edilir. Bunların meskenlerinde kendileri için «اٰيَةٌ» bir âyet, bir ıbret vakı’ olmuştu, bu âyet zikrolunacak iki cennet zannedilebilirse de Keşşafın ıhtarı vechile yalnız o değil, kıssalarının hey’eti mecmuasıdır. Şöyle ki جَنَّتَانِ عَنْ يَمٖينٍ وَشِمَالٍ sağ ve soldan iki Cennet - iki taraflı bağlar, bostanlar, lisani hal ile diyorlardı ki كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ rabbınızın rızkından yiyin de ona şükredin - bu ni’metin kadrini bilerek ona göre ıbadet edin. Çünkü بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ beldeniz bir beldei tayyibe gayet hoş bir belde, rabbınız mağrifeti çok bir rab - onun için şükrünü bilin de iyi hizmet edin. İttifakâtı bedîadandır ki «بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ» lâfzı ebced hisabiyle İstanbulun fethine tarih düşmüştür. Molla Camî merhumun bir hediyyesi olmak üzere ma’ruftur. 16. فَاَعْرَضُوا fakat onlar, o Sebe’liler ı’raz ettiler - rivayete nazaran on üç Peygamberleri kendilerini da’vet ettikleri halde şükürden kaçındılar, hizmetine bakmadılar فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ biz de üzerlerine arim seylini salıverdik - arim seyli önüne geçilmez sarp seyl, yâhud Arim denilen seddin seyli veya Arim deresinin seyli. Ebül’fida’ tarihinde «bu seddi Me’rib arzında sebe’ ibni yeşcüb yapmış ve ona yetmiş kadar çay akıtmış ve uzak vadîlerden seylleri celbeylemiş idi» der. Alûsî de, Keşşafta da der ki «bu sed, Bilkısin yaptığı sedd idi ki iki dağın arası taş ve zift ile kapatarak menba’ ve yağmur sularını birikdirtmiş ve iska için lüzumu kadar haklar bırakmıştı». Alûsînin nakline göre, seddin arkasına suyu habs edip birbiri üzerine müteaddid kapılar ve önüne nehirlerinin adedince on iki havuz yapmıştı. Bir kavilde bu seddi Yemen kabailinin babası olan Hımyerin yaptığı söylenmiş, bir kavilde de Lokmani ekber ibni Âdın yaptığı ve taşlarını kalay ve demirle perçinlediği ve bir fersah murabbaında olduğu söylenmiştir. Bunların cem’ınde münafat yoktur. Evvelâ sebein başlamış olması, sonra Hımyerin, sonra Lokmanın ve Zül’karneynin daha sonra da Bilkısin peyderpey muhtelif inşaat ve ta’miratta bulunmuş olmaları pek melhuzdur.
خَمْطٍ acı, kekre veya boruk وَاَثْلٍ esl ağacı - tarafe veya tarfâdan bir nev’ı, büyük nev’ı diye tefsir ediyorlar. Kamus tercemesinde tarfâ ılgın ağacı ve esl onun acı ılgın denilen iri kısmı diye mezkûrdur. سِدْرٍ sidir Arabistanın en makbul ağaçlarından olmak üzere ma’ruftur. Meyvesine nıbk ve Arabistan kirazı ta’bir olunduğu Kamus tercemesinde mesturdur. Ezheri demiştir ki sidir ikidir. Birisinden intifa’ olunmaz ve yaprağı yıkamalara yaramaz. Meyvesi kekredir, yenmez, dâl denilen budur. Bir kısmı da su üzerinde biter, meyvesi nıbktır, yaprakları gasûldür, unnab ağacına benzer اه. وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ – Burada ikinciye «cenneteyn» ta’biri müşakele ve tehekküm içindir. Türkcemizde ma’ruf bir mesel vardır: «bakılırsa bağ olur bakılmazsa dağ olur» 17. بِمَا كَفَرُوا – bu «كَفَرُوا» küfrandandır. Ya’ni nı’mete nankörlüklerinden dolayı 18. وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتٖى بَارَكْنَا فٖيهَا قُرًى ظَاهِرَةً hem onlarla o mübarek kıldığımız içlerine bereket verdiğimiz karyeler arasında sırt sırta karyeler yapmıştık - o bereketli karyelerden murad Şam bilâdıdır. «قُرًى ظَاهِرَةً» Katâdeden rivayet olunduğu üzere zahr zahra, ya’ni sırt sırta mülâsık diye tefsir edilmiştir. وَقَدَّرْنَا فٖيهَا السَّيْرَ ve onlar da, ya’ni o karyeler de seyr-ü seferi muayyen mıktar üzere tertib ve tanzîm etmiştik - her biri yolcu için birer istasyon ve birer merhale halinde idi, birinden çıkan azık taşımadan ve açıkta yatmadan ve tehlike görmeden diğerine gidebilir öyle ki سٖيرُوا فٖيهَا لَيَالِىَ وَاَيَّامًا اٰمِنٖينَ o kurayi zâhire içinde geceler ve gündüzlerce emniyyet ve âsayiş ile gidin gezin - öyle muntazam, öyle emniyyetli idi, demek ki yalnız sebe’ değil, Yemenden Şama kadar Arabistanın bütün vaz’ıyyeti böyle bir ma’mure imiş ki bu çok calibi dikkattir. 19. فَقَالُوا رَبَّنَا İşte bu ni’mete karşı da onlar küfrederek ya rabbena dediler بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا bizim bu seferlerimizin mesafesini uzaklaştır. - Beni İsraîlin hayr olan a’lâyı ednaye değişmek istedikleri gibi bunlar da o ma’muriyyetten bizarlık gösterdiler, onların ortadan kalkıp aralarına uzun mesafelerin, sahraların girmesini istediler. Bunu hakikaten böyle kavlen istemiş olmaları melhuz ise de yaptıkları küfrân ve ısyan ile hâlen istemiş olmaları da zannedilir. Öyle dediler وَظَلَمُوٓا اَنْفُسَهُمْ ve nefislerine zulmettiler, kendilerine yazık ettiler, zira belâlarını aradılar فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادٖيثَ biz de kendilerini uhduselere; efsânelere, masallara çevirdik. Denilir ki ciddî bir süvari iki aydan ziyade ma’mure içinde giderdi ve dört aylık mesafeden ahali yekdiğerinden ateş iktibas edebilirlerdi اه. وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ ve didik didik darmadağınık ettik, Gassân, Şama iltihak etti, Enmar Yesribe, Cüzam Tihâmeye, Ezd, om ana ilh. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ Şübhesiz ki bunda - sebein zikr olunan bu kıssasında لَٰايَاتٍ elbette âyetler var, ıbret alacak delâletler var لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ çok şükredecek her çok sabırlı için - ya’ni çok şükr edici şekûr olmak için çok sabırlı olmak lâzımdır. Ve işte böyle çok sabırlı olup çok da ni’metlere irmek ve çok şükr edici olmak şanından olan kimseler için işbu Sebe’ kıssasında mühim âyetler vardır. Heva ve heveslerini zabt edip zahmetlere meşakkatlere tahammül ederek vazife ve ıbadetlerine çalışan sabırlı kimseler memleketlerini Allahın ınayetiyle Cennet gibi ma’mur eder ni’metlere irerler. Allahın pek az olan şekûr kullarından olmak istiyenler de o ni’metlerle azmayıb yine sabr-u sebat ile şükrüne ıkdam edecek ehli sabır-u mücahede içinde bulunurlar.
20. وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْلٖيسُ ظَنَّهُ Yine celâlıma kasem ederim ki İblis onlar. Ya’ni Sebe’liler yâhud Beni Âdem aleyhinde zannını doğru çıkarttı «رَبِّ بِمَآ اَغْوَيْتَنٖى لَُازَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَلَُاغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖينَ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ» demiş olan İblis dediğini tahakkuk ettirdi فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَرٖيقًا مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ onun için halis mü’minlerden ıbaret bir fırkadan maadası o İblise tâbi’ oldular, ardınca sürüklendiler, bu sürükleniş de onun kudretinden değil kendilerinin Âhırete iymansızlıklarındandır. Çünkü Allah tealâ olanla olmıyanın Âhıretini ayırmıştır. Onun için o ittiba’, esas i’tibariyle Şeytanın bir galebesinden değil, emr-ü iradei hakkın galebesindendir. Yoksa Allahın iradesinin zıddını tahakkuk ettirmek kimin haddine, her şey’e karşı hâfîz, muhafız, hâkim ancak rabbın Allahındır. وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَفٖيظٌ – Onun için hiç bir şeyden korkmıyarak: ٢٢ قُلِ ادْعُوا الَّذٖينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَايَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَمَالَهُمْ فٖيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَالَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهٖيرٍ ٢٣ وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ حَتّٰىٓ اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ ٢٤ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلِ اللّٰهُ وَاِنَّآ اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ ٢٥ قُلْ لَاتُسْئَلُونَ عَمَّآ اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْئَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٢٦ قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلٖيمُ ٢٧ قُلْ اَرُونِىَ الَّذٖينَ اَلْحَقْتُمْ بِهٖ شُرَكَآءَ كَلَّا بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ٢٨ وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَآفَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ ٢٩ وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ٣ قُلْ لَكُمْ مٖيعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَاْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ
Meali Şerifi