Rahmân Sûresi 47. Âyet
Medine · Cüz 27 · Sayfa 533
فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٧
Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 46–78. âyetleri birlikte ele alır.
46. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ Rabbının makamından korkan kimse için ise - Burada makam kelimesi masdarı mimî ve ismi mekân olabilir. Masdar olduğuna göre ya failine veya müteallakına muzafdır. Faıline muzaf olduğuna göre rabbının makamı rabbülalemîn olan Allah Tealânın kıyamı ve her şey üzerindeki kayyumiyyeti ve binaenaleyh insanlar üzerinde murakıb ve nigehban, ya’ni bütün ahvaline gözcü ve muhafız oluşu demek olur ki «اَفَمَنْ هُوَ قَآئِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ» kavlindeki kıyam gibidir. Müteallakına muzaf olduğuna göre insanların yevmi Kıyamette hisab için Hak Tealânın huzuruna duruşu demek olur. İsmi mekân olduğu surette de bu ma’na ile rabbının huzuruna duracağı mevkı’ demek olur. Yâhud makam kelimesi kinaye suretiyle muhkam olup rabbınden korkan ma’nasına kinaye olması da tecviz edilmiştir. Korkudan murad yalnız yürek halecanı değil, küfr-ü küfrandan sakınıp iyman ve şükran ile itaat için saygı ve ta’zım ma’nasına lâzımıdır. Hasılı rububiyyet ile kaim ve kayyum zülcelâli vel’ikram olan rabbının celâlınden korkan, yâhud kıyamet günü onun huzuri celâlına dikileceği makamını sayıp da korkan her kimse içinde جَنَّتَانِ iki Cennet vardır - ki biri cismanî Cennet, biri ruhanî Cennet, yâhud biri adin Cenneti biri na’ıym Cenneti, yâhud biri darı islâm, biri darüsselâm, olmak da muhtemildir. Daha diğer ba’zı vecihler de söylenmiş ise de uhrevî ahval görülmeden tafsıli bilinemiyeceği için daha ziyade iyzahına kalkışılmak doğru olmaz. İbni ebi Hatimin ve Ebüşşeyhın Atâdan rivayetlerinde: Ebu Bekri Sıddık radıyallahü anh bir gün düşünmüş, kıyamet, mîzan, Cennet, ve Nar, Melâkenin safları, Semavâtın tayyi, dağların serpilip dağılışı, güneşin dürülüşü, yıldızların dağılışı hakkında fikir yürütmüş de «arzu ederdim ki ben şu yeşilliklerden bir yeşillik olaydım, hayvanlar gelip beni yiyeydiler ve ben yaradılmamış olaydım» demişti, bunun üzerine işbu «وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ جَنَّتَانِ» nâzil oldu. Beyhekî Şüabi iymanda Hasenden rivayet eder ki Hazreti Ömer radıyallahü anh zamanında bir genç mescide ve ibadete devam ederdi, derken bir kız ona âşık o da ona âşık olmuştu. Bir tenhada kız yanına geldi, söyledi konuştu derken gönlü çekti, bunun üzerine genç bir şehka ile hıçkırdı ve bayıldı, bir amcası vardı, geldi yüklenip evine götürdü, sonra ayıldığı vakit ya ammi! dedi: Ömere git benden kendisine selâm söyle ve sor ona ki: rabbının makamından korkan kimseye ne var? Bunun üzerine amcası gitti Ömere haber verdi arkasından delikanlı bir şehka ile daha hıçkırıp vefat etti, Hazreti Ömer radıyallâhü anh vakıf olunca dedi ki «لَكَ جَنَّتَانِ لَكَ جَنَّتَانِ», sana iki Cennet var sana iki Cennet اه. 48. ذَوَاتَآ اَفْنَانٍ ikisi de efnan sahibleri - ZEVATA, zata gibi zatın tesniyesidir. Zira sahibe ma’nasına zatın aslı zevat olup müfred ile cem’ini fark için vav hazf edilmiştir. EFNAN, Fenn yâhud fenen in cem’idir. Fenn, nevi’ demektir. Netekim ılmin nev’inde de üfrte fenn itlak edilir. Fenen de ince ve yumuşak dal, gusun ve nihal ma’nasınadır. Ya’ni her birinde türlü türlü bostanlar yâhud bir çok dallar, şu’beler vardır, ikisi de çeşitli. 50. فٖيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ onlar da iki kaynak akar. - birine Tesnîm denilir birine Selsebîl 52. مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ her yemişten çifte çifte -meselâ yaşı da var hurusu da, yâhud ikizli, yâhud biri Dünyada ma’ruf biri de gayrı ma’ruf olmak üzere iki sınıf. 54. مُتَّكِئيٖنَ dayanmış oldukları halde - «لِمَنْ خَافَ» deki «men» den haldir. فُرُشٍ fürüş - mefruşat, yaygı, döşeme takımları ki بَطَآئِنُهَا bitaneleri, astarları مِنْ اِسْتَبْرَقٍ istebraktan - kalın ipek kumaştan. Artık yüzlerinin güzelliğini Allah bilir. وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ hem iki Cennetin derimi - meyvaların toplanışı da دَانٍ yakından - her vaz’iyyette zahmetsizce alınıverecek derecede yakın. 56. فٖيهِنَّ o Cennetlerde - burada «hüma» denilmeyip «Hünne» diye cemi’ zamiri gönderilmesi her iki Cennetin çeşitleriyle bir çok Cenneti ihtiva etmiş olduğuna yâhud her kişiye ikişer Cennetten bir çok teaddüdü bulunduğuna tenbihtir. قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ nazarı kısan nazeninler - İşbu kasıratüttarf ta’biri bir kaç ma’na ile tefsiri kabil bir medih sıfatıdır. Birincisi, nazarlarını yalnız zevclerine kasreden başkalarına atfınazar eylemiyen sevgili, sadakatli, vefalı dilberler demek olur. İkincisi, bakanın nazarını kendisine cezb-ü kasreden, bir gören gözü başkasına bakmak istemiyecek derecede kendisine bağlıyan güzel dilberler. Netekim Mütenebbî şöyle demiştir: و خصر تثبت الابصار فيه كان عليه من حدق نطاقا Üçüncüsü, gamzeleri kendi önlerine kırılmış, şuraya buraya bakmaz, edeb ve haya, vekar ve nezahetle mümtaz demek de olabilir. Netekim İmriülkays şöyle demiştir: من القاصرات الطرف لودب محول من الذر فوق الانف منها لاثرا Çokları birinci ma’nayı göstermişlerdir. Ba’zı haberlerde Peygamberden de zevclerinden başkasına bakmazlar diye varid olduğu nakıl dahi edilmiştir. Âlûsî derki ba’zı asarda şöyle de varid olmuştur: her biri zevcine şöyle der: rabbın izzeti hakkı için ben cennette senden güzelini görmüyorum, beni sana eş yapan seni de bana eş yapan Allaha hamdolsun.
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ – TAMS, esasen kanamaktır, onun için hayiz kanına Tams denilir. Sonra bikr ile olan cimaa ıtlak edilmiştir. Sonra mutlak cimaa ta’mim olunduğu da söylenmiştir. Binaenaleyh şöyle demek olur: onları kimse kanatmamıştır. Yâhud onlara kimse dokunmamıştır. Hep bakirdirler. 60. هَلْ جَزَآءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ ihsanın cezası ancak ihsandır. - Ya’ni güzelliğin karşılığı güzellik, güzel iş yapanın karşılığı güzel sevabdır. Bundan anlaşılırki yukarıda havften murad ihsan ile ameldir. İhsan da «اَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَاِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَاِنَّهُ يَرَاكَ» hadisi şerifinde izah olunduğu üzere Allahı görüyormuşsun gibi ona ibadet etmendir. Çünkü sen onu görmezsen o seni görüyordur. Hakîmi Tirmizînin Nevadirül usulde, Begavînin tefsirde, Deylemînin Müsnedi Firdevste, İbni Neccarın tarihinde Hazreti Enesten rivayetlerinde Resüli Ekrem Sallâllahü Aleyhi Vesellem işbu «هَلْ جَزَآءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ» âyetini okumuş da biliyor musunuz Rabbınız ne buyuruyor? Allah ve Resülü a’lem demişler, buyurmuş ki: «يَقُولُ هَلْ جَزَآءُ مَنْ اَنْعَمْتُ عَلَيْهِ بِالتَّوْحِيدِ اِلَّا الْجَنَّةُ» Benim kendisine tevhidi in’am eylediğim kimsenin cezası ancak Cennettir buyuruyor. Tevhid, ılmî ve amelîden eamın olarak mülâhaza edilince bu da ihsan hadisinin mazmunu olmuş olur. Maamafih âyette iki ihsanı mefhumen birleştirmek için daha umumî olarak tefsir edilmesi zâhirdir. 62. وَمِنْ دُونِهِمَا onların dunundan da - berilerinden yâhud ötelerinden «جَنَّتَانِ» diğer iki Cennet var. - İbni Zeydden merviy olduğuna göre evvelkiler mukarebîn için bunlar Ashabı yemîn içindir. Hasenden merviy olduğuna göre evvelkiler Sabikîn, sonrakiler Tabi’în içindir. Bunlara göre ikinciler kadr-ü mertabece evvelkilerden aşağı «وَمِنْ دُونِهِمَا» nın ma’nası da bu olmuş oluyor. Evvelkiler «ذَوَاتَآ اَفْنَانٍ» olmakla daha cem’iyyetli, daha mütekâmil vasf ile vasıflanmıştır. «هَلْ جَزَآءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ» da en yüksek olan mertebei ihsanı göstermiş bulunuyor. Maamafih ba’zıları sonrakilerin evsafı daha memduh olduğuna kail olmuşlardır. Buna göre «وَمِنْ دُونِهِمَا» onların daha ilerisinde demek olur. 64. مُدْهَآمَّتَانِ yemyeşil -
MÜDHAMMETAN, müdhammenin tesniyesidir. Müdhamme, ihmîrar bâbından «اِدْهَامَّ يَدْهَامَّ اِدْ هِيمَامًا» den ismi fa’ıl müennestir. Aslı dühmeden gelir ki gece karaltısı ve yağız at rengi demektir. Netekim yağız ata edhem denilir, yağıza yakın tam koyu yeşile de ıtlak edilir ki burada bu ma’nada olduğu beyan olunuyor. İbni Abbas Mücahid, İbni Cübeyr, Ikrime, Ata, İbni ebî Rebah ve daha sâirleri hadravan diye tefsir etmişlerdir. Hattâ Taberanî ve İbni Merduyenin tahriclerine göre Ebu Eyyub radıyallahü anh demiştir ki Hazreti Peygamber sallâllahü aleyhi veselleme «مُدْهَآمَّتَانِ» kavli ilâhisinden sordum, Aleyhissalâtü Vesselâm hadravan buyurdu. Demekki murad yeşilliklerinin kuvvetini beyandır. Lisanımızda yemyeşil, yâhud gömgök ta’bir ederiz. 66. فٖيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ onlarda püsküren çifte pınarlar -yâhud fevvareler, şadırvanlar, Nadh, suyun feveranı, püskürmesidir. Nokta ile nadh = نضخ ise daha kuvvetlisidir ki burada noktalıdır. Böyle püsküren şadırvanlar daha san’atli ve cereyandan fazla güzelliği haiz bulunduğundan dolayı ba’zıları bunları «عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ» dan daha memduh ve daha mütekâmil saymışlardır. 68. فٖيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ – bunlarda tenvin, emsali görülmedik derecede tenkir ile tefhımlerine işarettir. Fakiheden sonra bilhassa nahl ile rummanın zikri de Sûrei En’amda geçtiği üzere bunların yemişlikten başka ta’am ve deva ı’tibariyle de bir hususiyyetleri olmasındandır. Hele çekirdeksiz nar bilhassa zikre şayandır. 70. فٖيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ içlerinde hayırlı güzeller hem yararlıklı hem yaraşıklı hûbân 72. حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ Haymeler içinde maksur hurîler - ya’ni şurada burada dolaşan takımdan değil, evlerinin işiyle meşgul muhaddere, beyaz tenli, kara gözlü mümtaz dilberler. HÛR, ahverin veya havranın cem’idir ki gözünün beyazı şiddetle beyaz, karası da şiddetle kara olan âhu gözlüye denilir. Âlûsî der ki: İbni Münzir ve gayrîlerinin İbni Abbastan tahricine ve Ümmi Seleme radıyallahü anha Hazretlerinin Resülullahdan rivayetine göre hûr, bıyz diye tefsir edilmiştir. Ümmi Seleme hadisinin sıhhati sabit olursa Resülullahın tefsirinden udul olunmamak lâzım gelir. Hayme lisanımızda çadır diye meşhurdur. Kamus tercemesinde hayme, büyuti a’rabdan müstedir olan beyte denir ki çadır ta’bir olunur. Ba’zıları dedi ki üç yâhud dört amud üzere tertib olunup üzerini sümam dedikleri otlukla örttükleri beyttir ki harareti hevadan anda müstezıll olurlar. Yâhud mutlaka ağaç dallarından tertib ettikleri beyte denir ki Türkîde bunlara salaş ta’bir olunur. Hulâsası A’rab taifesi kıldan müdevver kubbe tarzında ittihaz ederler ve ba’zan müstatıl olur. Deriden dahi düzerler. Bunlara çadır ta’bir olunur ve ağaçtan cattıklarına Türkmen lisanında alacık ta’bir olunur. Sazlıktan yaptıklarına hüg ta’bir olunur. Hâlâ mütearef olan çadırlar muhdestir. Otak, şemsiyye, kubbe ve aylak çadırları gibi gûnagûnu ihdas olunmuştur اه. Fakat burada Cennet haymeleri inciden olmak üzere nakledilmiştir. Buharî, Müslim, Tirmizî ve daha sairlerinin Ebû Museleş’arî Hazretlerinden rivayet ettikleri üzere Hazreti Peyamber Sallâllahü aleyhi vesellemden merviydir. Hayme mücevvef bir incidir «dürretün mücevvefe» Semada tulu altmış mildir. Her zaviyesinde mü’minin bir ehli vardır. Diğerleri onları görmezler, mü’min bunları dolaşır. Bir takımlarının da Ebüdderda’ Hazretlerinden rivayete göre hayme bir lü’lüe, büyük bir incidir. Dürden yetmiş kapısı vardır. Şübhe yok ki bunlar Cennet meskenlerinin safasını tasvir için birer temsildir. Razî der ki «حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ» kavli hurîlerin azametlerine işarettir. Çünkü onlar hacr-ü habis suretiyle kasrolunmuş değiller, kendileri için hususî çadırlar kurulduğuna ve üzerlerine örtüler salındığına işaret olunmuştur. Ahşabdan oda gibi hayme adamın yatak odasıdır. Hattâ Arab kıldan olan beyte hayme tesmiye eder. Çünkü ikamet için hazırlanmıştır. Bu tesbit olunduktan sonra şunu da söyliyelim ki işbu «مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ» kavli, gayet lâtif bir ma’naya işaret eder. Şöyleki: Cennette mü’min bir şey için harekete muhtac olmaz, eşya ona hareket eder. Binaenaleyh o hereket etmeden ona yiyecek içecek gelir. Arzu ettikleri şeylerle üzerlerine dolaşır. Hurîler evlerde bulunurlar, murad ettikleri vakıt mü’minlere ıntikalleri sırasında haymelerle götürülürler. Mü’minlerin köşkleri vardır, hurîler o haymelerden o köşklere inerler. اه. Razînin gösterdiği bu ma’nadaki letafeti ifade edebilmek için mealde haymeyi cibinlik ile terceme etmek zevkımızca daha muvafık olacaktır 76. مُتَّكِئٖينَ Dayanmışlar - ıhtisas üzere mansubdur. Yâhud fahvayı kelâm ile «قَبْلَهُمْ» zamirinden hal olarak tams edenler dayanmış oldukları halde demektir. Şayanı dikkattir ki evvelkilerde «مُتَّكِئيٖنَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَآئِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍ» hali «فٖيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ» diye nisvanın zikrinden evvel söylenmişti, burada ise «لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَاجَآنٌّ» dan sonra söyleniyor. Bunun hikmetinde Razî der ki: ehli Cennet için yorulmak ve çabalamak yoktur, onlar daima mütene’ımdirler. Lâkin Dünyada insanlar kısım kısımdır, kimisi ehli ile müste’fîz bir surette ictima’ eder. Hacetini tatmin ettikten sonra da yıkanmak veya kisbi ile iştigal etmek için gider. Kimi de kesb için koşar çalışır. İstihsalden sonra ehline döner. Fakat ilk önce istirahat edip yorgunluğunu dinlendirmek ister. İşte Allah Tealâ ehli Cennetin gerek ictima’dan evvel ve gerek ictima’dan sonra daima sükûn ve istirahat üzere olup her iki halde de yorgunluktan âzade bulunduklarını beyan için birinde ittikâyı takdim birinde de te’hır buyurmuştur. عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ yeşil refref - REFREF ismi cins yâhud refrefenin ismi cem’i olmak ı’tibarile ahdarın veya hadranın cem’i olan hudr ile sıfatlanmıştır. Aslı raf gibi yükseklik ifade eden reften müştaktır. Bu münasebetle muhtelif itlakatı vardır. Perde ve döşeme yapılan yeşil kumaşa, ince ve nazik ipek kumaşlara, ve döşeklerin, tahtların, karyolaların, yaygıların, perdelerin, sarkan eteklerine ve yere gelen saçaklarına ve salkım söğüt gibi dalları aşağı sarkan lâtîf ve nazik ağaca ve çadırların eteklerine ve mergizar ve çemenzare ve Kamus tercemesinde tafsıl olunduğu üzere daha ba’zı şeylere ıtlak olunur. Âlûsî şunları kaydetmiştir: Hazreti Ali, İbni Abbas ve dahhâkten: fuzuli mehâbis, ya’ni yatakların üzerine serilen çarşaf. Cevherî: mehâbis, yapılan ince kumaş. Hasenden bisatlar, ya’ni minder, yaygı ve döşemeler, Asımı cahderîden: yastık gibi dayanılan vesaid. Cübbaîden: yüksek döşekler, diğer ba’zılarından: tahtlardan sarkan behâlı örtüler Ragıbın beyanına göre: bağçelere benziyen bir nevi mensucat. İbni cerir ve diğer bir cemaatin Saıyd ibni cübeyrden rivayetine göre: refref Cennet bağçeleri ki Abd ibni humeyd İbni Abbastan da böyle rivayet etmiştir. İlh... وَعَبْقَرِىٍّ حِسَانٍ ve güzel abkarîler ve canfesler üzerinde - ABKARÎ, esasen abkare mensub demektir. Ebüssüud ve sair tefsirlerin beyanına göre ABKAR, Arabın zu’münce bir Cin beldesinin ismidirki Arablar acib gördükleri her şey’i ona nisbetle tavsıf ederek abkarî derler. Mu’cemülbüldanda şu tafsıl mezkûrdur: Abkar, dolu, ya’ni buluttan inen donmuş sudur, ve demişlerdirki cinnin sakin olduğu bir arzdır. Meselde «كانهم جن عبقر= sanki abkar cinni gibi» denilir. Merrarı adevî şöyle demiştir: اعرفت الدار ام انكرتها بين تبراك فشسى عبقر A’şa da şöyle demiş: كهولا وشبانًا لجنة عبقر İmriülkays: كان صليل المروحين تطيره صليل زيوف ينتقدن بعبقرا Küseyyir: جزتك الجوازى عن صديقك نظرة و ادناك ربى فى الرفيق المقرب متى تأتهم يومًا من الدهر كله تجدهم الى فضل على الناس ترتب كانهم من وحش جن صريمةٍ بعبقر لما وجهت لم تغيب İzahında demişlerdir ki abkar arzı Yemendendir. Bu delâlet ederki o meskun bir mevzı’ ve sarrafları olmakla meşhur bir beldedir sarrafları olunca diğer insanları da olmak gerektir. Galiba bu harab olmuş kadim bir belde imiş, nakışlı kumaşlar buna nisbet olunurmuş, sonra tanınamaz olunca onu cinne nisbet eylemişlerdir. اَللّٰهُ اَعْلَمُ Nessabun demişlerdirki: enmar ibni Erraş İbni Amr ibni gavs İbni Nebt İbni Malik İbni Zeyd İbni Kehlân İbni Seba’ İbni Yeşcub İbni Ya’rub İbni Kahtan, Hind binti Malik İbni Gafık İbni Şahid İbni Akki tezevvüc etmişti, ondan Eftel denilen Haş’ami doğurdu, sonra Hindin vefatı üzerine Büceyle binti Sa’b İbni Sa’dil’aşîreyi tezevvüc etti o da Sa’di doğurdu, ona abkar lakabı verildi, büceyle onu ceddi sa’dül’aşîrenin ismiyle tesmiye etmişti. Abkar lakbiyle de telkıb edildi. Zira Cezirede bir mevzı’de abkar denilen bir cebel üzerinde doğmuştu ki orada veşiy, ya’ni alaca kumaş yapılırdı. Bir de Abkar Yemame nevahisinde dahi bir mevzı’dir. Abkarı Cinn arzına nisbet edenler Züheyrin şu kavliyle istidlâl etmişlerdir: بخيل عليها جنة عبقرية جديرون يوما ان ينالوا فبستعلوا Ba’zıları da demiştirki: Abkarînin aslı, vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası çünkü Abkarda döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her eyi şey Abkara nisbet edildi. Ferra’, abkarî tanafisi sihan, ya’ni kalın canfeslerdir, müfredi abkariyyedir dedi. Mücahid: abkarî, dibac, ya’ni ipek kumaş dedi. Katade zerabî, ya’ni halı kilim dedi, Saıyd ibni cübeyrde zerabinin antikasıdır dedi. Bunlar onu bir isim yaptılar, bir mevzie nisbet etmediler. Allâhu âlem. Şimdi bütün bu tafsılâttan sonra «mudhammetan» karînesiyle şöyle hulâsa edebilirizki refref o yağız yeşil Cennetlerin çemenzarı, abkarîler de ehli Cennetin şimdiki halde sirrini iyzah mümkin olmıyan güzel kisveleri olmak gerektir. 77. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَا – Görülüyorki bununla bu âyet otuz birinci def’a terci’ edilmiş bulunuyor. Bunlardan sekizi acaibi hılkatı ta’dad ve mebde-ü meadı zikir akıbinde, yedisi ahvali nara müteallık ihtarat akıbinde ki Cehennem kapılarının adedine müsavidir. Sekizi ilk iki Cennetin evsafı akıbinde ki bunlarda Cennet kapılarının adedine musavidir. Bu suretle şuna işaret olunmuş gibidirki ilk sekize ı’tikad edip de mucebince amel eden kimse her iki Cennete müstehık ve Cehennemden vikaye edilir. Bu vechile bu mubarek surede zikredilen ve Cinn-ü İns enâma feyezan eyleyen alâi rahmaniyyeyi takrir ve namı sübhanîsini takdis için hatime olarak buyuruluyorki 78. تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ – TEBAREKE kelimesi hakkında surei Furkanda geçen tafsılâta bak. Burada ذِى الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ – vasfına enseb olan tebareke, teâlî ve yücelik ma’nasına olmaktır. Ba’zıları bu surei kerimede âlâ-ü ni’amın ta’dadı siyakına enseb olan hayr-u bereketin çokluğu ma’nası olacağını söylemişlerdir. Âlûsî derki: «tebareke» fi’linin bu ma’naca ismi ilâhîye isnadı da be’ıd değildir. Çünkü onun hörmetine rahmet istenir. İgâse olunur, nusret istenir iane olunur اه. İsmi, esmai hüsnasından her birine sadıktır. Bununla beraber bilhassa Surenin başında geçen «اَلرَّحْمٰنُ» ismi şerifi ilk evvel mülâhaza edilmek lâzım gelir. Şübhe yokki isminin yüksekliğini ı’la da daha evvel zatının yüksekliğini iş’ar eder. Onun için zilcelâli vel’ikram vasfı doğrudan doğru zatına cereyan ettirilmiştir. Ancak İbni Âmir kıraetinde ismi sıfat olarak «zü» okunur. Bunun için ba’zıları ismin «ثُمَّ اسْمُ السَّلَامِ عَلَيْكُمَ» gibi muhkam olduğuna, ba’zıları da müsemma ma’nasına olduğuna zahib olmuşlardır. İşte «اَلرَّحْمٰنُ» ismiyle başlıyan bu Arusı Kur’an böyle celâl-ü ikram ile itmam edilmiş bulunuyorki bu celâl ve ikramın tecelliyatından biri olmak üzere surei Vakıa başlıyacaktır.