AyetSûreler

Rahmân Sûresi 30. Âyet

Medine · Cüz 27 · Sayfa 532

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ۝٣٠

Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 26–45. âyetleri birlikte ele alır.

26. كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ – Bu «عَلَيْهَا» zamiri cevâri dolayısiyle yâhud doğrudan doğru yukarıdaki Arza raci’dir. Ya’ni o arz üzerinde bulunan her kim olursa olsun hepsi fanîdir. Gerek o gemilerdekiler, gerek diğerleri hepsi de su üzerindeki o münşeatı cariye gibi akıp akıp fenaya gidecekler, öleceklerdir. Ey muhatab 27. وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ rabbının yüzü ise bakı kalır ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ o celâl ve ikram sahibi - «وَجْهُ رَبِّكَ» de vecih «كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ» de olduğu gibi zati rab ma’nasına olduğu anlaşılıyor. Çünkü zülcelâli vel’ikram sıfatı «zü» diye merfu’ olarak «veche» sıfat yapılmıştır. Eğer öyle olmasa idi Sûrenin nihayetinde geleceği vechile zilcelâli vel’ikram diye cerr ile rabba sıfat yapılmak ıktıza ederdi. Bununla beraber başka ma’nalar da verilmiştir. Ezcümle Kazıy Beyzavî, zat ile tefsir ettikten sonra şöyle demiştir: Mevcudatın cihetlerini istıkra ve vecihlerini tefahhus etmiş olsan hepsini haddi zatinde fanî bulursun ancak vechullah, ya’ni Allah yüzü müstesna ki «اَىِ الْوَجْهُ الَّذِى يَلِى جِهَتَهُ»: onun cihetine yönelen yüz, yâhud cihetine onun sahib olduğu yüz demektir. اه. Hâşiyesinde Şihab bunu şöyle iyzah etmiştir: Bu diğer bir tefsirdir. Bunda vecih zatten mecaz, cariha ma’nasına değil, belki kasd ve teveccüh olunacak cihet ma’nasınadır. Üstadımız Makdisî kaddesallahü ruhahü dedi ki: Haddi zatinde adem olanda asıl, kendi zatı ı’tibariyle olduğu hal üzere kalması, adem olmasıdır. Ancak hakkın sahib olduğu cihet ya’ni fazliyle tevelli buyurup ındi sübhanîsinden o şey’e ifaza buyurduğu cihet müstesnadır. Şu halde ma’na şudur: Hakkın masivası mümkinat fanîdir. Ya’ni haddi zatinde kabili fenadır. Hakkın ona nazarı ve hıl’ati vücudu ifazası olmasa idi onun için vücud şerefi hâsıl olmazdı. Olduğu hal üzere mefkud kalırdı. Demek ki hakkın ona nazarından sonra o mümkin, haddi zatinde ve kendine nazar ile kendisi için sâbit olan fena üzere kalmamıştır. Şu halde bazı tefsirlerde olduğu gibi vech ile ameli salih murad olunmak da mümkin olur. «يَلِى جِهَتَهُ» kavlinin ma’nası da şudur: Onunla Allaha tekarrüb olunur ve teveccüh olunmasını bize emreylediği cihet kasdedilir, o hayyizi ademde iken abd, onu emre imtisalen işleyince Allah ona mükâfatını verinciye kadar onu onun için ibka eder. Diyebilirsin ki: O kabul ile gayri kabili fena oldu, çünkü ceza onun mekamına kaim olmuştur, o ise bâkîdir. Meşayıhımızdan ba’zısı da şöyle dedi: O ademi fena ile mevsuf olan vecih, Allah Tealânın mevcudata kayyumiyyetidir. Ve o hak tealânın zatında gayri kabili fena bir sıfatıdır. Biz ona Allah Tealânın haber verdiği vechile iman ederiz. Selef mezhebince giderek vecih, yed gibi sıfatları isbat eder ve keyfiyyeti, yahud te’vili ile iştigal etmeyiz dediğimiz takdirde de bu sıfat, haddi zatinde gayri kabili fenadır diye tavsıf sahihtir. Ba’zı ârifler demişlerdir ki muhakkıkler Allah Tealânın gayrisine şehadetten iba ettiler. Çünkü o, onları şuhudi kayyumiyyet ve ihatai deymumiyyet ile tehakkuk ettirdi. İbni Ata demiştir ki kevn, hep zulmettir. Onu ancak Hak tealânın onda zuhuru nurlandırmaktadır. Binaenaleyh her kim kevni görür de onda veya onun indinde veya ondan evvel veya ondan sonra ona şahadet etmezse o envardan mahrum kalmış, kendisinden ma’rifet güneşleri, sehabı âsar ile ihticab etmiştir. Hasılı, Allah yüzü eşyanın veya insanların Allaha bakan yüzü, ya’ni kendi zatlarına nazaran değil de Allah Tealânın rübubiyyetinden, feyzi tecellisinden istifadeleri haysiyyetiyle ona nisbet ve izafetleri, ılimdeki a’yanı sabiteleri ile mukadderatı atiyeleri manzarası gibi bir ma’na ile de mülâhaza olunabilir ise de burada vechin zülcelâli vel’ikram sıfatiyle vasıflanması bütün bu mülâhazaların hepsine mani’dir. Bununla ancak Allah Tealânın zati kibriyası vasıflanabilir. O halde «وَجْهُ رَبِّكَ» zatü rabbik demek olunca «وَيَبْقى رَبُّكَ» denilmekle iktifa olunmayıp da zattan vech ile ta’bir olunmasının nüktesi ne olabilir? Diye bir suâl hatıra gelir. Bunun nüktesi zatın yalnız batında ve mücerred zat olarak değil, sıfat ve rübubiyyetinin zuhur ve tecellisi i’tibariyle dahi bekasına tenbih olmak gerektir. Bunu kayyumiyyet sıfatiyle ifade edenler de bu nükteyi anlatmak istemişlerdir. Bilhassa şu iki sıfat ile tavsıf de bunu te’yid eyler. Ya’ni rabbının bâkı kalacak olan vechi şu iki sıfatla muttasıftır. «ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ» ki hem celâl sahibi hem ikram - karşısında hiç bir şey kendi kendine tutunamıyacak, azamet ve celâli ile her şey’i kahr-ü ifna edebilecek derecede büyüklük ve istiğnayi mutlak sahibi, hem de ma’dum ve fanîlere vücud vererek kerem-ü ınayetine mazher edecek fazlı tam sahibidir. Bu celâl ve ikram, gelecek âyetlerle tavzıh ve tafsıl olunacaktır. Ragıb der ki işbu zülcelâli velikram sıfatı Allah Tealâya mahsus olan ve anın gayrisinde kullanılmıyan sıfatlardandır. Ve binaenaleyh Allah Tealânın ehassı evsafındandır. Tirmizînin Enesten, İmam Ahmedin Rebia İbni Âmirden merfuan rivayet ettikleri şu hadîsi şerif de buna şehadet eder: «اَلَظُّوا بِيَاذَا الْجَلَالِ وَاْلِاكْرَامِ= Yazelcelâli vel’ikram» a devam ve sebat edin, duâlarınızda çok söyleyin» demektir. Yine Tirmizi, Ebu Davud, ve Neseî Enesten rivayet etmişlerdir ki müşarünileyh Resuli Ekrem Sallallâhü aleyhi vesellem Hazretlerinin maıyyetinde bulunuyordu, bir adam da namaz kılıyordu. Sonra duâ etti de şöyle dedi: «اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ بِاَنَّ لَكَ الْحَمْدُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَاْلَارْضِ ذُو الْجَلَالِ وَاْلِاكْرَامِ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ» bunun üzerine Resülullah Sallâllahü aleyhi vesellem eshabına buyurdu ki biliyor musunuz ne ile duâ etti? Allah ve Resulü a’lem dediler, buyurdu ki nefsim yedi kudretinde olan zati ecelle kasem ederim ki Allaha en büyük ismiyle dua etti, o ismi azam ki onunla çağırıldığı vakit icabet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir. 28. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ Şimdi rabbinizin hangi eltafına yalan dersiniz - ya’ni siz kendiniz hep fanî olduğunuz halde sizin fenanızdan sonra bile ikramı bâkıy olan rabbinizin hangi ni’metlerine nankörlük ederseniz?. Bu surette «fa» evvelki âyetin mazmununa terettüb ediyor. Çünkü fena bekanın, ebedî hayatın, sermedî ni’met ile sevabın bir kapısı olmuş oluyor. Taybî demişdir ki âyeti sabıkadan murad ma’nasının melzumudur. Zira o, bir ceza ve mükâfat vaktının geleceğinden kinayedir. Onun için bilhassa celâl ve ikram zikredilmiştir. Zira bunlar ıkab ve sevaba delâlet ederler. Ikabı ihtardan murad da üzerine ıkab terettüb edecek fiıllerden kulları tahzir etmektir. Bu gibi tahzirler ise ayrıca bir ni’mettir. İşte «فَبِاَىِّ» hıtâbı bu ni’metlere tergıb içindir اه. Bunu şöyle de anlıyabiliriz: Allahın celâlinde de ni’met, ikramında da ni’met vardır. Yâhud şöyle diyebiliriz: Allahın celâlinden nasıl korkmaz, ikramına nasıl talib olmaz da ni’metlerine küfran edersiniz? O celâl ve ikramı tafsıl siyakında cümlei istinafiyye veya haliyye ile buyuruluyorki: 29. يَسْئَلُهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Göklerde ve Yerde olan herkes ondan dilenir - gerek hudûs ve gerek bekaları ve gerek sair halleri i’tibariyle zatlarında muhtac oldukları her dileği ondan isterler. Gerek halen ve gerek kalen olsun daima ondan ister dururlar. Çünkü kendikendilerine ve hakikati imkâniyyelerine nazaran vücuda asla istihkakları yoktur. Her an ondan dilenirler. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ o hergün bir şe’indedir. - Ya celâle veya ikrama müteallık bir emirde, bir iştedirki onların dileklerini vermek de o cümledendir. Zira Hak celle ve alâ hikemi baligaya mübteni meşiyyeti muktezasınca her lahza nicelerini ifna ve nicelerini inşa ve nicelerini igna eder, bir takım ahvali giderir bir takım ahvali getirir. İbni Mâce ve İbni hibban ve daha bir, takımları Ebvüdderda radıyallahü anhten rivayet etmişlerdir ki Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi vesellem bu ayette şöyle buyurmuştur. Günahlara mağfiret buyurmak ve sıkıntıları açmak ve bir takımlarını yükseltip bir takımlarını alçaltmak da onun şanındandır, Bezzarın rivayetinde duâlara icabet buyurmak ziyadesi de vardır. İşbu «كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ» iki ma’na ile tefsir edilmiştir. Birisi yevm, mutlak vakit ma’nasına olarak her saat her lâhza ma’nasına tefsir edilmiştir. Bir de İbni Uyeyneden ve Haseni Basrîden nakledildiği üzere Allah Tealâya göre dehir iki günden ibarettir. Birisi dünya birisi âhırettir. Her birine göre de Allahın bir şe’ni vardır. Dünyadaki şe’ni emr-ü nehiy, âhıretteki şe’ni de hisab-ü cezadır. Netekim âhiretteki şe’ni beyan için buyuruluyor ki 31. سَنَفْرُغُ لَكُمْ yarın size kalaçağız -

FERAĞ lügatte boşalmak demek olduğundan önce bir meşguliyyet işi, Birşey için boşalmak da sonradan

bir meşguliyyet ıktıza eyler. Halbuki Allah Tealâyı hiç bir iş diğer işten alıkoyamıyacağı için burada münhasıran âhıret şü’unu olan hisab-ü cezayı ifade için bu suretle bir istiare veya kinaye yapılmıştır. Ya’ni bugünkü dünya şuunu geçecek, bu dünya hayat ve ni’metleri fenaya gidecek, bu mühletler, müsamehalar tükenecek, yarın Allaha rücu’ ile mücerred mes’uliyyet, hisab ve ceza için huzura geleceksiniz de sırf sizin işinize bakılacak, sizin mes’uliyyetiniz şüûnu tatbık olunacaktır. اَيُّهَا الثَّقَلَانِ ey sekelân -sekalân yâhud sekaleyn, iki sekal, bundan sonraki âyette tasrih olunacağı üzere İns-ü Cinnin bir unvannıdır. Sekal, yük ve ağırlık demektir. Vechi tesmiyede deniliyor ki: Arz bir yüklü hayvana ve İns-ü Cin ona yükletilmiş iki ağır denge benzetilerek bu isim verilmiştir. Buna göre Arz üzerinde İns ü Cinden maada mahlûkat ilâve kabîlinden demek olur, ki iki denk arasına konulan fazlaya veya takılan takıntıya ilâve denilir. İns ü Cin Arzda gizli ve açık kuvayı hayatiyye olmak ı’tibariyle onun esaslı ağırlığı gibi mülâhaza edilmiş demek olur. Bir de Arz üzerinde ağırlıkları veya re’ylerinin rezaneti ve kadr-ü şanlarının ehemmiyyet ve azameti hasebiyle o namı aldıkları söylenmiştir. Bundan başka teklif ile kendilerine ağırlık verilmiş olduğundan denilmiş, günah ile ağırlıklarından dolayı da denilmiştir. Bir hadîsi şerifte «اِنّٖى تَارِكٌ فِيكُمُ الثَّقَلَيْنِ كِتَابَ اللّٰهِ وَعِتْرَتِى= ben sizin içinizden iki ağırlık biraktım, biri kitabullah biri de ıtretim» buyurulmuş ve bunda sekaleyn ta’biri kitabullah gibi kadr-ü şani büyük olan ma’nevî ağırlıklar hakkında kullanılmış bulunduğuna göre bu ıtlak üçüncü veche münasib de olur. Ya’ni İns-ü Cinne maddî haysiyyetlerinden ziyade ma’nevî haysiyyetleri ı’tibariyle sekalan ıtlak edilmiş olması şayanı tercih görünür. 32. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ – Ya’ni yarın böyle hisabı gelip çatacak iken gerek bugün içinde bulunduğunuz hayat ni’metlerine ve gerek yarının ceza ve mükâfatına nasıl küfran edersiniz? Yâhud bu ıhtar ve ıhbar ile küfrandan tahzir dahi o nı’metlerden birisi iken nasıl olur da bugün nankörlük edip yarının o yüksek ni’metlerinden mahrum kalır ve kendinizi büyük tehlikelere sürüklersiniz?. Bu suretle bir ceza gününün geleceği anlatıldıktan sonra Allah tealânın hukm-ü saltanatından çıkıp kaçmanın imkân ve ihtimali bulunmadığı ve binaenaleyh fenaya gitmekle hisab ve cezadan kurtuluşa çare bulunamıyacağını anlatmak için buyuruluyor ki 33. يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ ey Cinn-ü İns Ma’şeri - bununla sekelan tefsir edilmiş de oluyor. Ya’ni ey Cinn-ü İns cemaati اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ o Semavat ve Arzın aktarından, Göklerin ve Yerin hudud-u eb’adından çıkıp gitmeğe gücünüz yeterse, ya’ni Allah tealânın mülkünden, hukm-ü saltanatı altından kaçabilirseniz فَانْفُذُوا haydın çıkın gidin - mümkinse kendinizi kurtarın. Bu emir ta’ciz emridir. لَاتَنْفُذُونَ fakat çıkamazsınız اِلَّابِسُلْطَانٍ bir sultan olmadıkca - ya’ni bütün o göklerin ve Yerin kuvvetlerini mağlûb edecek başkaca bir kuvvet ve saltanat olmadıkca çıkamazsınız, ya’ni öyle bir kuvvetiniz de yokdur. Cinn-ü İns, sekalan itlak edilecek kadar kadr-ü şanı haiz olmakla beraber bütün şu Arz ve sema kuvvetlerinin üstüne çıkacak derecede bir kuvvet ve saltanatı haiz de değildirler. Onun için çıkamazsınız. Daha doğrusu Allah tealâ tarafından bahşedilecek bir kuvvet veya bir ferman olmadıkça çıkamazsınız, firar edemezsiniz 34. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ şu halde rabbinizin hangi ni’metlerini tekzib ve inkâr edersiniz? - Ya’ni her nereden bakılsa onun hukm-ü saltanatı hududundan çıkmak imkânı olmadığı halde ona karşı nasıl küfr-ü küfranda bulunmağa cür’et edersiniz? Fakat çıkmağa kalkışıldığı takdirde ne olur? Denilirse 35. يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ salınır üstünüze ateşten bir yalın - bir alev وَنُحَاسٌ ve bir bakır - ya’ni erimiş bakır, yâhud bakır gibi bir kızıl duman, yâhud bir zehirli duman ki yalını yakar, dumanı boğar. فَلَا تَنْتَصِرَانِ da her ne yapsanız kurtulamazsınız - müdafea edemez, kaçıp gidemezsiniz yakalanır yakılırsınız. Bahirde derki bu ifadeden maksad Cinn-ü İnsi ta’cizdir. Ya’ni kaçamıyacaklarını takrirdir. Lâkin şayanı dikkattir ki bu tarzı tehdid zamanımız toplarının, tayyere bombalarının ateşlerini andırır şekilde bir tasvir telkın etmektedir. İbni ebi Şeybenin bu âyette Dahhâkten tahricine göre: Bu, dünyada da olacak, mağrib tarafından bir ateş çıkacak nası haşredecek hattâ maymunları haşredecek, hınzirler de onların yattıkları yerde yatacak uyudukları yerde uyuyacaklar 36. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ – Buralarda bu hıtabın terettübü için tehdid bir lûtuf ki muti’ ile asıyi tefrık ve kâfirlerden intikam da bir ni’mettir deniliyor Maamafih bunları kavil takdiriyle bir cümlei haliyye suretinde rabıt da mümkindir. Ya’ni böyle denerek ateş salınır. 37. فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَآءُ sonra da Sema bir yarıldı mı - ya’ni kıyamet kopmıya başlayıp gök dürülmek üzere çatladığı فَكَانَتْ وَرْدَةً çatlayıp da bir gül olduğu - kıpkırmızı bir gül gibi âteşîn bir halde kızardığı كَالدِّهَانِ yağ gibi eridiği zaman... - «اذا» şartıyye, cevabı mahzuftur. Ya’ni şimdi tafsılini anlıyamıyacağınız, beyana sığmaz ne dehşetler, ne inkılâblar olacaktır. Böyle iken şimdi 38. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ – zira o haileli dehşetli inkılâb günlerini haber vererek halâsa irşad ve terbiye için ıhtar dahi eltafi ilâhiyyedendir. Yâhud o günler o tekziblerin cezasını vermek için böyle hıtabi ıkab ile tevbıh ederek gelecektir. 39. فَيَوْمَئِذٍ işte o gün - gök yarılıp o olacaklar olduğu gün لَايُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِهٖٓ اِنْسٌ وَلَا جَآنٌّ ne İns ne de Cann günahından sorulmaz - ya’ni mücrim olup olmadığı anlaşılmak için şuradan buradan sorularak tahkık olunmağa muhtac olunmaz. Günahlı ile günahsız karıştırılmaz hepsi tesbit edilmiştir. Şimdi beyan olunacağı vechile mücrimler simalariyle tanınırlar. Demek hisab ve mes’uliyyet yok değil, lâkin o gün mücrimin şahsı tanınmak için suâl olunmaz. 41. يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسٖيمٰيهُمْ mücrimler simalariyle tanınırlar da فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصٖى وَالْاَقْدَامِ perçemleriyle ayaklarından tutulur - daha Türkçesi yaka paça yakalanırlar. 42. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ye Rabbinizin hangi ni’metlerine yalan derdiniz? diyerek yakalanırlar. - Yâhud mücrimlerin bu suretle yakalanması mücrim olmıyanlar için bir ni’met olur. 43. هٰذِهٖ جَهَنَّمُ işte bu Cehennem ki الَّتٖى يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ Mücrimler onu tekzib ediyor, yalan diyorlardı 44. يَطُوفُونَ döner dolaşır onlar بَيْنَهَا onun beyniyle - o Cehennem ateşi ile وَبَيْنَ حَمٖيمٍ اٰنٍ kızgın bir hamîm beyninde - HAMİM, sıcak su, ANÎ, son derece kızgın 45. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ diye - cürümlerinin, küfür ve küfranlarının cezası çektirilir.

Zülcelâli vel’ikramın celâl tecelliyatı bu suretle beyan olunduktan sonra ikram tecelliyatını beyan için de buyuruluyor ki: ٤٦ وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ جَنَّتَانِ ٤٧ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٨ ذَوَاتَآ اَفْنَانٍ ٤٩ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥ فٖيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ ٥١ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٢ فٖيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ ٥٣ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٤ مُتَّكِئيٖنَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَآئِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ ٥٥ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٦ فٖيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَآنٌّ ٥٧ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٨ كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ ٥٩ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦ هَلْ جَزَآءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ ٦١ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٢ وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ ٦٣ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٤ مُدْهَآمَّتَانِ ٦٥ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٦ فٖيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ ٦٧ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٨ فٖيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ ٦٩ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧ فٖيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ ٧١ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٢ حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ ٧٣ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٤ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَاجَآنٌّ ٧٥ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٦ مُتَّكِئٖينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِىٍّ حِسَانٍ ٧٧ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٨ تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِى الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

Meali Şerifi