AyetSûreler

Neml Sûresi 40. Âyet

Mekke · Cüz 19 · Sayfa 380

قَالَ ٱلَّذِي عِندَهُۥ عِلۡمࣱ مِّنَ ٱلۡكِتَٰبِ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن يَرۡتَدَّ إِلَيۡكَ طَرۡفُكَۚ فَلَمَّا رَءَاهُ مُسۡتَقِرًّا عِندَهُۥ قَالَ هَٰذَا مِن فَضۡلِ رَبِّي لِيَبۡلُوَنِيٓ ءَأَشۡكُرُ أَمۡ أَكۡفُرُۖ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشۡكُرُ لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيࣱّ كَرِيمࣱ ۝٤٠

Kitaptan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ nezdinde kitabdan bir ılim bulunan zat اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ ben sana onu tarfın (gözün) sana dönmeden evvel getiririm dedi - bu zatın kim olduğu hakkında müteaddid kaviller vardır. İbni Mes’ud kavlince Hızır aleyhisselâmdır. İbni Abbasın meşhur olan kavlince Süleyman aleyhisselâmın veziri Âsaf ibni Berhıyadır ki Sıddîk idi. Dua edilince icabet olunan ismi a’zamı bilirdi, Hazreti Süleymanın bir mu’cizesi olmak üzere veziri böyle bir keramet göstermiştir. Fahruddîni Razî bu zatın Süleyman aleyhisselâmın kendisi olması kavlini vücuh ile tercih etmiştir. Ezcümle mevsulün, sıla ile ma’lûma işaret olması kaıdesine nazaran burada nazmı Kur’an mülâhaza edildiği zaman «عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ» olmakla ma’lûm olan zat ancak Süleyman aleyhisselâmdır. Çünkü yukarıda «وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًا وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُدَ وَقَالَ يَآ اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ» buyurulmuştu, ancak bu surette «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ» hıtabı ıfrîtedir. Süleyman, ıfrite karşı söylemiştir. «قَالَ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» diye zamir ile zikrolunacak yerde tefhıym için mevsul getirilmiş ve bununla bâlâda verildiği zikrolunan ılimden bir misal gösterilmiştir. Maamafih ekseriyyet, bu zâtın Süleyman aleyhisselâmın kendisi değil, eshabından birisi olmasını nazmın siyakına daha muvafık bulmuşlardır. Muhyiddîni Arabî füsusta demiştir ki «bu Süleyman aleyhisselâmın eshabından ba’zısının elile oldu ki hazır olanların nefislerinde Süleyman aleyhisselâmın şanı için daha azametli olsun» اه. Şübhesiz eshabından böyle kerametin zuhuru kendisinin daha ziyade yüksekliğine delâlet eder. Ve bu ılim ona verilen ılim den olduğunu anlatır. Bu, ne kadar mesafeden getirildi? Yukarıda hüdhüd kıssasında San’aya kadar varıldığına dair bir rivayet geçmişti, San’adan ise Sebe’ günlük mesafedir deniliyor. Ba’zıları da bu sıra Süleyman aleyhisselâm San’adan dönmüş Şam arzında bulunuyordu demişler. Bu takdirde iki aylık mesafe demektir. Bu kadar mesafeden bir taht göz kırpıncaya kadar nasıl gelir? Şübhe yok ki bu alel’âde vekayı’den değil bir keramet ve mu’cize olmak üzere mevzuı bahistir. Muhyiddîni Arabî bunu şöyle anlatmıştır: Âsaf, tahtın aynında tesarruf etti de onu mevzıında ı’dam edip her an hasıl olmakta bulunan halkı cedide arif olanlardan başka kimsenin şuuru lâhık olamıyacak vechile Süleymanın yanında iycad ediverdi, vücudü zemanı, ademi zamanının ayni idi, ikisi bir anda idi ve Âsafın kavli, zamanda fı’lin ayni idi. Zira Kâmilden sadir olan kavil, Allah tealâdan «كن» menzilesindedir. Bu tahtın husulü mes’elesi en müşkil mesaildendir. Ancak zikrettiğimiz iycad ve ı’damı arif olan zevat müstesna. Taht, ne mesafe kat’ etti ne de onun için Arz dürüldü veya yarıldı اه. Şeyhın «بَلْ هُمْ فٖى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدٖيدٍ» âyetinden anladığı halkı cedid mes’elesi son zamanlarda «دقارت» Felsefesine kadar geçmiş bir nazariyyedir. Lâkin bunun buraya tatbikı âyetin zâhirine muvafık değildir. Çünkü «yaparım» denmemiş «getiririm» denilmiştir. «قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» denilmesiyle de bir zaman ifade edilmiştir. Lemhı basar değil, tarfetül’ayn da değil, bunlardan daha uzun olarak «قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» ki iki tarfe arasını ifade eder. Ve bu bir saniyeyi bile geçebilir. Lâkin Şeyh, bunu bir an telâkki etmiş, halbuki hareket mefhumu lâekal iki an ıktiza eylediği cihetle bir anda hareket tasavvuru, tenakuz olacağından mes’eleyi işkâl ederek hareketsiz olarak husulü imkânını göstermek için o yolda te’vil eylemiştir. Çünkü zatında mümteni’ olana «kün» emri teallûk etmez. Fakat ıhtar ettiğimiz vechile âyet, bunu bir ân ile değil, en seri’ bir zaman ile ifade etmiştir. Lâekal «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» diyecek kadar bir zaman var. Doğrusu «Âsafın kavli zamanda fı’lin ayni idi.» demekle Şeyh temamen hakıkati söylemiştir. «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» kavlinde fi’ıl, icad değil ityandır. Bunu söylemesile getirmesi bir olmuştur. Ya’ni söyleyinciye kadar getirmişti. Zira ılmini biliyordu. Bir saniyede binlerce kilometre sür’at, zamanımızın efkârı fenniyyesinin mülâhazasına alışmış olduğu mesaildendir. Mühimm olan nokta ancak bu hareketi yapmak için tatbık olunacak kuvveti bilmekten ıbarettir. Bir saıkada bir cereyanda, bir telgrafta görülen bu sür’at bir kütlede de görülebilir. Yakından icrayı te’sir ettiğini gördüğümüz iradenin bir telsiz gibi uzakta da âmil olabildiğini gösteren misaller de yok değildir. Bir cazibe ile ecramın fezada uçuştuğu bir irade ile a’zanın bedende oynadığı gibi bir irade ile âfaktaki bir cismin tayyı mekân etmesi de Kitabda, Levhi mahfuzda sâbit olan ılimdendir.

فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ Derdemez onu yanında karar etmiş görünce قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى bu, dedi: rabbımın fadlındandır - mu’tad olan sünneti cariyesi değil «فَضَّلَنَا عَلٰى كَثٖيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنٖينَ» ile işaret olunduğu üzere fadlı mahsusu olan bir keramet veya mu’cizedir. لِيَبْلُوَنٖىٓ ءَاَشْكُرُ الخ