AyetSûreler

Mâide Sûresi 40. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 114

أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَغۡفِرُ لِمَن يَشَآءُۗ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ۝٤٠

Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu, dilediğine azap edip dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 40–50. âyetleri birlikte ele alır.

SEBEBİ NÜZUL - Ebû Hüreyre, Bera ibni Âzib, İbni Abbas ve daha bir çoklarından varid olan rivayetlerin

hasılına göre Tevratta Beni İsraîlden zina edenlere recm emredilmişti ve bunu tatbık ediyorlardı, nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen havass ve eşraf kalkmışlar, menetmişler, sonra zuafâdan birisi zina etmiş, bunu recmetmek için toplanmışlar, bu defa da zuafâ güruhu kalkmış «akradaşınızı recmetmedikce bunu da etmeyin, ikisini de recmedin» demişler, bunun üzerine «mes’ele müşkilleşti, geliniz bir çeresine bakalım» demişler. Recmi bırakıb tahmime karar vermişler ki elyaftan örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir merkebe bindirib dolaştırır teşhir ederlermiş, Resulullah Medineyi teşrif edinceye kadar böyle yapıyorlarmış. Bera ibni Âzib radiyallahüanhdan merviy olduğu üzere bir gün Resulullah Medinede böyle bir Yehudînin dolaştırıldığına bizzat tesadüf etmiş, ulemalarından birini çağırmış «siz de zanînin haddi böylemidir?» diye sormuş, «evet» demiş ve kıssayı nakl eylemiştir اه. Sonra eşrafı Yehuddan Yüsre namında bir kadın Hayber eşrafından bir Yehudî ile zina etmiş, tutmuşlar, Beni kureyzadan bir takımlarını Resulullaha göndermişler, «sorunuz bakalım zina hakkında ona inzal olunan huküm nedir? Korkarız ki bizi rüsva eder, şayed celd derse tutunuz, recim derse sakınınız» demişler, gelmişler sormuşlar, Ebû hüreyre radiallahüanhın rivayetine göre «şu adem ihsanından sonra bir muhsane ile zina etti» seni hakem yapıyoruz hukm et demişler» Bunun üzerine Resulullah kalkmış Yehudîlerin dershanelerine gitmiş «ey ma’şeri Yehud, bana en aliminizi çıkarınız» buyurmuş, onlar da Abdullah ibni Sûriyayı çıkarmışlar, Beni kureyzaden ba’zılarının rivayetine göre o gün İbni Sûriya ile beraber Ebû yasır ibni Ahtabi ve Vehb ibni Yehudâyı da çıkarmışlar ve «işte bunlar bizim ulemamız» demişler, Resulullah biraz konuşmuş, nihayet» kalanlar içinde Tevrate a’lem olan budur» diye İbni Sûriyayı göstermişler ki henüz genc ve yaşca diğerlerinden küçür ve a’ver imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve mes’eleyi açmış «ey İbni Sûriya Allaha ve Allahın Beni İsraîle olan ni’metlerine and vererek söylüyorum ihsanından sonra zina eden kimse hakkında Allahın Tevratta recm ile hukm ettiğini biliyormusun?» buyurmuş o da «Allah için evet, ya Ebelkasim bunlar senin Nebiyyi mursel olduğunu katıyyen bilirler ve lâkin hased ediyorlar» demiş, Resulullah da oradan çıkmış, gelib hukmünü vermiş, zânî ve zâniye ikisinin de recmini emr etmiş, Beni Osman ibni Galib ibninacar mescidinin kapısı önünde recm edilmişler. Fakat İbni Suriya böyle dediği halde sonradan sefelei Yehudun hücumiyle küfr etmiş ve işte «وَلَايَحْزُنْكَ الَّذٖينَ يُسَارِعُونَ فِى الْكُفْرِ» âyeti ve tahrif vak’ası bunları ıhtar ederek nâzil olmuştur. Bir de Ikrime ve katade ve daha ba’zılarının rivayetine göre beni nadîr Yehudîleri Beni kureyzadan daha haysiyyetli ve eşref imiş. Bunun için Beni Kureyzadan biri, Beni nadîrdan birini katl ederse katl edilir, fakat Beni kureyzadan birini katl ederse yüz vesak hurma diyet alınırmış. ibni zeydin rivayetine göre Huyey ibin Ahteb nadarî için iki diyet, kurezî için bir diyet hukm edermiş, sonra Benî nadîrdan biri Benî kureyzadan birini katl etmiş, Benî kureyza da Resulullahın hukmüne müracaat etmişler «وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ» buna işareten nâzil olmuştur. Hasılı bu âyetler gayri müslimlerin hukmi islâma müracaatı hakkında nâzil olmuştur. Ve bu miyanda onların ahlâkı ve müracaattan maksadları da iş’ar edilmiştir. Fakat bu âyetlerin siyakında zinaya dair sarahat bulunmadığına nazaran asıl sebebi nüzul olan hâdise ikinci rivayet veçhile bir katil vak’ası olmak daha muvafık görünüyor. Binaenaleyh evvelki vak’a sebebi nüzul olmaktan ziyade âyetin bilistitrad işaret ettiği vekayii mütekaddime cümlesinden olabilir. Bir de İbni Atıyye rivayeti sahihaya göre recm meselesini asıl meydana koyub ulemai Yehudi rüsvay eden Abdullah İbni Selâm olduğunu söylemiştir.

41. يَآ اَيُّهَا الرَّسُولُ – Unvanı risaletle nida, tefhımi şan ve takviyei kalb ile ifayı vazifeye sevk ve لَا يَحْزُنْكَ الَّذٖينَ يُسَارِعُونَ فِى الْكُفْرِ tesellisine husni ihzar içindir. Zira küfre müsaraat edenler seni mahzun etmesin demek zâhiren kâfirleri Peygambere huzün verecek harekâttan nehyolmakla beraber hakıkatte «sen bunlardan mahzun olma» diye Peygamberi nehiydir. Huzün ise ef’ali ıhtiyariyyeden olmadığı için bundan murad, nehiy değil, tesliye ve izalei huzündür. Ve bunda adl-ü hakkı tanımıyanlara karşı tefhimi hak ve icrayı hukm etmenin adeten bâısi huzn olduğuna da işaret vardır. مِنَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ وَمِنَ الَّذٖينَ هَادُوا küfre müsareat edenleri beyandır. Ya’ni bunlar ağızlarile «آمنا» diyen ve fakat kalblerinde iyman olmıyan Münafıklarla Yehudîlerden imiş, huküm, sebebi nüzule ve eşhası ma’dudeye münhasır olmayıb âmm olmak için evsafı mümeyyizleriyle ta’rif olunarak buyuruluyor ki: bunlar:

1- سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ dirler, ya’ni pek ziyade yalan dinleyicilerdir.- Doğru söz bunların zevkına gitmez, onu dinlemekten içleri sıkılır, fakat yalana gelince seve seve dinlerler, memnun olurlar. Yalanlar, romanlar, masallar, propagandalar, eracif, iftira, tezvirat meddahlık bunların pek mahzuz olarak dinledikleri şeylerdir. Ve bu hal onlarda bir meleke olmuştur. Bunun için daima yalancılara mahkûm olurlar. Bundan dolayı: 2- سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَرٖينَ لَمْ يَاْتُوكَ dirler. Ya’ni sana gelmeyen ve geriden geriye iğfalât yapan diğer bir kavmi dinlerler ki asıl küfrün yalanın menbaı bunlardır. Bunlar öyle tezvirat yaparlar ki يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهٖ yerli yerine mevzı’larına konduktan sonra kelimatı hakkı tahrif ederler, vaz’ı aslîsinden çıkarırlar.» -Gûya bunların nazarında kelâm doğruyu anlatmak, hakk-u hakıkati beyan etmek için değil, hakıkati setretmek, aldatmak için vaz’ olunmuştur. Kendileri hep eğri söyledikten başka ma’lûm ve mukarrer olan kelâmları hattâ kelâmı İlâhîyi ve kitabları da tahrif ederler. Baksanızâ recm âyetine ne yaptılar. Bu gelmeyenlerin Felek Yehudîleri olduğu da söylenmiştir. Bu fırka bunların yalnız dahilde perde arkasında tahrikât yapanlarına mahsus olmayıb vaz’ıyeti siyasiyyelerine ve ecnebi telkınatına tâbi’ bulunduklarına dahi işareti muhtevidir. Ya’ni küfre müsareat edenler en ziyade ecnebî telkınatına tâbi’ bulunduklarına dahi işareti muhtevidir. Ya’ni küfre müsareat edenler en ziyade ecnebî telkınâtına kulak verenlerdir.

Böyle perde arkasından tahrifi kelâm ve tezviri meram ederek yalan dinleyicileri tahrik edenler sana ve senin mahkemene gelenlere يَقُولُونَ اِنْ اُوتٖيتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا şöyle huküm verilirse tutun, verilmezse sakın yanaşmayın derler küfre müsaraat ederler وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا ve her kim ki Allah onun fitneye düşmesini murad eder artık sen onun için Allahdan hiç bir şey kurtarmağa malik olamazsın. Binaenaleyh bunlar seni mahzun etmesin. Çünkü اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ bunlar öyle kimselerdir ki Allah bunların kalblerinin tathirini murad etmemiştir.» -Kalblerini bu suretle tab-u hatm etmiştir. Şübhe yok ki Allah bu kalblerin de tathirini murad etse idi bunlar da kabili salah olurlardı, fakt etmemiştir, buna niçin etmemiştir denemez. Zira iradei İlâhiyye mebdeül’ıleldir. (Bu sûrenin başına, kezalik sûrei Bakareye «اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا الخ» bak). Bu her iki kısmın hakkı لَهُمْ فِى الدُّنْيَا خِزْىٌ وَلَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖيمٌ dir. Bunlar:

3- سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ yalan dinleyici, haram yeyicidirler.» - Rişvet alırlar, yalan olduğunu bildikleri bir da’vayı dinler hukm ederler veya ettirmeğe çalışırlar. Hasis bir menfaat için yalanı tervic ederler, tezvir-ü iğfal peşinde koşarlar, rişvet ile bile bile yalancı şahid dinlerler, yalan yere şahidlik ederler, para alır haksızların, yalancıların yalanlarını neşrederler, yalanlar uydurub para çekerler.

SUHT, «س» سحت nin zammı ve «ح» nın sükûnile ve ( دح رجع يع) kıraetlerinde «ح» nın da zammı ile haram mal demektir ki bir şey’in kökünü kazımak ma’nasına sahtten me’huzdur. Haram da bereketi olmadığı ve hânümanlar yıktığı için suht tesmiye edilmiştir. Bir hadîsi şerifte «كُلُّ لَحْمٍ اَنْبَتَهُ السُّحْتُ فَالنَّارُ اَوْلٰى بِهِ= suhtun bitirdiği her ete en lâyık olan şey ateştir.» Diye varid olmuştur. Suht her nevi’ harama şamildir. Maamafih alel’ekser sahibinin gizlemek mecburiyyetini hiss ettiği bir ayb, bir ar olan, hasis ve alçak menfaatlerde isti’mal edilir. Netekim Hazreti Ömer, Osman, Ali, İbni Abbas, Ebi hüreyre ve Mücahidden rivayet olarak suht, «rişvet, mehribegıyy, usbi fahl, semeni hamr, semeni meyte, hulvanı kâhin, ma’sıyete isti’car» dır diye tafsıl olunmuş. Ba’zıları biraz daha tezyid, ba’zıları da tenkıs etmiş. İbni Mes’ud hediyyei şefaati de tasrih eylemiştir.

فَاِنْ جَآؤُكَ İmdi ya Muhammed, bunlar sana hukm için gelirlerse فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْ diler muhakemelerine bak, beyinlerinde, hukm et, münazaayı kes, diler bakma, yüzünü çevir, kendi kendilerine ne halleri varsa görsünler. Ya’ni muhayyersin. وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْئًا Şayed sen onlardan başını çevirirsen sana hiç bir zarar edemezler. وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ Ve şayed hukm edersen beyinlerinde adalet ve ıhtıyat ile hukm et اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ Allah adalet yapanları elbette sever.» -Ata, Nehaî, Şa’bî, Katade, İbni cerir, Esamm, Ebû müslim, Ebû sevr demişlerdirki hukkâmı müslimîn için de bu hukmi tahyir bâkıdir, diler hukm ederler, diler i’raz eder. Lâkin İbni Abbas, Mücahid, İkrime, Hasen, Atai hurasanî, Ömer ibni Abdül’azîz ve Zührî «bu hukmi tahyir gelecek olan «وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ» emrile mensuhtur. Binaenaleyh müracaat ettikleri zaman bunları kendi hâkimlerine reddetmek caiz değildir» demişlerdir. Halbuki bir iki nokta da daha nesh sözü geçmiş idi. Meşayihi Hanefiyy dahi red, caiz olmadığına kail olmuşlardır. Ba’zı ulema da tahyirin muahidlere mahsus olduğuna kaildirler. Bu cümleden imamı Şafiî ehli zimmet muhakemeye talib oldukları zaman müsliman hakimlerine huküm vacıbdır, fakat müslimanlarla bir müddete kadar muahede akdetmiş olan muahidler beyninde huküm vacıb değil, muhayyerdir demiştir. Tahyir hukmü bir tarafın müracaatı, vucub hukmü de tarafeynin birrıza müracaatları haline haml edilirse nesha hacet kalmaksızın tevfik-u te’lif mümkin görünür. Şimdi bunların hakeme müracaatleri fikri haktan ve hüsni niyyetten neşet etmeyüb mahza havalarına bir çare aramak maksadıyle olduğunu beyan için buyuruluyor ki:

43. وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ فٖيهَا حُكْمُ اللّٰهِ Yanlarında Tevrat, Tevratta hukmullah varken onlar seni nasıl tahkim ediyorlar? ne diye hakem yapıyorlar?

ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ Sonra da nasıl dönüyorlar! Hiç şübhe yok ki Allahın hukmüne ve kendilerinin iyman iddia ettikleri kitabe iymanları yok da ondan. O halde وَمَآ اُولٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنٖينَ bunlar asla mü’min değillerdir. Ne Tevrata iyman ederler, ne Kur’ana, ancak hevaları, şehvetleri arkasında koşarlar. -Bunun için sen bunların küfre mesareatlarına mahzun olma. İyi amma! Tevrat ile halâ amel caiz olabilir mi? Ba’zı şerait altında evet. Çünkü 44. اِنَّآ اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ فٖيهَا هُدًى وَنُورٌ hiç şübhesiz biz Tevratı bir hidayet ve nuru mütezammın olarak indirdik يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذٖينَ اَسْلَمُوا لِلَّذٖينَ هَادُوا bütün müslim olan, dinleri Allaha islâm ve inkıyaddan ıbaret bulunan Enbiya bununla Yehudîler hakkında hukm ederler.- Enbiyanın islâm ile tavsıfleri şerefi islâmı ibraz için bir sıfatı külliyyei mâdihadır ki Enbiya içinde «اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ» olan islâm ile mütedeyyin olmadık hiç bir ferd bulunmadığını iş’ar ile Yehudîlere ta’riz ifade eder. Nazmın zâhiri bütün Enbiyaya şamildir ki hangisi olsa Yehudîler hakkında bununla hukm eder, binaenaleyh Muhammed de.... demek olur. Maamafih bu hukmün Yehudîler hakkında olması karinesiyle murad, Musâdan Isâya kadar olan Peygamberlerdir denilmiş. Ba’zıları da «الَّذٖينَ اَسْلَمُوا» dan murad, dini İbrahim üzere olan Enbiyadır demişler. İkrime «Muhammed ve andan evvelki Enbiya» diye tasrih etmiş, Hasen ve Suddî de «Yehudîlere hukmü haysiyyetiyle bilhassa Muhammed aleyhisselâm muraddır» demişler. Zira aslı masikaleh Muhammedîyi isbattır. Şu halde hasılı ma’nâ; Yehudîlere hakem mevkiinde bulunan her Peygamber bununla onlara hukm eder. Binaenaleyh Muhammed aleyhisselâm da.... Bunlardan maada وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ bütün Rabbaniyyun ve Ahbar da.»- Rabbanî ve Rabbî kelimelerinin ma’nâsı sûrei Âli Imranda «وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِىٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثٖيرٌ» âyetinde geçmiş idi ki İlmi Abbastan rivayete göre «rabbanî, nâs üzerinde ilm ile icrayı siyaset eden ve büyük ilimden evvel küçük ma’lûmat ile terbiye eyleyen» erbabı ilim ve velâyet demek oluyordu. Ahbar da «حا» nın kesri veya fethiyle «حبر» in cemi’dir ki tahbir ve tahsin ma’nâsına hıbirden me’huz ve mürekkeb demek olan hıbr ile de münasebetdar olarak ilmi tahbir, ya’ni tahriren veya takriren tahsin ve tezyin-ü te’lif ederek tesbît ve idameye çalışan, yahud güzel kalem sahibi olan yüksek âlimler demektir. Esasında bu ma’nâ ile ulemai Yehuda ahbar denilmiştir. Fakat burada murad müstakîm ve tam ma’nâsile ahbar olan Fukahai Yehuddur. Zemahşerî der ki «Rabbaniyyun ve Ahbar, Harun aleyhisselâmın evladlarından tarikatı Enbiyayı iltizam eden zühhad ve ulemadırlar. İlh.»

Hulâsa yalnız Enbiya değil, vârisleri olan hakıkî rabbaniyyun ve ahbar, eimme ve fukaha dahi bununla hukmederler. بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَ Çünkü bütün bu Enbiya ve rabbaniyyun ve ahbar kitabullahı: Hakıkaten kitabullahtan olanı muhafazaya me’mur edilmiş ve bunun üzerine şahid olmuş bulunduklarından bu sebeb ve bu haysiyyetle öyle hukmederler.» -Ki bu muhafaza iki vechiledir: Birisi kalblerinde hıfz ve dilleriyle ta’lim-ü tedris ve beyan etmek, birisi de ahkâmına ittiba’ edib mucebince amel ederek hıfzeylemektir. Binaenaleyh فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا çünkü وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ her kim Allahın indirdiği kitab ile hukmetmez, onun hâkimiyyetini tanımazsa işte bunlar o kâfirlerdir. -Ki bunlar için azabı elîm, azabı mukîm vardır. Bunlar ateşten çıkmak isterler de çıkamazlar.

Biz Tevratı indirdirdik 45. وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فٖيهَآ ve onda bu Yehudîlerin üzerine şöyle yazdık, şöyle farz kıldık ki اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ elbette cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve alesseviyye cerhler birbirine kısastırlar.- Yahud can cana mukabildir, göz göze mukabildir, burun buruna mukabildir, kulak kulağa mukabildir, diş dişe mukabildir ve ilâ âhırih bunlar gibi mümaselet mümkin olan cerhler birbirine kısastır. Kisaî kıraetinde «وَالْعَيْنَ وَالْاَنْفَ وَالْاُذُنَ وَالسِّنَّ وَالْجُرُوحَ» hepsi ref’ile okunmuştur ki her biri birer cümle olarak «اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ» cümlesine bihasebilma’nâ atfile «şunu da yazdık şunu da şunu da ilâ âhırih» diye ketbin mef’ulü olur. İbni kesîr, Ebû Amr, Ebî Âmir kıraetlerinde «وَالْجُرُوحَ» ref’ile okunur ki tafsılden sonra hukmün ta’mim ve icmalı olur. Nâfi’, Asım, Hamze kıraetlerinde ise hepsi nefse atfile mensub okunur ve kısas mecmuunun haberi olabilir. Gösterdiğimiz iki meal bunları ıhtardır. Maamafih huküm ıhtilâf etmez. Ya’ni hakkı hayatına amden taaddi edilib bigayri hakkın öldürülen insanın katlinden dolayı katilinde tam hakkı bir candır. İtlâf edilen bir hakkın tam icabı da misliyle ödenmektir. Bir can da bir cana temamen mümasil ve mukabildir. Ve hakkı hayat müsavîdir. Binaenaleyh maktulün esası hakkı katilin canıyle kısas olunmaktır. Bir can yerine bir candan fazla almak veya noksan vermek haksızdır, zulümdür. Meğer ki hak sahibi noksanı almaya razı olsun, Kezalik bir göz kör edenin tam borcu bir gözdür. Derecei ru’yetleri velevse müsavî olmasın. Hakkı hayat noktai nazarından bir göz de bir gözün mislidir. Binaenaleyh göz kör edenin tam vecibesi de nihayet gözünü verib kör olmaktır. Çünkü bir göz bir gözün dengi, körlük körlüğün kısasıdır. Fazlası fazla noksanı noksandır. Burun, kulak, diş ilh.. hepsinde de aynı mümaselet caridir. Ve bu minval üzere müsavat ve mümaseletin muhafazası kat’ıyyetle mümkin olan her kat’ı uzvun, her cerihanın kısası kendi mislidir. Bir mafsılinden parmak veya el ve ayak veya dibinden zeker ve ünseyeyn kesilmek veya eti ezmeden veya kemiği kırmadan baş yarmak gibi 0 mümaseletin muhafazası mümkin olan cerihalar mislini misline takas olur. Fâkat et parçalanmak, kemik kırılmak veya dahile nufuz etmiş olmak gibi muhafazai mumaselet ve müsavat mümkin olmıyan veya telefi nefis tehlükesi bulunan cerhler böyle değildir. Kısas, tam misli misline tekabül ve tekas demek olduğundan mümaselet bulunmıyan veya mümaseletin muhafaza edilmemesi ıhtimali bulunan cerhlere kısas yapılamaz. Binaenaleyh bunlar tam ma’nâsile ödenemeyib bizzarure tam bir misli ma’kul olmıyan maliyyet i’tibariyle, ya’ni erş veya hukûmeti adl ile istifa olunabilir. Kısas tam bir istifa olduğu için bunda hukukı abdin istifası zımnında hukukullah ve hukukı umumiyye dahi istifa edilmiş olur. Ve başka hiç bir ceza lâzım gelmez. Lâkin kısas edilemeyince diğer suretle istifa nâkıs demek olacağından erş ile tazminattan başka ta’ziren bir ceza istihkakı sakıt olamaz.

Sonra şunu da unutmamak lâzım gelir ki kısas nazarı şari’de icrası evvelen ve bizzat maksud olmak üzere meşru’ kılınmış bir huküm değil, tecavüz edilen itlâf olunan bir hakkın icabı olmak ve hakkı hayatın masuniyyetini te’min etmek için meşru’ kılınmıştır. Ya’ni cana can, göze göz yazılmak, can almak göz çıkarmak için değil, cana dokundurmamak, göz çıkartmamak içindir. Binaenaleyh:

فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهٖ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ her kim kısas hakkını tasadduk eder, afveylerse bu kendisine bir keffarettir.»- Ya’ni kısas evvel emirde bir hakkı abiddir. Bunun hukukullâhdan bir vazife ve farıza olması hukukı şahsıyye zımnında tahakkuk eder. Sahibi hakk ise hakkının istifasına da iskatına da maliktir. O halde sahibi hak tarafından taleb ve da’va olunmadıkça kısas yapılamaz. Ancak taleb ettiği zaman icrası farz olursada bu taleb kendisine farz değil, hattâ afvetmesi mendubdur. Şarı’ tealâ talebi kısas emretmek şöyle dursun bil’akis afve terğib ve teşvık için tasadduk ve keffaret ta’bir buyurmuştur. Bu hakkını afveden bütün günâhlarını mağfirete vesile olacak büyük bir sadaka yapmış olacaktır. Çünkü bu afiv bir insana bir hayat kazandırmaktır. Buna da bütün insanları ihya etmiş kadar bir sevab va’d olunmuştur. Demek ki kısas nazarı şarı’da icrası matlûb olduğu için değil «وَلَكُمْ فِى الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَآ اُولِى الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ» medlûlü üzere hakkı hayata taaddi ve tecavüz vahşetlerinden, cinayetllerinden hayatı beşeri vikaye için meşru’ kılınmıştır. Gerçi kısas da bir itlâfı mutazammındır ve bir zarara zarar ile mukabele gibi tevehhüm olunabilir. Fakat bu itlâf hakkı hayatı ref’eden bir cinayet ve vahşeti itlâftır. Bu ise hakkı hayatın yaşaması demektir. Bunun için Dünyada adalet ve müsavata kısastan daha büyük bir misal gösterilemez ve zaten kısasın ma’nâsı müsavat ve muadelei tamme demektir. Hakkı hayatı ifna eden bir caninin hakkı hayatı olmadığını re’yel’ayn görmesi ne büyük bir manzarai adalettir. Sonra hakk-u adlin bu manzarai hâkimiyyeti altında hakkı hayatın kendi kesbile insilâbını gören bir kimseyi afvedib de kendisine yeniden bir hakkı hayat bahşetmekte de öyle yüksek, öyle kudsî bir manzarai ihsan vardır ki âlemi beşeriyyette bundan daha güzel, daha yüksek bir ihsan misali gösterilemez, «وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَآ اَحْيَا النَّاسَ جَمٖيعًا». İşte bu hukümi İlâhî bir tarafında böyle bir manzarai adelet, bir tafında da böyle bir manzarai ıhsan tecelli eden bir hidayet ve nurdur. Yehudîler ise kitablarında yazılan bu ahkâmı İlâhiyye ile de hukm etmez oldular وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ve her kim ki Allahın inzal buyurduğu ahkâm ile hukmetmezse işte bunlar da o zalimlerdir, o haksızlar güruhundan başka birşey değillerdir.- Çünkü zulüm her hangi bir şey’in hakkını vermemek, onu Allahın ta’yin ettiği mevzıı lâyıkının gayriye komaktır. Allahın hukm edilmek için indirdiği, bildirdiği, yazdırdığı ahkâm ile hukmetmemek de evvelâ kanunı hakkın hakkını vermemektir, bu da hiç bir şeyin hakkını vermemek, ya ifrat veya tefrıt etmektir. Zulmün zulüm, zalimin zalim olmasını ta’yin eden huküm ve bu hukme mi’yar ittihaz edilen delil de Allah tealânın inzal buyurduğu ahkâm ve kavaidi haktır. Binaenaleyh bununla hukmetmemek zulm ile adli, zalim ile mazlumu ve bunlar beynindeki nisbeti hakkı tefrık ve temyiz etmemektir. Zulüm ve zalimi tefrık etmiyen, tefrık etmek istemiyen, nisbeti hakkı görmeyin ve görmek istemiyenler ise zalimlerin başlarıdırlar ve asıl zalim bunlardır. Ve bunlar Beni nadır ve Beni kureyza hadisatında olduğu gibi Yehudîlere Yehudîlik vecibesini tatbik etmiyen zalimler guruhundandırlar. Fakat şunu da bilmek lâzım gelir ki Allahın indirdiği huküm, Tevrattan ve Tevrattakilerden ıbaret değildir. Tevratı indirdikten başka 46. وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ bir de biz o Peygamberlerin izleri üzere arkalarından Isâ ibni meryemi, önündeki Tevratı musaddık olarak göndendik - Binaenaleyh Tevratın hukmiyle amel onun tasdiki ile meşrut olmak üzere bir daha teeyyüd etti, bu veçhile Isâyı gönderdik وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجٖيلَ ona da İncili فٖيهِ هُدًى وَنُورٌ bir hidayet ve nuru mutazammın وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ ve önündeki Tevratı musaddık ve müeyyid وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖينَ ve müttekılere bir hidayet ve mev’ıza olarak verdik 47. وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْجٖيلِ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فٖيهِ Ehli İncil de Allahın bunda inzal buyurduğu tasdik, hidayet ve mev’ıza ile hukmetsin Hamze kıraetinde «وَلْيَحْكُمْ» «لام» ın kesri «ميم» in fethiyle okunur ve mef’ulün leh olmak üzere «هُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖينَ» e atfolur ki «müttekılere hidayet ve mev’ıza olmak üzere ve ehli İncilin bundaki tasdık, hidayet ve mev’ızai İlâhiyye ile hukm etmeleri için verdik» demektir. Demek ki Isâ Enbiyai salifenin izinde olmakla beraber müstekillen bir şeri’ ile baas buyurulmuş bir Resuldür. Ve Yehudîlik bununla hitam bulmuş ya’ni neshedilmiştir. Bundan böyle Isâ ve İncilin tasdıkını nazarı mülâhazaya almadan Tevrat ile doğrudan doğru ve alel’ıtlak amel caiz değildir. Isâ ve İncili tanımayıb Yehudîlik iddia edenler haddi zatında kâfir ve zalimdirler. Fakat bunlar kendi dava ve i’tikadlarına nazaran İncil Ahkâmı ile sureti mutlakada ilzam olunmazlarsa da Tevrat ahkâmiyle alelıtlak ilzam olunurlar. Halâ ıtlakı üzere vacibül’amel kitabullah olduğuna iymanın lüzumunu iddia eden Yehudîler Tevrat ile hukmetmedikleri veya Tevrat mucebince aleyhlerine verilen hukme i’tiraz eyledikleri takdirde kendi da’valarını nakız ve küfür ve zulümlerini i’tiraf ve kendilerinin kendi nazarlarında da kâfir ve zalim olduklarını isbat eylemiş olurlar. Binaenaleyh Tevrat ile Yehudîler aleyhine huküm ile ilzam böyle olduğu gibi Nesarâ hakkında da İncil böyledir. O halde ehli İncil ya’ni Nesarânın hakkı da İncil ile mutlak, Tevrat ile de İncilin tasdıkı dairesinde mukayyed olarak hukmetmek ve bu suretle verilen hukümleri bilâ kayd-ü şartın kabul eylemektir. وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنَزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ve her kim Allahın inzal buyurduğu ahkâm iel hukm etmezse işte bunlar da o fasıklardır. Ya’ni Allahın hukmünden veya iymandan çıkmış kimselerdir. Meselâ Tevrattaki ahkâmı kısastan sonra İncilde mukabele bilmisil yapmayıb her halde afvetmeyi emr eden bir huküm nazil olmuş ise ehli İncil kısas taleb edememeli değil fakat sübutundan sonra afvetmelidir. Etmediği takdirde kendi nazarında dahi bizzarure fasıktır. Ya Allahın hukmüne iyman ettiği halde o hukümden harice çıkmış âsı bir fasıktır. Veya o gün onu kalben de tanımamak veya istıhlaf etmekle iymandan çıkmış kâfir bir fasıktır. Ve her iki halde fasık cezasına müstehıktır. Binaenaleyh Tevrata mutabık hukmü kabul etmiyen Yehudîler, İncile mutabık hukmü kabul etmiyen Hıristiyanlar kendi nazarlarında ve i’tikadlarında dahi kâfir veya zalim veya fasıktırlar veya hepsidirler. Kezalik bunlara benziyenlerde bunlar gibidirler. Küfürleri hukmi İlâhîyi inkâr veya istihkar etmelerinden zulümleri, mi’yarı hakkolan hukmi ilâhîyi atıb başka ahkâm ile hukmettiklerinden, fısıkları da hukmi haktan huruç eylediklerinden dolayıdır. Şu halde ya bu üç vasfın hepsi birliktedir veya her biri hukümden imtinaa münzammolan bir hale göre müstakıl sıfatlardandır.

Tevrat ve İncil böyle, fakat Allahın inzal ettiği bunlardan ıbaret de değil. Ya Muhammed 48. وَاَنْزَلْنَآ اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ asıl kitabı, o kitabı kâmil olan Kur’anı da hakkile hakka mülâbis olarak ya’ni mazmunu hak, vasıtai hak, inzali hakkile sana indirdik مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ kitab cinsinden, kütübi münzele cümlesinden önünde bulunanı musaddık وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ ve onun üzerine müheymin, ya’ni sair kitablar üzerine emin bir nazır ve şahid, mürakıb ve hâkim olmak üzere hakkıyle indirdik -ki bu kitab hem müheymin olan Allah tealânın bizzat tahti hıfzında olarak tağyir-ü tafriften masun kalacak hem diğer kitabların vacibül’amel olarak muhtevi oldukları ahkâmı hakkı tayzi’ ve tahriften mahfuz tutacak, şehadetiyle hakayikı tashih ve tahrifati ibtal edecek ve bunun tasdikından geçmiyen yahud buna muhalif olan kütübi saire ve şerayi’ı mütekaddime ahkâmiyle amel caiz olmıyacaktır. Bu kitab onlar üzerinde tasdık ve te’yidine müracaat olunacak emîn bir merci’, bir muhafız ve mürakıb, bir şahidi hakkolacaktır. Ve artık Tevrat veya İncil ile hukmün ıtlakı da bununla mukayyed bulunacaktır.

MÜHEYMİN, «هَيْمَنَ» den ismi fail olarak bir şey üzerine rakıb ve hafız olan şahid ve emin demektir.

Diyorlar ki bu vezinde «هَيْمَنَ سَيْطَرَ بَيْطَرَ حَمْيَرَ كَيْقَرَ» beş lâfızdan başka yoktur, ba’zı lugaviyyîn bunun «اَرَاقَ» yerine «هَرَاقَ», «اِيَّاكَ» yerine «هَيَّاكَ» kabilinden olarak korkudan emîn kılmak ma’nâsına «اٰمَنَ» den bir ismi fail olduğuna zâhib olmuşlar ise de zikrolunan nazirler mevcud iken böyle bir tasavvurun lüzumsuz bir tekellüf olduğu beyan olunmuştur. İbni Kuteybe bunu «مُؤْمِنٌ» lâfzının ismi tasgıri zannetmiş ise de Ebül’abbas Mübberred bundan tahzir etmiştir. Zira müheymin esmai İlâhiyyedendir de.

فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ Binaenaleyh sen onlar, o sana gelenler beynin de her kim olursa olsun Allahın bihakkın inzal eylediği kitab ile hukmet وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ هُمْ عَمَّا جَآءَكَ مِنَ الْحَقِّ sana gelen haktan inhiraf ederek onların hevalarına, eğri arzularına uyma. Zira hevaya uyulmamak için لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا sizden her birine ya’ni siz ümmeti islâmiyyeden yahud siz ümmetlerden her birinizeb iz bir şir’a, maksudı hakka götürür hususî birer yol ve bir minhac, ya’ni bütün o şir’aları ıhtîva eden umumî bir cadde, bir tarikı vazıh ta’yin ettik.».

ŞİR’A, ŞERİA, MEŞREA aslı lugatte bir ırmak veya her hangi bir su menbından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların hayatı ebediyye ve saadeti hakıkıyyeye vusulü için Allah tealânın vaz’u teklif ettiği ahkâmı mahsusaya ve mezhebi müstekıme bil’istiare ıtlak edilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıb açmak ve beyan-ü tavzih etmek ma’nâsına «شرع» masdarından veya bir şeye duhul ma’nâsına «şuru’» dan me’huzdur. Evvelkisi şâria, ikincisi sâlike nazaran münasebeti demek olur.

MİNHAC, da vazıh, açık yol demektir. Şir’a, Fransızca «procédé» minhac da «méthode» kelimeleriyle

terceme olunabilir. Ba’zıları şir’a ile minhacın bir ma’nâdan ıbaret olub te’kid için tekrar edildiğine ve her ikisinden de murad «din» demek olduğuna kail olmuşlardır. Diğerleri ise tefrık etmişler ve demişler ki: şir’a mutlak şeriattan, tarikat da mekârimi şeriattan ibarettir. Minhacdan murad budur. Binaenaleyh şeriat evvel ve tarikat âhirdir demişler. Müberred, şir’a tarikın ibtidası, minhac da tarikı müstemirdir demiş. İbni Enbarî de şir’a o tarıktır ki ba’zan vazıh ve ba’zan gayri vazıh olabilir, minhac ise her halde vazıh olur demiştir. Tahkıkı budur ki âyette şir’a ve minhac da daima sabit ve vazıh ve müstemirrolan usuli dinidir ki şir’a bunun teşa’ubat ve tenevvuatı demektir. Her milletin mensub olduğu Peygambere indirilen ahkâmı mahsusa birer şir’a, Allaha Peygamberlere, Âhırete iyman gibi bunların hepsinin müşterek ve müttefık oldukları usulde minhacdır. Bu iki haysiyetledir ki ba’zı Enbiya ve şerayi’in noktai ıhtilâfını, ba’zan da «شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّٖينِ مَا وَصّٰى بِهٖ نُوحًا وَالَّذٖٓى اَوْحَيْنَآ اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهٖٓ اِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى وَعٖيسٰٓى اَنْ اَقٖيمُوا الدّٖينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فٖيهِ» gibi noktai ittifakını gösteren âyetler görürüz. Netekim burada da evvelâ biribirlerinin izlerinden gönderilen Enbiyanın ve kitabların sonrakileri öndekilerini tasdık ettikleri, saniyen bu tevali ve tasdık içinde şerayi’ ve ümemin muhtelif oldukları beyan olunmuştur. Bunun birisi «لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖ» birisi de «تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ» haysiyyetidir. İncilin önündeki Tevratı, Kur’anın önündeki Tevrat ve İncil bütün cinsi kitabı müsaddık ve yekdiğerinden aledderecat mütemayiz olarak nâzil olduklarını beyandan sonra bu âyet bize gösteriyor ki ümemi maziye ve hazıradan muhtelif ümmetlere hevâya uymamaları için evvelâ hallerine münasib birer şir’a ve bir minhac verilmiştir. Meselâ Hazreti Musâdan ba’si Isâya kadar olan ümmetin şir’ası Tevratta ve bı’seti Isâdan bı’seti Muhammediyyeye kadar olan ümmetin şir’ası İncilde, bı’seti Muhammediyyeden i’tibaren mevcud olan ümmetin şir’ası da Kur’andadır. Ve bütün bu şir’aların müttefık ve müntehi oldukları bir minhacı küllî vardır ki bunda hepsi müşterektir ve bu kur’andadır. Bu suretle Kur’an, dini islâm, şeriati Muhammediyye her kitabın, her şeriatin künhünü ihtiva eden ve mevcud olan her ümmetin harekâtına hâkim ve rehber olacak şir’asını cami’ bulunan bir minhacı haktır «وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ» binaenaleyh huküm herkesin keyf-ü hevasına tebe’ıyyetle değil, Allahın indirdiği şıra’a ve minhac ile olmak vacibdir. Mâdem ki Allah muhtelif zamanlarda muhtelif ümmetlere bir silsilei ıstıfa ve tekâmül ile birer şir’a ve minhac göndermiş ve muahharı mukaddeme musaddık ve hâkim kılmıştır. O halde muahhar olan şeriatin vürudundan i’tibaren mukaddem olan şariat ümmetinin de şeriati olduğunda, ya’ni Yehûdîlerin nasrâniyyeti ve her ikisinin islâmı tanımaları lâzım geldiğinde şüphe yok ise de mukaddem olan şeriat, muahhar olan ümmetin de şeriati midir değilmidir? Ulema, ilmi usulde ve bu âyetin tefsirinde bunun mevzuıbahs etmişlerdir. Bir kısmı mâdem ki bu minval üzere her ümmete bir şir’a tahsıs olunmuştur. O halde mukaddem olan şeriat, muahhar olan ümmetin şeriati değildir. Ve binaenaleyh «شَرِيعَةُ مَنْ قَبْلَنَا شَرِيعَةٌ لَنَا» değildir demişler. Diğer bir kısmı ise «شَرِيعَةُ مَنْ قَبْلَنَا شَرِيعَةٌ لَنَا مَا لَمْ تُنْسَخْ» ya’ni bizden evvelki ümmetin şeriati bizim de şeriatimizdir, fakat mutlaka değil, mensuh olmamak şartiyle demişlerdir. Buna göre İncil veya sünneti Isâ ile nesh edilmemiş olan ahkâmı Tevrat nesârânın da şeriatı olduğu gibi Kur’an veya sünneti Muhammediyye ile neshedilmemiş olan Tevrat ve İncil ahkâmı müslimanların da şeriati demektir. Ve binaenaleyh mensuh olmıyan, ya’ni nususı islâmiyyeye muhalif bulunmıyan ahkâmı Yehud ve Nesârâ ile müslimanların amel etmesi caiz olacaktır. Lâkin sh:1700

tahkıkı şudur ki «شَرِيعَةُ مَنْ قَبْلَنَا شَرِيعَةٌ لَنَا اِذَا قَصَّهَا اللّٰهُ وَ رَسُولُهُ= ya’ni bizden evvelki ümmetlerin şeriati bizim de şeriatimizdir, lâkin alel’ıtlak değil, Allah kitabında ve Resulü sünnette nakletmiş olmak şartile». Binaenaleyh neshedilmemiş olmak muhalif bulunmamak kâfi değil, Kur’anın veya Peygamberin tasdıkından geçmiş olması da şarttır. Bu suretledir ki şerayiı salife bizim şeriatimizden cüzdür ve bizim şeriatimiz hepsini muhıttir. Bunun için Kur’anın umemi salife ve Tevrat ve İncil hakkında naklettiği kısas-u ahkâmı onlardaki tafsılâta göre değil, Kur’anın ifadesine ve Resulullahın beyanına göre anlamak lâzım olduğu gibi «Kur’anda fülân huküm, Yehud veya Nesârâ veya diğerleri hakkındadır, meselâ «وَكَتَبْنَا عَلَيْهَمْ فِيهَا» Yehuda aiddir, binaenaleyh biz müslimanların şeriati değildir» demekle de kalmamalıdır. İşte Allah böyle her ümmete bir şir’a vermiş ve onların hepsini de ümmeti Muhammede tahsıs ettiği şir’ade «مَصَدّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَ مُهَيْمِنًا عَلَيْهِ» olarak nâzil bilhak olan bu kitabı ekmel ile, minhacı islâmda cem’eylemiştir.

Ey insanlar, ey ümemi muhtelife وَلَوْ شَآءَاللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً Allah dilese idi sizin evvel âhir hepinizi -ibtidai beşeriyyette olduğu gibib ir ümmet kılardı» -de silsilei tarihi beşerde muhtelif ümmetler yaratmaz, müteaddid Peygamberler, müteaddid şeriatler göndermezdi. Bütün insanlar envaı hayvanattan her birinde olduğu gibi muttarid, yeknesak bir hayat içinde geçer giderdi وَلٰكِنْ böyle yapmadı ve öyle dilemedi de müteaddid ümmetler ve zamanlarına, hallerine göre mütenevvi’ şeriatler yaptı, yapdı da evvel yokken Musâ ile ehli Tevratı ve ondan sonra Isâ ile ehli İncili ve nihayet Muhammed ile ehli Kur’anı vücude getirdi ve her birinize bir şir’a ve minhac verdi ki لِيَبْلُوَكُمْ فٖى مَآاٰتٰيكُمْ her birinizi size vermiş olduğu şeriatler da imtihan etsin, tarikı tecribeden geçirsin de o minhac üzerinde müsabaka ettirsin. Binaenaleyh فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ siz de hep hayır işlere, akıbeti en güzel olan şeylere koşunuz, yarış edinizd e hevalarınıza, keyiflerinize uyub kalmayınız ve bu minhacı hakta ihtilâf etmeyiniz. Zira bu gün ederseniz yarın اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فٖيهِ تَخْتَلِفُونَ dir.

Ya Muhammed, sana bu kitabı hakkı و bir de şu emri inzal ettik ki 49. وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ هُمْ – rivayet olunduğuna göre Yehuddan bir cemaat toplanmışlar «haydi kalkalım Muhammede gidelim belki bir fitneye düşürür dininden şaşırırız» demişler, varmışlar «ya Ebelkasım, demişler bilirsin ki biz Yehudun Ahbar ve eşrafıyız, biz sana tâbi’ olursak bütün Yehudun Ahbar ve eşrafıyız, biz sana tâbi’ olursak bütün Yehudîler de tâbi’ olurlar. Şimdi bizimle hasımlarımız arasında bir da’va var, sana muhakeme olalım, sen de bizim lehimize huküm ver de biz de iyman edelim, seni tasdik eyleyelim», Resulullah iba etmiş ve bu âyet nâzil olmuştur. Şu halde ma’nâ: Muhakemeden imtina’ etme fakat hukme gelince Allahın bildirdiği hakk ile hukm et de onların hevalarına haksız arzularına uyma وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَ ve iyi sakın ki onlar seni Allahın sana inzal ettiği şir’a ve minhacın bildirdiği ahkâmı hakkın tamamından şöyle dursun birisinden bile aldanıb şaşıramasınlar, hiç bir vechile fitneye düşüremesinler, hukmünde küfürden, zulümden fısktan hiç bir eser bulunmasın. فَاِنْ تَوَلَّوْا şayed onlar bunu kabul etmeyib başkasını isterlerse فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُرٖيدُ اللّٰهُ اَنْ يُصٖيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ o zaman bil ki her halde Allah onlara başka bir sebeble değil, günahlarının ba’zısı sebebiyle bir musıbet vermek istiyor.» -ki Allahın iradesine karşı gelmenin ihtimali olmadığı ma’lûmdur. Bu ba’zı zünub Allahın hukmünü kabul etmemek, hilâfı hak huküm istemek günahıdır. Bunun bu suretle ifadesi şu ma’nâları iş’ar eder: Evvelâ, ibhame nazaran bu günah sarahaten yad edilmesi lâyik görülmeyen pek büyük bir günahtır. Haksızlar bile sureti haktan görünerek haksızlık peşinde dolaşırlar. Binaenaleyh açıktan haksızlık istemenin ve hukmullahı kabul etmemenin ne büyük bir günah olduğu tasavvur edilsin. Saniyen bu sevdada bulunanların pek çok günahları vardır. Ve bu büyük günah onlardan biridir. Salisen Allah Dünyada her günah ile muahaze etmez, te’cil eder. «وَلَوْ يُؤٰاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَآبَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى» veya afveyler, fakat hakk olduğu kat’iyyen ma’lûm bulunan bu hukmü kabul etmemek günahı vâkı’ oldumu? Bunun her halde muahaze olunacağını ve bunların haksızlıkla behemehal bir musıbete ma’ruz olacakları bilinmek lâzım gelir. Böyle olmakla beraber وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ insanların bir çoğu fasıkdırlar, ma’lûm ve muayyen bulunan hududı haktan çıkmakta musırdırlar.»- Ve işte bundan dolayıdır ki ahkâmı hâkkı tebliğten sonra hukm-ü hükûmete lüzum vardır. Ve hakimlerin hakk ile hukm etmeleri ve bu fasıklar güruhundan olmamaları vacıbdır. Yoksa haksız hukm-ü hükûmet musıbeti tâ’cilden başka bir şey yapmaz.

Bu böyle iken 50. اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ o ilm-ü din iddiasında bulunanların Allahın hukmüne razı olmayıb da -meyl-ü müdahene, garazkârlık, müsavatsızlık gibi haksız da’vaya tâbi’- cahiliyyet hükmü, cahiliyyet kanunumu istiyorlar? وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا halbuki hukm-ü hakimiyyeti Allahdan daha güzel kim vardır?»- Allahın hukmünden daha güzel hangi huküm, Allah hukmiyle hukm eden hâkimden daha güzel hukm edecek hangi hâkim tasavvur olunur? Fakat bu istifham herkese değil لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ iykan sahibi olan kimseler, cemaatler içindir. Bunu ancak ehli iykan takdir eder. Yoksa küfr-ü reyb içinde bulunanlar, kalblerinde maraz olanlar, bir zalimin haksız hukmüne daha güzeldir demekten çekinmezler.»

Rivayete göre bu âyet, Benî Nadır ile Benî Kureyza Yehudîleri beynindeki katl vak’asından dolayı aleyhissalâtü vesselâmdan huküm taleb etmeleri ve tarafı risaletten müsavat ile hukmedilmesi üzerine benî Nadırın bu müsavat hukmüne razı olmıyarak cahiliyye adeti vechile tefadul sevdasında bulunmaları sebebiyle nâzil olmuştur. Bu sebebe nazaran Yehudîlerin şira’i islâma, hukmi Muhammedîye iyman ve ittiba’ etmemekle yalnız Kur’ana ve Muhammed aleyhisselâma değil, kendi dinleri ve kitabları olduğunu iddia ettikleri Tevratı ve şeriati Musâyı dahi tanımayıb alel’ıtlak hukmi İlâhîye küfrederek cahiliyye ahkâmı peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat ile hem iyman iddialarına rağmen küfür, hem ilm-ü şerafet iddialarına rağmen cehalet ve fısk ve istihkakı azıb ile muhazae eylemiş ve sebebin hususıyetiyle beraber mefhumun umumuna nazaran da bu hukmün yalnız Yehuda mahsus olmayıb Nesârâ vesaire hakkında da böyle olduğunu ve binaenaleyh şir’ai islâmın şeriatı âmme ve minhacı küll olub bunu tanımıyan Yehud ve Nesârânın kendi din-ü şeriatlerini de tanımamış olacaklarını anlatmış ve bu suretle Müslimanların beynel’ümem vazifelerindeki şümulün ehemmiyetini göstermiştir.

O halde: ٥١ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَآءَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَآءُ بَعْضٍ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ ٥٢ فَتَرَى الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فٖيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُصٖيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهٖ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَآ اَسَرُّوا فٖٓى اَنْفُسِهِمْ نَادِمٖينَ ٥٣ وَيَقُولُ الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُلَآءِ الَّذٖينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِرٖينَ ٥٤ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دٖينِهٖ فَسَوْفَ يَاْتِى اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرٖينَ يُجَاهِدُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَآئِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَآءُ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ ٥٥ اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا الَّذٖينَ يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ٥٦ وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ ٥٧ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذٖينَ اتَّخَذُوا دٖينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَآءَ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ ٥٨ وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًا ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ ٥٩ قُلْ يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّآ اِلَّآ اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَآ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ ٦ قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ اُولٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَآءِ السَّبٖيلِ ٦١ وَاِذَا جَآؤُكُمْ قَالُوٓا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهٖ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ ٦٢ وَتَرٰى كَثٖيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٦٣ لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ ٦٤ وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ اَيْدٖيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَآءُ وَلَيَزٖيدَنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَآءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ كُلَّمَآ اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُ وَيَسْعَوْنَ فِى الْاَرْضِ فَسَادًا وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدٖينَ ٦٥ وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلََادْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعٖيمِ ٦٦ وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجٖيلَ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لََاكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ سَآءَ مَا يَعْمَلُونَ ٦٧ يَآ اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ ٦٨ قُلْ يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَىْءٍ حَتّٰى تُقٖيمُوا التَّوْرٰيةَ وَاْلِانْجٖيلَ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَيَزٖيدَنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَلَا تَاْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ ٦٩ اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَالَّذٖينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُنَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٧ لَقَدْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَ بَنٖىٓ اِسْرَٓائٖيلَ وَاَرْسَلْنَآ اِلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَآءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْ فَرٖيقًا كَذَّبُوا وَفَرٖيقًا يَقْتُلُونَ ٧١ وَحَسِبُوٓا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثٖيرٌ مِنْهُمْ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ٧٢ لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسٖيحُ يَا بَنٖىٓ اِسْرَٓائٖيلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖى وَرَبَّكُمْ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَاْوٰيهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمٖينَ مِنْ اَنْصَارٍ ٧٣ لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّآ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ ٧٤ اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ ٧٥ مَاالْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ وَاُمُّهُ صِدّٖيقَةٌ كَانَا يَاْكُلَانِ الطَّعَامَ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ Meali Şerifi