AyetSûreler

Mâide Sûresi 41. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 114

۞يَـٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ لَا يَحۡزُنكَ ٱلَّذِينَ يُسَٰرِعُونَ فِي ٱلۡكُفۡرِ مِنَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِأَفۡوَٰهِهِمۡ وَلَمۡ تُؤۡمِن قُلُوبُهُمۡۛ وَمِنَ ٱلَّذِينَ هَادُواْۛ سَمَّـٰعُونَ لِلۡكَذِبِ سَمَّـٰعُونَ لِقَوۡمٍ ءَاخَرِينَ لَمۡ يَأۡتُوكَۖ يُحَرِّفُونَ ٱلۡكَلِمَ مِنۢ بَعۡدِ مَوَاضِعِهِۦۖ يَقُولُونَ إِنۡ أُوتِيتُمۡ هَٰذَا فَخُذُوهُ وَإِن لَّمۡ تُؤۡتَوۡهُ فَٱحۡذَرُواْۚ وَمَن يُرِدِ ٱللَّهُ فِتۡنَتَهُۥ فَلَن تَمۡلِكَ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔاۚ أُوْلَـٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَمۡ يُرِدِ ٱللَّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمۡۚ لَهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا خِزۡيࣱۖ وَلَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمࣱ ۝٤١

Ey peygamber, ağızlarıyla "inandık" deyip, kalbleriyle inanmamış olanlardan ve yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri yerlerinden değiştirirler, "eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının" derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azab vardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

يَآ اَيُّهَا الرَّسُولُ – Unvanı risaletle nida, tefhımi şan ve takviyei kalb ile ifayı vazifeye sevk ve لَا يَحْزُنْكَ الَّذٖينَ يُسَارِعُونَ فِى الْكُفْرِ tesellisine husni ihzar içindir. Zira küfre müsaraat edenler seni mahzun etmesin demek zâhiren kâfirleri Peygambere huzün verecek harekâttan nehyolmakla beraber hakıkatte «sen bunlardan mahzun olma» diye Peygamberi nehiydir. Huzün ise ef’ali ıhtiyariyyeden olmadığı için bundan murad, nehiy değil, tesliye ve izalei huzündür. Ve bunda adl-ü hakkı tanımıyanlara karşı tefhimi hak ve icrayı hukm etmenin adeten bâısi huzn olduğuna da işaret vardır. مِنَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ وَمِنَ الَّذٖينَ هَادُوا küfre müsareat edenleri beyandır. Ya’ni bunlar ağızlarile «آمنا» diyen ve fakat kalblerinde iyman olmıyan Münafıklarla Yehudîlerden imiş, huküm, sebebi nüzule ve eşhası ma’dudeye münhasır olmayıb âmm olmak için evsafı mümeyyizleriyle ta’rif olunarak buyuruluyor ki: bunlar:

1- سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ dirler, ya’ni pek ziyade yalan dinleyicilerdir.- Doğru söz bunların zevkına gitmez, onu dinlemekten içleri sıkılır, fakat yalana gelince seve seve dinlerler, memnun olurlar. Yalanlar, romanlar, masallar, propagandalar, eracif, iftira, tezvirat meddahlık bunların pek mahzuz olarak dinledikleri şeylerdir. Ve bu hal onlarda bir meleke olmuştur. Bunun için daima yalancılara mahkûm olurlar. Bundan dolayı: 2- سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَرٖينَ لَمْ يَاْتُوكَ dirler. Ya’ni sana gelmeyen ve geriden geriye iğfalât yapan diğer bir kavmi dinlerler ki asıl küfrün yalanın menbaı bunlardır. Bunlar öyle tezvirat yaparlar ki يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهٖ yerli yerine mevzı’larına konduktan sonra kelimatı hakkı tahrif ederler, vaz’ı aslîsinden çıkarırlar.» -Gûya bunların nazarında kelâm doğruyu anlatmak, hakk-u hakıkati beyan etmek için değil, hakıkati setretmek, aldatmak için vaz’ olunmuştur. Kendileri hep eğri söyledikten başka ma’lûm ve mukarrer olan kelâmları hattâ kelâmı İlâhîyi ve kitabları da tahrif ederler. Baksanızâ recm âyetine ne yaptılar. Bu gelmeyenlerin Felek Yehudîleri olduğu da söylenmiştir. Bu fırka bunların yalnız dahilde perde arkasında tahrikât yapanlarına mahsus olmayıb vaz’ıyeti siyasiyyelerine ve ecnebi telkınatına tâbi’ bulunduklarına dahi işareti muhtevidir. Ya’ni küfre müsareat edenler en ziyade ecnebî telkınatına tâbi’ bulunduklarına dahi işareti muhtevidir. Ya’ni küfre müsareat edenler en ziyade ecnebî telkınâtına kulak verenlerdir.

Böyle perde arkasından tahrifi kelâm ve tezviri meram ederek yalan dinleyicileri tahrik edenler sana ve senin mahkemene gelenlere يَقُولُونَ اِنْ اُوتٖيتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا şöyle huküm verilirse tutun, verilmezse sakın yanaşmayın derler küfre müsaraat ederler وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا ve her kim ki Allah onun fitneye düşmesini murad eder artık sen onun için Allahdan hiç bir şey kurtarmağa malik olamazsın. Binaenaleyh bunlar seni mahzun etmesin. Çünkü اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ bunlar öyle kimselerdir ki Allah bunların kalblerinin tathirini murad etmemiştir.» -Kalblerini bu suretle tab-u hatm etmiştir. Şübhe yok ki Allah bu kalblerin de tathirini murad etse idi bunlar da kabili salah olurlardı, fakt etmemiştir, buna niçin etmemiştir denemez. Zira iradei İlâhiyye mebdeül’ıleldir. (Bu sûrenin başına, kezalik sûrei Bakareye «اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا الخ» bak). Bu her iki kısmın hakkı لَهُمْ فِى الدُّنْيَا خِزْىٌ وَلَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖيمٌ dir. Bunlar:

3- سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ yalan dinleyici, haram yeyicidirler.» - Rişvet alırlar, yalan olduğunu bildikleri bir da’vayı dinler hukm ederler veya ettirmeğe çalışırlar. Hasis bir menfaat için yalanı tervic ederler, tezvir-ü iğfal peşinde koşarlar, rişvet ile bile bile yalancı şahid dinlerler, yalan yere şahidlik ederler, para alır haksızların, yalancıların yalanlarını neşrederler, yalanlar uydurub para çekerler.

SUHT, «س» سحت nin zammı ve «ح» nın sükûnile ve ( دح رجع يع) kıraetlerinde «ح» nın da zammı ile haram mal demektir ki bir şey’in kökünü kazımak ma’nasına sahtten me’huzdur. Haram da bereketi olmadığı ve hânümanlar yıktığı için suht tesmiye edilmiştir. Bir hadîsi şerifte «كُلُّ لَحْمٍ اَنْبَتَهُ السُّحْتُ فَالنَّارُ اَوْلٰى بِهِ= suhtun bitirdiği her ete en lâyık olan şey ateştir.» Diye varid olmuştur. Suht her nevi’ harama şamildir. Maamafih alel’ekser sahibinin gizlemek mecburiyyetini hiss ettiği bir ayb, bir ar olan, hasis ve alçak menfaatlerde isti’mal edilir. Netekim Hazreti Ömer, Osman, Ali, İbni Abbas, Ebi hüreyre ve Mücahidden rivayet olarak suht, «rişvet, mehribegıyy, usbi fahl, semeni hamr, semeni meyte, hulvanı kâhin, ma’sıyete isti’car» dır diye tafsıl olunmuş. Ba’zıları biraz daha tezyid, ba’zıları da tenkıs etmiş. İbni Mes’ud hediyyei şefaati de tasrih eylemiştir.

فَاِنْ جَآؤُكَ İmdi ya Muhammed, bunlar sana hukm için gelirlerse فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْ diler muhakemelerine bak, beyinlerinde, hukm et, münazaayı kes, diler bakma, yüzünü çevir, kendi kendilerine ne halleri varsa görsünler. Ya’ni muhayyersin. وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْئًا Şayed sen onlardan başını çevirirsen sana hiç bir zarar edemezler. وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ Ve şayed hukm edersen beyinlerinde adalet ve ıhtıyat ile hukm et اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ Allah adalet yapanları elbette sever.» -Ata, Nehaî, Şa’bî, Katade, İbni cerir, Esamm, Ebû müslim, Ebû sevr demişlerdirki hukkâmı müslimîn için de bu hukmi tahyir bâkıdir, diler hukm ederler, diler i’raz eder. Lâkin İbni Abbas, Mücahid, İkrime, Hasen, Atai hurasanî, Ömer ibni Abdül’azîz ve Zührî «bu hukmi tahyir gelecek olan «وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ» emrile mensuhtur. Binaenaleyh müracaat ettikleri zaman bunları kendi hâkimlerine reddetmek caiz değildir» demişlerdir. Halbuki bir iki nokta da daha nesh sözü geçmiş idi. Meşayihi Hanefiyy dahi red, caiz olmadığına kail olmuşlardır. Ba’zı ulema da tahyirin muahidlere mahsus olduğuna kaildirler. Bu cümleden imamı Şafiî ehli zimmet muhakemeye talib oldukları zaman müsliman hakimlerine huküm vacıbdır, fakat müslimanlarla bir müddete kadar muahede akdetmiş olan muahidler beyninde huküm vacıb değil, muhayyerdir demiştir. Tahyir hukmü bir tarafın müracaatı, vucub hukmü de tarafeynin birrıza müracaatları haline haml edilirse nesha hacet kalmaksızın tevfik-u te’lif mümkin görünür. Şimdi bunların hakeme müracaatleri fikri haktan ve hüsni niyyetten neşet etmeyüb mahza havalarına bir çare aramak maksadıyle olduğunu beyan için buyuruluyor ki: