AyetSûreler

Hicr Sûresi 28. Âyet

Mekke · Cüz 14 · Sayfa 263

وَإِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَـٰٓئِكَةِ إِنِّي خَٰلِقُۢ بَشَرࣰا مِّن صَلۡصَٰلࣲ مِّنۡ حَمَإࣲ مَّسۡنُونࣲ ۝٢٨

Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 26–27. âyetleri birlikte ele alır.

26. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ Kasem olsun ki biz insanı bir salsâlden, bir hamei mesnundan halkettik - ya’ni insan nev’ıni ilk ibtida biz, tım tıkır kuru bir çiğ çamurdan, tağyir ve tahvil ile sureti mahsusada yoluna konmuş kokar bir balçıktan yarattık.

SALSÂL, ses verir ya’ni vurulduğu zaman tıngırdar, kuru pişmemiş çiğ çamur «طِينٌ يَابِسٌ غَيْرُ مَطْبُوخٍ يُصَلْصِلُ» dir ki pişmiş olursa tuğla, kiremit gibi fahhar olur. Netekim sûrei «Rahman» da «مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ» buyurmuştur.

HAME, uzun müddet su ile yumuşayıp tagayyür etmiş cıvık kokar çamur ya’ni balçık demektir. Ki müfredi

«هَمْزَة» vezninde «حَمْأة» dir.

MESNUN, bunun tefsirinde müfessirîn, bir kaç kavil nakletmektedirler:

1 - İbni Sikkît demiştir ki Ebû Amri dinledim «Mesnun, mütegayyir demektir.» Diyordu. Bunun beyanında Ebül’heysem de demiştir ki «سَنَّ الْمَاءُ فَهُوَ مَسْنُونُ» denilir ki «تَغَيَّرَ» demektir. Ve buna delil «لَمْ يَتَسَنَّهْ» dir ki «لَمْ يَتَغَيَّرَ» demektir. Zeccac da demiştir ki bu lâfız «اِنَّهُ مَوْضُوعُ عَلَى سَنَنِ الطَّرِيقِ» dan seneni tarika ya’ni yol güzergâhına konulmuş olmaktan me’huz dur. Çünkü böyle olan her hangi bir şey, tegayyür eder. 2 - Denilmiş ki mesnun, mahkûk ya’ni sürtülmüş, kazınmış veya bilenmiş demektir ki taşı taşa sürttükleri zaman «سَنَنْتَ الْحَجَرَ عَلَى الْحَجَرِ» ta’birinden me’huzdur. Netekim bileğiye «مِسَنُّ» ve sürtülürken ikisinin arasından çıkan kazıntıya «سَنَنٌ» denilir ve bu kokar da. Binaenaleyh tegayyür ve intan bunun da lâzımıdır.

3 - Ebû Ubeyde demiştir ki «Mesnun» masbub ya’ni dökülmüş demektir. «سَنَّ الْمَاءَ عَلَى وَجْهِهِ سَنًّا» denilir.

4 - Sibeveyh demiştir ki «mesnun» bir suret ve misal üzere musavver demektir. Yüzün bir sureti mahsusası demek olan «سُنَّةُ الْوَجْهِ» den me’hurdur. Ve her hangi bir şey’in sünneti ta’biri de bundan me’huzdur ki mev’zuun aleyhi olan misali demektir. الخ Bu surette «حَمَأٍ مَسْنُونٍ» insan sureti nev’ıyyesi için sünnet olan bir sureti mahsusaya ifrağ edilmiş bir balçık demek olur. Sonra «مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ» terkibinde de iki vecih, vardır. Birisi «صَلْصَالٍ» e sıfat olmasıdır ki «bir sureti mahsusada tasvir edilmiş, ta’biri âharle kalıba dökülmüş bir balçıktan mütehassıl bir salsâlden» demek olur. Ebül’baka ve Zemahşerî bunu tercih etmişler ise de müfid değildir. Zira kuru çamuru yaşından husule geldiğini anlatmak lüzumsuz olduğu gibi insan hamırının salsal halinde iken insan suretinde bulunduğu da umumiyetle müsellemi değildir. İkincisi bedel olmasıdır ki salsalden bir hamei mesnundan demek olur. Ebû Hayyanın zikrettiği veçhile çoğu, bedel olmasını tercih eylemiştir. Biz de bunda ısrar etmek isteriz.

Evvelâ salsâl, sonra da ondan bir sureti mahsusaya ifrag olunup insan mayasını teşkil etmiş olan hamei mesnun yapılmış ve insan ondan halk-u tesviye edilmiş demek olur. Ve şu halde salsal, su ile ıhtilât ettikten sonra süzülüp kuru çamur haline gelmiş bulunan, Arzın rütubetten halî olan tamtakır halini irae eder ki tabiat i’tibarile bunda hayat tasavvur olunamaz. Ve bunun bilhassa «salsâl» ta’birile ifadesi, insanın Arzdan bir eseri tabiat olarak zuhuru mümkin olamıyacağını kemali vuzuh ile anlatmak içindir. Öyle ya tam takır bir kuru çamurun tabiati, hayata ne kadar zıddır. Tabiate kalsa bunda insan veya hayvan şöyle dursun bir ot bitmek imkânı bile yoktur. Fakat şu muhukkak ki bundan insan yaradılmıştır. Bu ise doğrudan doğru Allah tealânın sun’ı kudretine, ılm-ü hıkmetine delili bahirdir. Tabiat, kendine bırakılınca hiç değişmemesi ıktıza ederken Allah tealâ onu yumşatıp tagyir ederek bir balçık haline tahvil etmiş ve o balçığa sun’-u Hikmetile öyle bir sünnet vermiştir ki bununla hılkati insan için mesnun olan ya’ni sünneti ilâhiyye cereyan etmekte bulunan maya husule gelmiştir. Binaenaleyh diyebiliriz ki « hamei mesnun » insan tohumu olan nutfedir. Filvaki’ nutfe her ma’nâsıyle mesnun ya’ni hem mütegayyir, hem mahkûk, hem masbub, hem de bir sünnet üzere musavver bir balçıktır. Bu mesnun balçığa «طٖينٍ لَازِبٍ» yapışkan bir çamur», «سُلَالَةٍ مِنْ مَآءٍ مَهٖينٍ» sülâle olmuş hakır bir su», «nutfei emşac» demek de sahihtir. Bu mefhum, nev’i insanın bütün efradında sadıktır. Ancak insanın ilk ferdi olan Âdem, ilk insan olduğu gibi onun yaradıldığı o mesnun balçık da ilk evvel onda sünnet olmuş ilk tuhumdur. Hasılı Âdem, dahi ilk olarak nutfe mahiyyetini almış bir balçıktan yaradılmıştır. «خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ» Onun hakkında da sadıktır. Şu kadar ki o nutfe, bir insan ile mesbuk değildir. Onun ıstıfası evlâdı gibi bir insan bedeninde vaki’ olmamıştır. Bununla beraber elhâlete hâzihi bütün insanlarda onun gibi salsâlden bir hamei mesnundan halkedilmektedir. Şu fark ile ki bu hamei mesnun, insanın tegaddi ettiği nebatat ve hayvanat bünyelerinden geçerek yine bir insan bünyesinde ıstıfasını bulmaktadır. İşte insan denilen mahlûk, esas i’tibarile hakır bir şeydir. Allah tealânın ılm-ü hıkmetini, sun’ı kudretini anlamalı ki şu kuru topraktan öyle mesnun bir balçık yapmış ve o kokar balçıktan insan yaratmaktadır.

27. وَالْجَآنَّ Cannı de - Cinn cinsini teşkil eden gizli mahlûku da خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِالسَّمُومِ ondan evvel nari semumdan ya’ni şiddetli sam ateşinden halketmiştik.

SEMUM lügatte ateş alevi gibi esen sıcak rüzgâra ıtlak edilir ki sam yeli ta’bir olunur. Ve harur dahi

denilir. İbni Cerîrin beyanına göre ba’zı ehli Arabiyye harurı gündüz esene tahsıs etmiştir. Bir hadîsi şerifte de semumun bir Cehennem yalını «lefhi Cehennem» olduğu haber verilmiştir.

SAMM, semm maddesinden faıl, semum de onun mübaleğası feul sıgasıdır. Sem, zehir, bir de

«semmülhıyat» gibi ince delik ma’nâsına gelir. Netekim bedendeki terin çıktığı ve havanın nüfuz ettiği gizli deliklere «mesemme», cemınde «mesâmm veya mesammât» ve cem’ulcem’inde «mesâmmat» denilir. Binaenaleyh sâmm ve semum, mesâmmate nüfuz edici veyahud zehirleyici mefhumlarını ifade eder. Ve o rüzgârın bu nam ile tesmiyesi de bu haysiyyetlerden birisini veya her ikisini mülâhaza i’tibariledir. Cânnın narı semumdan halkedilmiş olması, Cin ve Şeytanın insana gizli mesammatından hulûl edecek, zehirleyecek, yakacak bir mahiyette olduğunu iş’ar eder. İbni Abbastan merviydir ki «şu bildiğimiz semum, cânnın çıktığı semumun yetmiş cüz’ünden bir cüz’üdür» demiş. Demek insan yaradılmazdan evvel, cânnın halkedildiği sırada Arz çok dehşetli ateşler saçıyormuş. Şimdi düşün o vaktı ki: ٢٨ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖى خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍمَسْنُونٍ ٢٩ فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ ٣ فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ ٣١ اِلَّآ اِبْلٖيسَ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ٣٢ قَالَ يَآاِبْلٖيسُ مَالَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ٣٣ قَالَ لَمْ اَكُنْ لَِاسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍمَسْنُونٍ ٣٤ قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجٖيمٌ ٣٥ وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّٖينِ ٣٦ قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنٖىٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ٣٧ قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرٖينَ ٣٨ اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ٣٩ قَالَ رَبِّ بِمَآ اَغْوَيْتَنٖى لَُازَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَلَُاغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖينَ ٤ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ ٤١ قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَىَّ مُسْتَقٖيمٌ ٤٢ اِنَّ عِبَادٖى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوٖينَ ٤٣ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعٖينَ ٤٤ لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ ٤٥ اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ٤٦ اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنٖينَ ٤٧ وَنَزَعْنَا مَا فٖى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ ٤٨ لَا يَمَسُّهُمْ فٖيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجٖينَ

Meali Şerifi