AyetSûreler

Haşr Sûresi 22. Âyet

Medine · Cüz 28 · Sayfa 548

Görünen ve Görünmeyen

هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ عَٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِۖ هُوَ ٱلرَّحۡمَٰنُ ٱلرَّحِيمُ ۝٢٢

O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyen bağışlayandır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Anlamı

O, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Görülmeyeni de görüleni de bilir. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

Bir nükte

Elmalılı iki tür ‘gayb’dan söz eder: Hiçbir yaratılmışın bilemediği mutlak gayb ve yalnızca bazılarına gizli kalan göreceli gayb. Âyetteki gayb mutlaktır. Bilinmeyenin tamamını bilen, bilineni elbette bilir.

Düşün

Senden gizli kalan şeyleri O’nun bildiğini düşünmek sana ne hissettiriyor?

Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.

Elmalılı Tefsiri

هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى o öyle bir Allahdır ki - bütün kemal sıfatlarını cami’ vacibülvücud ve ülûhiyyet kendinin hakkı olan bir zati ecell-ü a’lâdır ki: لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ondan başka ilâh ya’ni tapılacak tanrı yoktur. - Bütün esmai ilâhiyyenin cami’ı, ismi zat olan Allah ismi celâli hakkında Fatihanın başında besmelenin tefsirinde geçen iyzahata bak. O Allah عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ gaybın da âlimi şehadetin de - gayb iki ma’nada kullanılır ki birisine gaybi mutlak, birisine de gaybi izafî denilir. Gaybi mutlak: Hiç bir mahlûkun ne ihsâsı ne ılmi te’allûk etmiyendir. Gaybi izafî: Muayyen bir mahlûkun ılmi te’allûk etmiyendir ki ona nisbetle gayb demektir. Burada mütebadir olan ise gaybi mutlaktır. Çünkü ahde karîne yoktur. «ال» istiğrak içindir. Medih makamı bunu ıktıza ettiği gibi diğer âyetlerde musarrah olan «عَلَّامُ الْغُيُوبِ» ismi de buna delildir. Şu halde gerek vacib ve gerek mümkin mevcud veya ma’dum ve gerekse mümteni’ her gaybe şamil olur. Ragıb der ki: şuhud ve şehadet, gerek basar ve gerek basîret ile olsun müşahede ile beraber huzurdur. Ba’zan da yalnız huzur ı’tibar edilir. Lâkin mücerred huzura şuhudi evlâ, maalmüşahede huzura da şehadeti evlâdır denir. اه. Şu halde âyetteki şehadetten murad mahlûkun basar veya basîret ile müşahede edebileceği âlem demektir. Şübhe yok ki gaybı bilenin şehadeti bileceği evleviyyette kalır. Bununla beraber «لَا يُغَادِرُ صَغٖيرَةً وَلَا كَبٖيرَةً اِلَّآ اَحْصٰيهَا» kabîlinden ıhsa tamamiyle tasrıh olunmak için ikisi de zikr edilmiştir.

هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ o hem rahmândır hem rahîm - bu iki sıfata dair Fatihanın başında besmelenin tefsirinde iyzahat geçmişti bak. Bunu şöyle hulâsa edebiliriz: bu iki sıfat iki nevi’ rahmete delâlet eder. Birisi rahmeti rahmaniyye, birisi de rahmeti rahîmiyyedir. Rahmeti rahmaniyye hiç bir nevi’ kesb ile meşrut ve mesbuk olmıyarak ibtidaen bahşolunan rahmeti ilâhiyyedir ki mü’mine de kâfire de, çalışana da çalışmıyana da şamil olur. Meselâ ibtidaen vücud, bu rahmetin eseridir. Netekim rahimdeki cenînler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir. Yine bu rahmet ile Allah tealâ kâfirlere dahi Dünyada rızık, akıl vesaire gibi ni’metler verir. Rahmeti rahîmiyye ise kesb ile meşrut olan ve rahmeti rahmaniyyeyi hüsni istı’mal ederek çalışanlara verilen rahmettir ki ednası kesbin istihkakından aşağı olmaz. Mahzı fazl olan a’lâsının ise hadd-ü payanı bulunmaz. Ve işte dinin, takvanın, kesb-ü mücahedenin ehemmiyyeti bu haysiyyetledir. Bunun içindir ki «رَحْمَانُ الدُّنْيَا وَ رَحِيمُ اْلٰاخِرَةِ» denilmiştir. Demek ki rahîm sıfatı iyman ile iymansızı, iyi ile kötüyü, korunanlarla korunmıyanları ayırd ederek iyileri âkıbet ecr-ü mükâfat ile murada irdirmek ma’nasını ifade ettiği için ona mukabil rahmeti rahmaniyyeyi sui isti’mal etmiş kötülerin de mahrumiyyet ve mücazat ile mes’uliyyetlerini tezammun eder ki bu mazmun bundan sonraki âyette ta’dad olunan evsaf ile iyzah edilmiş olacaktır. Şayanı dikkattir ki Allah tealânın azamet-ü kudretini beyan ile haşyetullahın lüzumunu isbat siyakında varid olan bu âyetler mehafetten evvel mahabbet ve ümmid hislerini uyandıracak olan bu rahmet âyetiyle başlamıştır. Ancak ılim rahmete, vahdaniyyet de ılme takdim olunmuştur. Çünkü rahmeti rahimiyyenin gizli ve âşikâr hiç bir ecri zayi etmiyecek vechile tamamiyle hüsni cereyanı ılim sıfatının ekmeliyyetine mütevakkıf olduğundan sıfâtı zatiyyei sübutiyyeden ılim, sıfatının kemalini gösteren «عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ» vasfı, sıfâtı fı’liyyeden rahmet sıfatlarını nâtık olan, errahmân, errahîm vasıflarından evvel zikredilmiş, ılim sıfatının bunları te’min edecek vechile kemali ise her türlü hukmünde şerîk ve müzahimden vareste olarak zat ve sıfât ve ef’alde tevhide mütevakkıf bulunduğu için sıfâtı zatiyyei selbiyyeden olan vahdaniyyet sıfatı da ona takdim olunmuş, sıfâtı selbiyye ve sübutiyye ve fı’liyyenin mercii olan vücudi zat de «Allah» ismi celâli ile hepsinden mukaddem zikrolunmuştur. Yukarılarda da geçtiği üzere haşyet, mutlak ürküntüden ıbaret olan bir korku değil, mahabbet ve ta’zîm ile müterafık olan saygılı bir korku demek olduğu cihetle evvelâ rahmeti ilâhiyyenin «سَبَقَتْ رَحْمَتِى عَلٰى غَضَبِى» hadîsi kudsîsi mucebince gadabı ilâhîye sabık olduğunu iş’ar eden bu âyet ile ibtida haşyetin birinci rüknü olan ta’zim ve saygı hissi uyandırılmak üzere şevk-u ümmid ile mahabbet tehyic olunduktan sonra ikinci rüknü olan ve rahmeti rahîmiyye zımnında mündemic bulunan mes’uliyyet ve mehafet hisleri de yine ayni ümmid ve şevk mebadisiyle müterafık olarak telkın ve tehyic olunmak üzere buyuruluyor ki: