Haşr Sûresi 23. Âyet
Medine · Cüz 28 · Sayfa 548
Güzel İsimler
هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡقُدُّوسُ ٱلسَّلَٰمُ ٱلۡمُؤۡمِنُ ٱلۡمُهَيۡمِنُ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡجَبَّارُ ٱلۡمُتَكَبِّرُۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٢٣
O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Anlamı
O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur. O Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah ortak koşulan her şeyden münezzehtir.
Bir nükte
Elmalılı bazı isimleri şöyle açıklar: Selâm, her selametin kaynağıdır; kendisi her kusurdan uzaktır ve selamet arayanları selamete erdirir. Mü’min, şüpheleri gideren, korkana güven verendir. Müheymin ise her şeyi görüp gözeten, koruyandır.
Düşün
Bu isimlerden birini seç ve gün içinde onu düşün.
Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.
Elmalılı Tefsiri
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ – Her şeyden evvel zati hakka ve emri tevhide kemaliyle ihtimam ve ı’tinayı ibraz için tekrar ile te’kid olunmuştur. Evet haşyetten dağların bile çatlıyarak baş eyeceği o Allah öyle bir Allahdırki hakikatte ondan başka ibadet edilecek ma’bud yoktur. اَلْمَلِكُ mülkün sahibi - bütün eşyanın mülk-ü melekûtü onun, bütün mevcudat üzerinde emr-ü nehiy, tedbir-ü tesarruf, azl-ü nasıb, ı’zaz-ü izlâl, mükâfat ve mücazat ile zâhirde ve batında huküm, kuvvet-ü kudret kendisinin olan yegâne hukümdar o. «تَبَارَكَ الَّذٖى بِيَدِهِ الْمُلْكُ» Öyle melikki الْقُدُّوسُ Kuddus-gayet mukaddes, her şaibeden münezzeh, her vasfında ekmel, tahdid-ü tasvire sığmaz, hiç bir leke kabul etmez, tertemiz, pampak, öyleki السَّلَامُ selâm - her selâmetin menba’ ve masdarı: kendisi ayıbdan, kusurdan, eksiklikten, fena ve zevalden, hasılı her muhataradan salim olduğu gibi selâmet umulan, selâmet arayanları sâlâmete irdirecek olan da o. الْمُؤْمِنُ Mü’min - iyman veya emniyyet ve eman verici, şekleri, tereddüdleri kaldıran, dehalet edenlere iyman, korkudakilere emniyyet veren ve verecek olan da o الْمُهَيْمِنُ müheymin - görüb gözeten, her şey’e şâhid ve hafîz, nigehban da o. İşbu «müheymin» gelmesi hakkında sûrei Mâide de geçen «وَاَنْزَلْنَآ اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ» âyetinin tefsirine bak. الْعَزٖيزُ azîz - ya’ni gayet ızzetli, onurlu şanlıdır. Hiç bir vechile mağlûb edilmez, her işinde galibdir. Yâhud misli yok, gayet yüksektir. «وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ» dir. Yâhud dilediğini yapar fa’alün limâyürîddir. Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, ısyan, küfran gibi fenalıkları sevmez الْجَبَّارُ cebbar-yukarılarda da geçtiği üzere cebirden mübaleğalı ismi fâılidir. Ya’ni çok cebredici demek olan işbu cebbar vasfında başlıca iki ma’na vardır: birincisi, cebir esasen kırığı yerine getirip sıkı sarmak, eksiği ıslah edip tamamlamak demektir. Netekim «cebri mafat etti» denilirki zayi’ olanı yerine getirdi, telâfî eyledi demek olur. Bu ma’nadan cebbar ismi halkın eksikliklerini tamamlıyan, ihtiyaclarını tesviye eden, işlerini düzelten, bu babda ıktıza eden ameliyyatı gereği gibi yapmakta çok ıktıdarlı olan hakîm ma’nasını ifade eder. Müfessirînin bir çoğu Allah tealâya cebbar ıtlakı bu ma’nadan olduğunu söylemişlerdir. Allah tealâ derdlere derman veren, kırılanları unaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten zati ecell-ü a’lâ. İkincisi, cebir, icbar etmek, ya’ni dilediğini zorla yaptırmak ma’nasına da gelir. Bu ma’nadan cebbar, zorlu demek olur. Allah tealâya ıtlakı kahhar ismi celîli gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmağa kadir olan, hukm-ü nüfuzuna karşı gelinmek ihtimali bulunmıyan ceberut sahibi demektir. Maamafih bundan cebriyyenin dediği gibi kullara hiç irade vermez, her emrini cebrile yürütür, insanlarda ef’ali ıhtiyariyye yoktur ma’nasını da çıkarmamalıdır. Çünkü teşriî olan emirlerini kulların iradei cüz’iyyesiyle meşrut kılmış olduğu da «اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ» gibi bir çok nusus ile müsbettir. Ancak bundan şu ma’nayı anlamalıdırki Allah tealâ insanlara bir çok fiıllerde irade vermiş, hür yaratmış olmakla beraber bütün iradelerini infaza mecbur değildir. Dilerse dilediği anda iradelerini selbeder. Netekim bir hadîsi şerîfte «اِذَآ اَرَادَ اللّٰهُ اِنْفَاذَ قَضَائِهِ وَ قَدَرِهِ سَلَبَ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُولَهُمْ حَتَّى يَنْفِذَ فِيهِمْ قَضَاءَهُ وَ قَدَرَهُ فَاِذَا مَضَى اَمْرُهُ رَدَّ اِلَيْهِمْ عُقُولَهُمْ وَ وَقَعَتِ النَّدَامَةُ» Allah tealâ kaza ve kaderinin infazını murad ettiği vakıt akıl sahiblerinin akıllarını selbediverir ki kazası ve kaderi onlarda yer bulsun, emri yerini bulunca akıllarını geri verir ve pişmanlık olur» buyurulmuştur. Dilerse onların akıl ve iradelerini selbetmemekle beraber isteklerinin hilâfına olarak kendi huküm ve iradesini kahr-u zor ile üzerlerinde infaz ve icra eder. Netekim Allahdan korkmıyan emirlerine karşı gelmek istiyen âsıyler, azâba ve ıkaba yanaşmak istemedikleri halde vaktı gelince cezalarını çekmeğe mecbur olurlar. Hasılı Allah tealânın mutlak ve müneccez olan iradesi tahtinde makhur ve mecbur olmıyacak hiç bir şey tasavvur olunmaz «وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ» dur.
Cebbar ismi celîlinde bu iki ma’nadan başka bir vecih daha beyan etmişlerdir. İbni Enbarî demiştir ki Allahın sıfatında cebbar, kendisine irişilemez, el uzatılamaz «اَلَّذِى لَا يَنَالُ» demektir. Netekim el yetişmiyen gayet yüksek hurma ağacına «جَبَّارَةِ» denilir. Bir de İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğu üzere elcebbar, meliki azîm, ya’ni çok büyük azametli padişah ma’nasına dahi gelir. Vahidî der ki: İşte şu zikrolunan ma’nalar Allah tealânın cebbar sıfatı hakkındadır. Halkın sıfatı olarak kullanılan cebbarın da başkaca bir kaç ma’nası vardır. Birisi; musallat demektir ki «وَمَآ اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ» kavlinde bu ma’nayadır. İkincisi, iri cisimli demektir ki «اِنَّ فٖيهَا قَوْمًا جَبَّارٖينَ» kavlinde bu ma’nayadır. Üçüncüsü, Allaha ıbadet etmez, mütemerrid demektir ki «وَلَمْ يَجْعَلْنٖى جَبَّارًا» kavlinde bu ma’nayadır. Dördüncüsü, çok insan katleden kattal demektir «وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارٖينَ» kavliyle «اِنْ تُرٖيدُ اِلَّآ اَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِى الْاَرْضِ» kavlinde de bu ma’nayadır اه. الْمُتَكَبِّرُ mütekebbir - çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösterir, büyüklük, ululuk, kibriya, azamet kendisine mahsustur, kendisinin hakkıdır. Kibirlenmek, tekebbür etmek mahlûkun hakkı değildir, onun için mütekebbir sıfatı halk hakkında mezmumdur. Zira mütekebbir, kendisinde kibir izhar eden, büyüklenen demektir. Halbuki mahlûkta haddi zatinde büyüklük ululuk yoktur, bil’akis hakaret, zillet, meskenet, ıhtiyac vardır, hattâ zaman olur bir sinek bir mikrob bir Nümrudun işini bitirmeğe kâfi gelir. Böyle bir çok acz-ü ihtiyacdan kendilerini kurtaramıyan fânîlerin ise büyüklük, ululuk taslamağa kalkışmaları cehaletten ve yalancılıktan başka bir şey olmaz. Onun için mahlûkta tekebbür, tefe’ul babının tekellüf binasından olarak mezmum bir nekısadır. Fakat Hak tealâ zatında, sıfatında, ef’alinde büyüklüğün, ulviyyetin, kudsiyyetin her nev’ini câmi’dir. Onun bu ulüvv-ü kibriyasını izhar etmesi hem hiç bir şirket kabul etmiyen hakkı, hem de kendisinin, şanı celâl ve cemalini kullarına tanıtmak ve onları ma’rifet ve huşu’ ile salâh ve se’adete irşad etmek gibi pek büyük lûtuf ve ınayeti ibraz ettiği için gayet memduh bir sıfatı kemaldır. Onun hakkında tekebbür, tefe’ulün tekellüf binasından değil,bizatihi kuvvet ve istihkakını ve vahdaniyyetini ifade eden ziyadei ma’na içindir. Bundan dolayı bu sıfatlarla tavsıf olunduktan sonra onun mahlûklardan hiçbirine benzemediğini, müşriklerin tehayyül etmek istedikleri şirk şaibelerinden, münezzeh olduğunu sarahatle bir daha anlatmak için buyuruluyor ki سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ tenzih o Allah sübhâne onların koştukları şirkten - ya’ni mahlûklardan bir takımları, tekebbür ederek, cebbarlık yapmak istiyerek yâhud öyle yapmak istiyenlere perestiş eyliyerek Allah tealânın bu zikrolunan sıfatlarına şirk koşuyorlar. Halbuki Allah öyle şirklerden münezzehtir. Onlar Allahdan uzak, çok uzaktır. Onun ceberutu,, tekebbürü onlarınkine benzemez. Çünkü onlar kendi nefislerinde mahlûk ve haddi zatinde noksandırlar. Tekebbürleri de zatî olan noksanlarına bir yalancılık ilâve etmekten ıbaret kalır. Allah tealâ ise bütün büyüklüklerin bütün kuvvetlerin, ızzetlerin sahibidir. Onun tekebbürü kemal üstüne kemaldir. Onun için Allah tealâ o büyüklüğüne hiç bir gubar kondurmaz. Ezelî ve zatî olan nezahet ve kudsiyyetiyle onu herbir şirk şaibelerinden tenzîh eder. O öyle subhan öyle subh-u kuddustur. Çünkü