AyetSûreler

Cin Sûresi 10. Âyet

Mekke · Cüz 29 · Sayfa 572

وَأَنَّا لَا نَدۡرِيٓ أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ أَرَادَ بِهِمۡ رَبُّهُمۡ رَشَدࣰا ۝١٠

Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–19. âyetleri birlikte ele alır.

1. نَفَرٌ – Biz bir tek kişiye de nefer deriz, Arabca da ise meşhuru üçten ona kadardır. Âlûsînin beyanına göre fasîhte ondan yukarıya ıtlak olunur. Erlere hattâ İnse de mahsus değildir. Çünkü burada cinne de ıtlak olunmuştur. Mücmelde demiştir ki: Reht ve nefer, kırka kadar kullanılır, aralarında fark: reht, bir Ataya raci’ olurlar, neferde ise öyle değil, nefer, kavme de ıtlak olunur ki «وَاَعَزُّ نَفَرًا» kavli celîli bundandır. İmamı Kirmanî de neferin urfi lügatte diğer bir ma’nası vardır: Recül (er) demiş ve bir hadîsi sahîhin bu ma’na ile tefsir olunduğunu söylemiştir. Demek ki bizde nefer bu ma’nadan gelmiştir. اَنَّهُ اسْتَمَعَ – Bu «ان» kıraetlerin hepsinde bil’ittifak üstün okunur. Çünkü cümle «اوحى» nin naibi fa’ili mevkıindedir. Buna ma’tuf olanlar böyle feth ile okunmak lâzım gelir. Zamir, şandır. فَقَالُوٓا اِنَّا – Bu «انا» mekuli kavl olduğundan bütün kıraetlerde esre okunur. Buna ma’tuf olanlar da meksûr okunmak lâzım gelir. 2. الرُّشْدِ – hak ve savab 3. وَاَنَّهُ – bu sûrede bu ve maba’dindeki «ان» lerin atfı, mühim mes’eledir. Kıraetlerin ba’zısında üstün ba’zısında esre okunmuştur. Ba’zılarında esre ba’zılarında fetha okuyanlar da vardır. Esre okunan kıraetlerde «اِنَّا سَمِعْنَا» üzerine ma’tuf olduğu açıktır. Şöyle söylediler, şöyle söylediler demektir. Fetih ile okunmasında ise ki - bizim hafs kıraetinde ve mushaflarımızda böyledir - bunda incelikler vardır. Ba’zısı «اٰمَنَّا بِهٖ» deki «به» nin mahalline veya «بِاَنَّهُ» takdiriyle «به» zamirine ma’tuf. Olup «dinledik de ona ve şu hakîkatlere iyman ettik» demek olur. Bu suretle bunlar da Cinlerin kelâmı cümlesine dahil bulunur. Arada ve sonunda ba’zıları da «اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ» daki «اَنَّهُ» üzerine ma’tuf olur ki onlar Cinnin kelâmından hikâye olmayıp doğrudan doğru tarafı ilâhîden vahyolunan kelâmlar cümlesinden olarak mülâhaza edilmek lâzım gelir. Netekim «وَاَنْ لَوِاسْتَقَامُوا وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ» böyle doğrudan doğru vahy olduğu için kıraetlerin hepsinde feth ile okunmuştur. Arada «وَاَنَّا ظَنَنَّآ وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا» sonra «وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ» iki veche muhtemildir. Biz bunları mealde doğrusu ve hâkikat ve filhakika ta’birleriyle göstermeğe çalıştık ve bütün bunlar da rüşdün ma’kul ve doğru yolun bir iyzahı vardır.- 3. تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا

CEDD, sahib Kamusun Besairde beyanına göre bu maddenin aslı düz erazîyi baştan başa kat’ edip

geçmek ma’nasınadır. Sa’y-ü cehde ve elbiseyi kesib biçmekle lâzımı olan yeniliğe ve gece gündüz kat’ı mesafe zımnında mu’în olan feyzı ilâhî; baht, gına, nasîb şan ü azemet ma’nalarına ve bu münasebetle büyük babaya ıtlakı ondan müteferri’dir اه. Bu vechile ced eyî baht, kadr-ü haysiyyet, nasîb ü kısmet ma’nalarına geldiğinden böyle bahtiyar kimselere ashabülcedd, zevülcedd veya mecdud denildiği gibi ululuk ve azemet ma’nasiyle de «جَدَّ فِى عُيُونِ النَّاسِ جِدًا» herkesin gözünde büyüdükçe büyüdü denilir, ve cimin zammiyle «جد» azim demek olur. «لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ» olan Allah tealâya izafetle cedd, onun bütün kâinatı kat’etmiş olan ezelî şan-ü azemeti, gınayi zatîsi, bir de umumiyyetle kâinata ve hususiyyetle dilediklerine olan yüksek feyz-u ınayeti ma’nalariyle tefsir olunurki burada birincisi olmak zâhirdir. - 4. سَفٖيهُنَا İblis, veya cins ma’nasiyle Cinnin mütemerridleri diye ma’na verilmiştir. - شَطَطًا

ŞETAT, hadden aşırı, haktan rüşdden uzak, saçma, ki o, sefîhin Allâha eş ve veled isnad etmesidir. 5.

وَاَنَّا ظَنَنَّآ ilh - o sefîhlerinin saçmasına bu vakta kadar ne sebeble aldanmış olduklarını beyandır. 6. وَاَنَّهُ – Bunun «اَنَّهُ اسْتَمَعَ» ye ma’tuf olması melhuzdur. Burada Cinlerin öyle yalan ve saçmalara cür’et etmelerinin vechi ve İnse tesallut edebilmelerinin sebebi anlatılmış oluyorki şudur: - كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ İnsten bir takım rical, Cinden bir takım ricale sığınıyorlardı - böyle sığınma duâlarına, ta’vîzât ve efsûn namı verilir.

Demişlerdirki: «bir adam tenha bir vadîde yatmak veya konmak geçmek istediği ve nefsine bir tehlükeden korktuğu zaman yüksek sesle «ey bu vadînin azîzi! Ben senin itaatinde bulanan süfehadan sana sığınıyorum» der ve bu suretle o vadîdeki cinnînin kendisini himaye edeceğini i’tikad ederdi, şübhe yokki bu i’tikaddaki kimseler başı sıkıldıkça veya her hangi bir maksada irmek istedikçe işi, evvelâ Cinne sığınmak olur. Ebu hayyanın zikrettiği vechile Mukatil demiştirki: Arabda Cinne Te’avvüz, Yemende bir kavımdan başladı, sonra Benî hanîfeye geçti sonra Arabda şayi’ oldu اه. Burada Cinn hakkında rical ta’birinin kullanılması şayanı dikkattir. Ba’zıları demiştirki: Cinlere rical ıtlak olunmaz, bu âyette ricalin ikisindende murad ins ricali olarak ma’na şu olmak lâzım gelir. İnsten bir takım rical, Cinnin şerrinden bir takım İns ricaline sığınıyorlardı, meselâ bu vadînin Cinninden Hüzeyfeye sığınıyorum» diyorlardı, buna göre «مِنَ الْجِنِّ مِنَ الْاِنْسِ» gibi beyaniyye olarak ricalin sıfatı değil, ibtidaiyye olarak «يَعُوذُونَ» ye müteallık mef’ulibih gayri sarihtir. Bu sığınış ise ölmüş veya diri bir adamın ismine ve ruhaniyyetine veya kâhinlere müraceat gibi fi’len kendisine müraceat suretiyle de olabilir. Bu ma’nada güzel bir ma’nadır. Bu surette cinnin erkekliğine dişiliğine delâlet eyler bir cihet yoktur. Lâkin cumhur «من» lerin ikisininde beyaniyye olmasını zâhir görerek bu ayetin zâhiri cinlerin erkekleri ve dişileri bulunduğuna ve onların erkeklerine de rical ta’bir olunduğuna delâlet eyler demişlerdir. Şu halde hiç bir hayvanın erkeğine recül denilmediği düşünülürse burada İns mukabili Cinlerin başka bir hayvan olmayıp insanların içinde gizli mahlûklar olmaları iktiza edeceğini tefekkür etmek lâzım gelir. Bunun için biz, Cinn hakkında rical ta’birini hakikatleri i’tibariyle değil temessülleri i’tibariyle olmasına hamletmek istiyoruz. Hasılı İnsten bir takım rical, Cinden bir takım ricale her ne suretle olursa olsun sığınıyorlardı فَزَادُوهُمْ رَهَقًا da o sığınan İns ricali Cinlerin kibr-ü tuğyanlarını artırıyorlardı.-

REHAK, asıl ma’nasında gaşy etmek, sarıp bürümek demek olduğu gibi bir adamın arkasından yaklaşıb

çatmak ma’nasına ve sefahet, ya’ni hafiflik ve hamakat ma’nasına, ve şerr-ü şur, zulm-ü vefa irtikâb etmek ve muharremat ve menhiyyata dalıp hep onunla uğraşmak ma’nalarına geldiğinden burada müfessirîn; ism, cür’et ve tuğyan, sefahet, şirret, kibr-ü utüvv ma’nalarına tefsir etmişlerdir. Ya’ni o adamlar Cinlere sığınmakla Cinleri şımartıyor, onların sefahat ve tuğyanı cesaretlerini artırıyor, Bu seseble mütemerrid cinler de Allah hakkında bile yalanlar uydurarak Cinn ve İnse zulm-ü tesallutlarını artırıyorlardı. İnsanlar onlara sığınarak kurtulmak isterlerken o suretle onlara yüz verip daha ziyade tuzaklarına düşüyorlardı: demekki insanlara fenalığı Cinlerden ziyade asıl kendileri yapmış oluyor. Cinler, inse yine İns vasıtasiyle zarar yapıyorlar. Onları âlet ediniyorlar, onların sığınmasından kuvvet alarak tesallut ve istiylâlarını artırıyorlar, şu halde insanlar yalnız Allaha sığınsalar da cinlere hiç ehemmiyyet veremeselerdi Cinler onları saramazlardı Cinn-ü İnsin Allaha karşı böyle yalan ve tuğyanlarına sebeb olan sefatlerinden birisi de 7. وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا – bunun atfında da iki vecih muhtemildir. Cinnin birbirlerine sözlerini hikâye olduğuna göre «هم» zamiri İnse كَمَا ظَنَنْتُمْ – hıtabı Cinnedir. «اَنَّهُ اسْتَمَعَ» ya ma’tuf olarak doğrudan doğru vahy olunan kelâmi ilâhî olduğuna nazaran «اَنَّهُمْ» zamiri Cinne, hıtab İnsedir. Bu makamda âyetlerin böyle bir aşağıye bir yukarıya atfında iki tarafa çakan şimşek gibi bir yaldırayış ve bu suretle bir taraftan anlatılan zann mefhumundaki çalkanışa bir taraftan da onlara saldırılan şihabların parıldayışına tam bir mütabekat belagatı vardır. Ya’ni ey o Cinlere sığınan insanlar o Cinler de sizin gibi zannetmişlerdiki, yâhud ey o Kur’anı dinlemiş olan Cinler o size aldanan insanlar da sizin gibi zannetmişlerdiki - اَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ اَحَدًا Allah ebeden hiç kimseyi ba’setmiyecek - ya’ni âleme hakk-u savabı anlatır, sizlere haddinizi bildirir, yalanlarınıza, tuğyanlarınıza karşı başlarınıza ateşler yağdırır bir Peygamber, bir Resul göndermiyecek zannetmişlerdi. Burada Ba’sin Âhırette ölüleri diriltip herkesin cezalarını vermek ma’nası da melhuz ise de murad Dünyada vaki’ olan Peygamberin bi’seti olduğuna gelen âyetler anlatmaktadır. Zira Cinler o zanlarının butlânını ve bi’sete iymanlarının sebeb ve delilini şu tecribeleriyle anlatıyorlar. 8. وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَآءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدٖيدًا وَشُهُبًا – esasen lems dokunmak, elle yoklamaktır, semayı yoklamak taleb ve iltimas ile arıştırmak istemek, sınamak ma’nasına mecaz olduğu beyan olunuyor.

HARES, bekçi ve muhafız demek olan hârisin cem’i, hadem hadim gibi.

ŞÜHÜB de şihabın cem’idir. Şihab, esasen ateş alevi, «بِشِهَابٍ قَبَسٍ» gibi. Bundan Semada

yıldız kayar gibi kayan parıltılara da isim olmuştur. Ma’nanın hasılı şu oluyor: biz iyman ettikki: Allah kimseyi ba’s etmiyecek, etmez zannı yanlış imiş, biz yüksek bir kimsenin ba’s olunduğunu anladık, çünkü biz Semayı o yüksek âlemi yokladık da onu şiddetli hârisler, kuvvetli muhafız Melekler ve atılmağa müheyya ateşîn alevler, şihablarla doldurulmuş bulduk 9. وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ ve ma’lûm ki biz o Semadan dinlemek, haber almak için ba’zı meclislere otururduk - ya’ni ba’zı mevki’lerden terassud eder, gizli Sema haberleri alır onlarla halkı şaşırtırdık - فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا fakat şimdi her kim dinlemek isterse onun için râsıdlar halinde gözliyen, yakmağa müheyya bulunan bir şihab, parlak bir alev buluyor. - O Kur’anın ve onu okuyan zatın karşısında Cinn ve Şeytan böyle eriyecek bir vaz’iyyette kalıyor, işte Allah tealâ böyle bir kimse ba’setmiş ve âleme böyle tehavvül vermiştir. Burada ekseriyyetle şihabın zâhirî ma’nasında israr ediliyorsa da biz bu israrda ma’nayı tecessüm ettirmekten başka bir fayda görmüyoruz, asıl murad nurı nübüvvet ve ayatı Kur’an ile hâkikat âleminde parlatılan ve efkârı bâtıleye karşı fırlatılan ateşîn inzarları anlatmak olması daha yüksek bir ma’na olduğu kanaatindeyiz. Zira hadisatı cevviyyeden olan o şihabların bi’seti seniyyeden evvel dahi ola geldiği rivayetlerde de inkâr olunmuyor. Bi’seti seniyye esnalarında denildiği gibi fazla bir çok şıhab yağmurları olmuş ve bunlardan müneccimler, kâhinler, Şeytanlar korkup türlü ma’nalar çıkarmağa çalışmış olsunlar. Fakat bu vechile onlardan Sema haberleri kesilmiş değil, bil’akis çoğaltılmış ve istiraki sem’a daha ziyade meydan verilmiş demek olmaz mı? Halbuki İbni Abbas Hazretlerinin söylediği ve bu âyetin de anlattığı ma’nâ bu şihabların onlardan haberi Semâyı kesmiş ve Semâ kapılarını birer zâbıt olarak tutmuş doldurmuş olmalarıdır. Bu ise onların ma’neviyyetlerini, yalanlarını, sefahet ve tuğyanlarını yakan hâkikat şihablarını anlatıyor ki onlar Semâi Muhammedîden parıldıyan ateşîn âyetler ve mu’cizelerdir ki onun karşısında İns ü Cinn Şeytanlarının ödleri kopmuş, dilleri tutulmuştur. Bu tecribeleri yapmış olan cinler, artık eskisi gibi gaybdan dem vurmağa, istıkbalden haber vermeğe kalkışmayıp yalan söylemiş olmaktan sakınarak ilerisi hakkında iymanlarını şöyle anlatıyorlar: 10 وَاَنَّا لَانَدْرٖٓى ve inandık ki doğrusu biz bilmeyiz: - Bizim dirayetimiz yetişmez اَشَرٌّ اُرٖيدَ بِمَنْ فِى الْاَرْضِ Arzdaki kimselere bir şer mi murad edilmiş اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا yoksa rabları onlara bir hayır, bir muvaffakiyyet mi murad eylemiştir. - Ya’ni evvel yaptığımız gibi gaybden dem vurmağa kalkışmayalım, biz gaybi, Allahın takdirini bilmeyiz, o Allaha aiddir. Binaenaleyh bu kerre de o Semânın mahfuziyyetinden, o şihabların parlayışından yerdeki kimseler, İns ü Cinn korunup da hayır mı gösrecekler yoksa korunmayıp da ateşlere yanarak zarar mı görecekler orasını Allah bilir. Bu babda bize düşen kendimizi düşünmektir. Bizim bildiğimiz ve anladığımız şudur ki: 11. وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ doğrusu bizler: biz cinler içinde salihler de vardır - onlar iyman edip hayra irmeğe salih ve müste’itdirler. وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَ yine içimizden öyle olmayan aşağılıklar da vardır. - Onların hayra irmesi pek melhuz değildir. كُنَّا طَرَآئِقَ biz tarikat tarikat, yol yol قِدَدًا kıdde kıdde, sırımlar gibi dilim dilim, fırka fırka olmuşuz - ya’ni hepimiz bir yolda müttefık değiliz ki hakkımızda alelitlak hayır veya şer diye bir huküm verilebilsin 12. وَاَنَّا ظَنَنَّآ – burada zann, cezmi nefs ile ılim ma’nasınadır. Ya’ni o Kur’anı dinleyen ve o tecribeleri görüp buları söyleyen biz cinler şunu anladık اَنْ لَنْ نُعْجِزَ اللّٰهَ فِى الْاَرْضِ ki Allah tealâyı Arzda asla âciz bırakamayız. - Arzın neresinde olursak olalım, ne kadar gizlenirsek gizlenelim, gerek böyle muhtelif kalalım, gerekse muttefık olalım herne yapsak Allaha karşı koyup da ondan kurtulmamıza imkân ve ihtimal yok - وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا ve ondan kaçmakla da kurtulamıyacağız. - Arzda kalmayıp da Semaya kaçacak olsak yine onu âciz bırakamayacağız kendimizi ondan kurtaramıyacağız. Ona iyman ve itaat etmedikçe nerede bulunsak bizi yakacak. Biz bunu bittecribe anladık وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى ve bize bunu anlatan o hüdayı, o rüşde irdiren hidayet rehberi Kur’anı veya Peygamberi dinlediğimiz vakıtda اٰمَنَّا بِهٖ ona iyman ettik - iyman etmekte hiç tereddüd eylemedik. فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهٖ Bundan böyle her kim rabbina iyman ederse, ya’ni onun birliğini ve büyüklüğünü tanır, indirdiklerini tasdîk eyler, azâbından korunur, ona sığınırsa فَلَا يَخَافُ بَخْسًا artık, o ne bahısten korkar وَلَارَهَقًا ne de rehaktan - ya’ni hakkı yenilmek, ecrinden bir şey zayi’ edilmek suretiyle zulme de uğramaz, gerek İns, gerek Cinn başka birisi tarafından istiylâya uğrayıp zillete de düşmez, bu korkuların hiç biri kalmaz, çünkü Allahın şeriki yoktur, onun ızzet ve kudretine karşı gelecek kimse bulunamaz. Hulâsa ins-ü Cinne sığınanlar kendilerini kurtaramaz, ancak Allaha iyman edip de ona sığınanlar selâmete irer. Onun için insanlar cinne sığınmamalı cinler de sefihleri ve alçakları olan Şeytanlara uyup da insanları aldatmağa çalışmamalıdır. 14.

وَاَنَّا مِنَّاالْمُسْلِمُونَ Onunla beraber biz cinlerin içinden biz müslim olanlar, beyan olunduğu üzere Allahın birliğine iyman ve itaatle selâmet yolunu tutanlar da var وَمِنَّاالْقَاسِطُونَ kasıdlar, ya’ni iyman ve islâm yolundan sapıp da zulme gidenler de var فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُولٰٓئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا fakat müslim olanlar işte onlar, hayr ü savabı arayan ve ona layık olanlardır-o halde o Semanın mahfuzıyyetiyle o bı’set ile onlar hakkında hayır murad edilmiş demektir. 15. وَاَمَّا الْقَاسِط وُنَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا amma kasıtlar: kâfirler, zalimler Cehenneme odun olmuşlardır - yanacaklardır, onlar hakkında da şer murad olunmuş demektir. 16. وَاَنْ لَوِاسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرٖيقَةِ – Bu «اَنّ اَن» den muhaffeftir, zamir şan, mahzuftür. «انّه» demektir ve bu cinlerin kelâmından değil «اَنَّهُ اسْتَمَعَ» ye ma’tuf olarak doğrudan doğru vahyolunan kelâmı ilâhîdendir. Ya’ni o Cinn ve İns zikr olunduğu üzere hep o iyman ve islâm yolunda bir tarikat üzere dos doğru gitselerdi لََاسْقَيْنَاهُمْ مَآءً غَدَقًا elbette biz onların hepsine bol bir su sunardık.- Ya’ni bol rızıklar içinde yaşatırdık 17. لِنَفْتِنَهُمْ فٖيهِ ki onları onun içinde imtihan edelim - ya’ni öyle hepsi istikamet yolunu tuttukları halde de onları başıboş bırakıverecek değildik. Bu âlem, imtihan âlemi olduğu için bunun darlığı da genişliği de bir imtihandır. Mihnet içinde bir gayeye yürüyüştür. Fakat hep rızk darlığı içinde imtihan vermekle, genişlik içinde imtihan vermek arasında fark vardır. Onun için onlar o istikametle gitselerdi onları darlıklar içinde değil, bol bol rızıklar içinde imtihan eder o yüzden yükseltirdik. Lâkin onlar, o İns-ü Cinn öyle yapmadılar, çokları o nasîhati dinlemediler, ı’raz ettiler وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهٖ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا her kim de rabbının zikrinden, vahy ü nasîhatinden, ibadetinden ı’raz ederse o onu gittikçe yükselen bir azâbe sokar. 18. وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ – Bu da kıraetlerin hepsinde meftuhtur. «اَنْ لَوِ» gibi yıkarıya ma’tuftur. «قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ» demektir. Ya’ni mescidler hep Allahındır. فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًا onun için Allahın yanında başka birine duâ ve ıbadet etmeyin, ancak Allaha ıbadet edin.

MESACİD, ma’lûm olduğu üzere mescidin cem’ıdir. Cimin fethiyle mescedin cem’ı de olur. Cimin

kesriyle mescid secde ile namaz ve ıbadet için tahsıs olunmuş olan yerlerdir ki lügaten müslim her milletin ma’bedeni şâmil olabilir. Urfte ehli İslâmın ma’bedine mahsustur. İmtiyazına tenbih için ismi mekânın şâz vezinlerinden olmak üzere meksûr okunarak kıyastan ayırd edilmiştir. Cimin fethıyle mesced ise secde ma’nâsına mimli masdar veya secde mevzıi’, secde uzva ma’nâsına kıyasî ismi mekân olur. «اُمِرْتُ اَنْ اَسْجُدَ عَلٰى سَبْعَةِ اٰرَابٍ= yedı a’zâ üzerine secde ile emr olundum» hadîsinde beyan olunduğu üzere bu yedi a’zâ, alınla burun, iki el, iki diz, iki ayaktır ki alın ile burun bir sayılmıştır. «وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ» gibi yukarılarda geçen bütün âyetlerde olduğu üzere burada da zâhir olan evvelki ma’nâ ile ıbadethanelerdir. Cumhurun kavli de budur. Yehûd ve Nesârâ havra ve kilîsalarında Allahın gayrisine de duâ ettiklerinden dolayı müslimanlara ıhlâs ile emr olunmuştur. Ancak bu Sûre nâzil olduğu zaman müslimanlara mahsus mescidler yapılmış olmadığı için burada mesacidi daha umumî ma’nâsiyle tefsir etmek üzere bir kaç vecih daha zikr olunmuştur: ki şunlardır: «جُعِلَتْ لِىَ اْلَارْضُ مَسْجِدًا وَ طَهُورًا= Arz bana mescid ve tahur kılındı» hadîsi şerifine nazaran Haseni Bısrî demiştir ki: burada mesacid, Arzın bütün buk’alarına işarettir. Arzın hepsi Allahın mahlûkı olduğu için onların üzerinde halikının gayrisine secde etmeyin demektir. Yâhud mesced feth ile mimli masdar olmak üzere secdeler, ya’ni namazlar Allaha mahsustur. Başkasına secde etmeyin demektir. Seıyd ibni Cübeyer de demiştir ki secde a’zâları olan mescedler Allahındır, ya’ni Allahın mahlûkudur. Binaenaleyh onlarla Allahın gayrisine secde etmeyin, âkıl olan Allahdan başkasına secde etmez demektir. Atâ, İbni Abbastan burada mesâcidden murad Mescidi haramdır diye de bir rivayet söylemiştir. Bunun vechinde çünkü Mescidi haram bir çok mescidleri havi demektir. Bu suretle diğer mesacidin hukmü bu âyetin ıbaresinden değil, delâletinden anlaşılmış olur. Bunların her birinin bir vehci bulunmakla beraber en zâhir olan cumhurı ulemanın dediği vechile alel’umum ıbadethaneler demek olmasıdır. 19. وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ – burada «اَنَّهُ» Nâfı’ ve Âsımdan Ebu Bekir kıraetlerinde kesr ile, Hafsta ve sair kıraetlerin hepsinde feth ile okunur. Kesr ile okunması Cinnin süzlerine atıftan deniliyor. Bu surette «كَادُوا» zamiri Cinlere raci’ olmaz. Lâkin buradan bir tek âyeti arada Cinnin kavline atıfta yukarıki letafet görünmez onun için kesir kıraetinde vav atıf olmayıp tarafı ilâhîden istiynaf olması daha muvafık olur. Feth ile okunması ise vahiy cümlesine atıftır. Bu suretlerde «كَادُوا» zamiri Cinne veya Cinn ve İnse aid olur. Abdullah, Allahın kulu, bu, vahiy kendisine indirilmiş olan Hazreti Peygamberin kendisidir. Allaha ubûdiyyetini iyfada ihtısas ile bareber tevazuunu iş’ar için bu unvan ile tavsıf buyurulmuştur. Ya’ni bana şu da vahy olunduki: o Allahın kulu - Muhammed - kalkmış ona duâ ederken - ibadet ederken كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا o kulun üzerine keçelene yazdılar - ya’ni o dinleyen Cinler ta’cillerinden kesret ve izdiham ile etrafına öyle toplandılarki az daha keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi, çünkü hiç görmedikleri bir ibadet görüyor ve işitmedikleri bir duâ dinliyorlardı. Cinnin kelâmından olduğuna göre ise ma’na şu olur: Cinler kavımlarına şunu da söylediler: o Allahın kulu kalkmış Allaha duâ ederken müşrik insanlar ona adavetle aleyhine öyle toplanmışlardıki az daha birbirlerine geçip keçeleneceklerdi. Katadeden merviy olan üçüncü bir ma’nâ daha vardır. Şöyleki: İns-ü cinn kâfirleri onun işini, kıyam ve da’vetini ibtal etmek için aleyhinde öyle toplanmışlardıki az daha birbirlerine keçeleneceklerdi. Fakat Allah onu herhalde muhafaza eder, düşmanlarına karşı muzaffer eyler. Bu ma’nâ iki kırate göre de muvafık ve «فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهٖ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَارَهَقًا» mazmununa da mutabıktır. Ve her iki takdirde de Peygambere gıyabında cereyan eden zâhirî ve bâtınî ahval ve hissiyâtı ihbardır. Bundan sonraki emirler, âyetlerin sevkıyle de gayet mütenasibtir. Zira buyuruluyorki: ٢ قُلْ اِنَّمَآ اَدْعُوا رَبّٖى وَلَآ اُشْرِكُ بِهٖٓ اَحَدًا ٢١ قُلْ اِنّٖى لَآ اَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَارَشَدًا ٢٢ قُلْ اِنّٖى لَنْ يُجٖيرَنٖى مِنَ اللّٰهِ اَحَدٌ وَلَنْ اَجِدَ مِنْ دُونِهٖ مُلْتَحَدًا ٢٣ اِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِهٖ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدٖينَ فٖيهَآ اَبَدًا ٢٤ حَتّٰىٓ اِذَا رَاَوْا مَايُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِرًا وَاَقَلُّ عَدَدًا ٢٥ قُلْ اِنْ اَدْرٖٓى اَقَرٖيبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبّٖىٓ اَمَدًا ٢٦ عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهٖٓ اَحَدًا ٢٧ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ رَصَدًا ٢٨ لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًا Meali Şerifi