Sebe' Sûresi 5. Âyet
Mekke · Cüz 22 · Sayfa 428
وَٱلَّذِينَ سَعَوۡ فِيٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُوْلَـٰٓئِكَ لَهُمۡ عَذَابࣱ مِّن رِّجۡزٍ أَلِيمࣱ ٥
Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de pek kötü ve elem verici bir azab vardır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–9. âyetleri birlikte ele alır.
Kur’anda hamd ile başlıyan beş Sûre vardır: ikisi nıfsı evvelde, En’am ile Kehif, ikisi de nıfsı ahîrde, bu Sûre ile bundan sonraki Sûrei Melâike, birisi de Fatihadır ki hem nıfsı evvel ile okunur, hem nıfsı ahîr ile. Razî der ki bunun hikmeti: Allah tealânın ni’metleri pek çok ve bizim ıhsaya kudretimiz yok olmakla beraber esas ı’tibariyle iki kısımdır: birisi iycad ni’meti, birisi de ibka ni’metidir. Çünkü Allah tealâ bizi evvelâ rahmetiyle halk buyurmuş ve bizim için durabileceğimiz şeyler de halk buyurmuştur. Bu ni’met bir de iâde olunacaktır. Çünkü o bizi neş’eti uhrâ ile bir daha halk edecek ve bizim için devam edecek şeyler de halk eyliyecektir. Demek ki bizim bir ibtida ile bir iâde: iki halimiz vardır. Her iki halde de üzerimizde ni’met var: iycad, ibka, Fatihada her iki ni’mete işaretle «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ» buyurulduğu gibi nıfsı evvelde Sûrei En’amda ni’meti iycad şükrüne işareten «لْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ» şükrüne işareten buyuruldu. Sûrei Kehifte de ni’meti ibkaya şükr olmak üzere: «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ» buyuruldu. Çünkü kitab ve şeriat sebebi bakadır. Nıfsı ahîrde bu sûrei celîlede de ni’meti âhire ve halkı cedîd ıhtar olunarak buyuruluyor ki:
1. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ Hamd - övgü ile ta’zîm olunmak - Allahındır. Allahın hakkı, Allahın hassasıdır. الَّذٖى o ki لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ bütün Göklerdeki ve Yerdeki hep onundur. - Onun halkı, onun milki, onun ni’metidir. Bu Dünyada insanların elinde ne varsa hep emanettir. وَلَهُ الْحَمْدُ فِى الْاٰخِرَةِ Âhırette de hamd onundur. -Ya’ni bu önün bir sonu, bu Dünyanın bir Âhıreti var. O Âhıret ve Âhıretteki ni’metler de onun ve onun için önünde hamd onun olduğu gibi sonunda da hamd onun. Âhıret, kesb ile alâkadar olduğu için orada hamd, onun hakkı değil zannedilmesin. Onu hikmetiyle hazırlıyın, çalışanların sa’yini zayi’ etmeyip kesbine göre ecrini verecek olan odur. Ve gerek nia’mi Dünya ve gerek nia’mi Âhıret kesb ile ne kadar alâkadar olursa olsun esas itibariyle istihkaktan ziyade tefaddul târikıyle olduğunda da şübhe yoktur. Ehli Cennet «الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَآ اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ» diye «وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَآءُ» diye «الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ اَلَّذٖٓى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ» diye türlü hamidlerle hamdedecekler ve bütün da’valarının, duâlarının sonu da «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ» olacaktır. Dünyada hamd, bir vazife, bir ibadet, Âhırette ise bir telezzüz bir zevktir. وَهُوَ الْحَكٖيمُ ve o, öyle hakîm hikmetiyle Dünyayı Âhırete, Âhıreti Dünyaya raptederek iki âlemin de umurunu muhkem surette tedbir eden hamde müstehıkk olan hâkim الْخَبٖيرُ öyle habîr - her şey’in sirr-ü künhünü, önünü sonunu bilir. Bilerek tedbiri umur eder. Öyle habîrdir ki 2. يَعْلَمُ bilir مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ Arza ne giriyor - Arzın içine muhîtından ne sokuluyor, meselâ neler yağıyor, neler gömülüyor, neler ekiliyor, neler saklanıyor وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا ve ondan ne çıkıyor: ne huruc ediyor. - Hayvanattan, nebatattan, meadinden: buhardan, rayihadan, hararetten, bürudetten ve saireden neler içinden dışına çıkıyor. وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَآءِ ve Semâdan ne iniyor, meselâ yağmurdan kardan, şimşekten, saıkadan, taştan, şihabdan, zıyadan, hararetten ve sair maddî ve ma’nevî kuvvetlerden ve Melâikeden neler Arza iniyor وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا ve ne ona uruc ediyor, çıkıp yükseliyor. Meselâ ne buharlar, ne ğazler, ne gibi maddeler kuvvetler, Melekler, ruhlar, duâlar, hamiller, akisler Semaya yükselip çıkıyor Hasılı hem Göğün mütekabilen iyrad ve masraf büdcelerini sâde bütün müfredatiyle değil, bütün tehakkukatiyle de temamen bilir ve hepsinin önünü sonunu o suretle idare eder. وَهُوَ الرَّحٖيمُ الْغَفُورُ hem o öyle rahîm, öyle gafur - hakîm habîr olduğu gibi rahîm gafurdur da Hamd edenlere rahîm, kusur edenlere gafurdur. Bu haysiyyetle de Dünya ve Âhıret hamd onundur Burada bu esmâi hüsnânın zikri Âhıretin imkânını kolay tesavvur ettirmek içindir. 3. وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا öyle olmakla beraber küfredenler, ya’ni Allaha o suretle hamd etmeyip o sıfatlarını ve Âhırete kudretini inkâr edenler dediler ki ilh...
وَرَبّٖى vavi kasemdir عَالِمِ الْغَيْبِ «رَبّٖى» nin sıfatıdır. Taberînin beyanına göre gaybden murad halkın henüz vukufu olmıyan mümkinattır ki gerek hiç vücudu gelmemiş olsun, gerekse vücud verilmiş de henüz kimse muttalı’ olmamış bulunsun. Burada bu vasf ile tavsıf, iki nükte ifâde eder. Birisi geleceği haber verilen saatin ne vakıt geleceğini yalnız onun bildiğini anlatır, birisi de dağılmış eczanın toplanmasını istib’ad ederek onu inkâr edenlere cevab noktasını gösterir. Bunun nazîri sûrei «kaf» ta «قَدْ عَلِمْنَا مَاتَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْ» dir. Ya’ni ılmi böyle olan habîr-ü hakîme o, nasıl mümteni’ olur? لَايَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ Ne Semalarda ne de Arzda zerre miskali, ya’ni en küçük karınca mikdarı, ufak bir mikrob veya molegül ondan uzak kalmaz. Ilminden kaçmaz وَلَآ اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ ve ne ondan, o zerre miskalinden daha küçüğü - atum, elektron, cüz’i ferd, cüz’i lâyetecezza derecesinde asgari mütenahi وَلَآ اَكْبَرُ ne de daha büyüğü - hey’eti mecmuasına varıncaya kadar hiç biri onun ılminden gaib olmaz اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ hepsi huzurunda ap açık bir kitabdadır. - Müfessirînin çoğu burada kitabı mübîni Levhi mahfuz diye tefsir etmişlerdir. Fakat bunun «وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ» de olduğu gibi doğrudan doğruya ılmi ilâhîyi tasvir olması daha zâhirdir. Ya’ni gaib ve şâhidiyle bütün kâinat, Allahın huzurunda ap açık bir kitab gibi zâhir ve ma’lûm ve mazbuttur. 4. لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ – Bu «لام» yukarıdaki «لَتَاْتِيَنَّكُمْ» fıline müteallık ve onun hikmetini beyandır. Ya’ni Allah, o iyman edip salihat işliyenlere mükâfat vermek için muhakkak o saat gelecek ilh... O halde kelâmın hasılı şu oluyor: hikmet o saatin gelmesini ıktıza ediyor. Hem gaybı hem de büyük küçük, gizli aşikâr, cemi’i cüz’iyyat ve külliyyatiyle bütün kâinatı muhît olan ılmi kâmil var, bütün onları iycad eden kudret de var, o halde o saat neye gelmesin? Elbette gelecek, bu önün bir sonu olacak, mü’minlere mükâfat, kâfirlere mücazat edecek. Kâfirler onu inkâr ediyorlarsa da onlara mukabil 6. وَيَرَى الَّذٖينَ اُوتُوا الْعِلْمَ kendilerine ılim verilenler - Resulullahın eshabı ve ümmetinden onların izince gidenler veya ehli kitab ulemasından ılmiyle âmil olup da iymana gelenler الَّذٖٓى اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ sana rabbından indirileni, ya’ni Kur’anı görüyorlar ki هُوَ الْحَقَّ o mahzı hak وَ hem de
يَهْدٖٓى اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ
AZİZ - çok ızzetli çok onurlu, kahreder de asla mağlûb edilmez, HAMİD - o hamdin sahibi Dünyada ve Âhırette hamd kendisinin hakkı olan Mahmud tealânın yoluna hidayet ediyor. Doğrudan doğru caddeyi gösteriyor, o yüksek ızzet ve hamdi duyuruyor. Ona irmek zevkını veriyor, yolunu da bildiriyor, böyle iken 7. وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا o küfredenler, âyetlerimizi hukümsüz bırakmak için çalışan yarışan kâfirler dediler - Kureyş kâfirleri nübüvvet ile istihza yollu aralarında demişlerdi ki هَلْ نَدُلُّكُمْ الخ 8. بَلِ الَّذٖينَ لَايُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِى الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعٖيدِ hayır, doğrusu Âhırete inanmıyanlar uzak dalâl ile azâb içindedirler. - Onun için öyle hezeyan ediyorlar. Âhırete iymanı olmıyanların Âhırette görecekleri azâbdan başka Dünyada da vicdanları azâb içindedir. Zira Dünyanın fanîliği meşhud olduğu cihetle Âhıret akıdesi olmıyanların bedbiyn (pesimist) olmaları tabiîdir. Akıbeti hakkında bedbiyn olan vicdanların ise azâb içinde bulunduğunda şübhe yoktur. Meğer ki ölümü kendisi için halâs addettirecek bir azâb içinde bulunsun. Peygambere karşı o heyezadan bulunan kâfirler de böyle telâş ve şaşkınlık içinde idiler. Bu suretle bu ıdrab Allah tealâ tarafından o kâfirlerin hallerini beyan ile sözlerini ibtaldir. 9. اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَآءِ وَالْاَرْضِ Ya körler mi o Semâ ve Arzdan önlerindekine ve arkalarındakine bakmazlar mı? Nasıl bir vaz’ıyyette bulunuyorlar? اِنْ نَشَاْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ Dilersek biz onları yere geçiriveririz. - Bir zelzele ile Yerin yarılıvermesi bir anlık bir iş اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَآءِ yâhud üstlerine Semadan parçalar düşürüveririz - bunun için de bir haceri semavî parçaları veya bir yıldızın Arza çarpıvermesi kâfi. Bu tehdid cümlesi, arada bir cümlei mu’tarıza gibidir. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ şübhesiz ki onda o Göğe ve Yere bakıp da önünü ardını düşünmekte لَٰايَةً mutlak bir âyet bulunur. Bir delil, bir açık alâmet bulunur ki Allahın kudretini ve Peygamberin dediğini ve hakıkaten didik didik dağıldıktan sonra da bir halkı cedîd muhakkak olduğunu ve bu hılkatin bâtıl bir oyuncaktan ıbaret olmayıp bu Dünyanın bir Âhıreti bulunduğunu anlatır. Fakat herkesin değil لِكُلِّ عَبْدٍ مُنٖيبٍ her abdi mübîn için - inabe eden, ya’ni teassubdan geçip hakka dönen her kul için.
Buna tarihten güzel bir misal vermek üzere buyuruluyor ki: ١ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ ١١ اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِى السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنّٖى بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ ١٢ وَلِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّهٖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعٖيرِ ١٣ يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَآءُ مِنْ مَحَارٖيبَ وَتَمَاثٖيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اِعْمَلُوٓا اٰلَ دَاوُدَ شُكْرًا وَقَلٖيلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ ١٤ فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهٖٓ اِلَّا دَآبَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِى الْعَذَابِ الْمُهٖينِ
Meali Şerifi