Sâd Sûresi 41. Âyet
Mekke · Cüz 23 · Sayfa 455
وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَآ أَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَسَّنِيَ ٱلشَّيۡطَٰنُ بِنُصۡبࣲ وَعَذَابٍ ٤١
Kulumuz Eyyub’u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 31–41. âyetleri birlikte ele alır.
31. اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِىِّ – AŞİYY öğleden sonra akşama kadar. الصَّافِنَاتُ – Atın üç ayağını basıp birinin tırnağını dikerek duruşuna sufun denilir ki en güzel bir duruştur. Ekseriyya halıs Arab atlarında olurmuş. Öyle duran ata safin, cem’inde safinat denilir. الْجِيَادُ Cevadın veya cevdin cem’idir. Koşuda seri’ olan öğdül at. Demek ki safinat duruştaki güzelliği, ciyad da gidişteki güzelliği ifâde ediyor. Şu halde arzda hem duruş gösterilmiş hem koşuş 32. فَقَالَ Onun üzerine dedi ki اِنّٖىٓ اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّٖى müfessirînin çoğu buna şu ma’nâyı vermişlerdir: ben hayr ya’ni mal ve at sevmek için rabbımın zikrinden kaldım حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ nihayet Güneş hicaba gizlendi - ya’ni gurub etti, ikindi namazı geçti diye bu suretle teessüf etti ve bundan dolayı getirin onları bana deyip hepsini Allah için kurban etti diyorlar. Bu surette «حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ» mekuli kavilde dahil olarak zamir, Şemse gönderilmiş oluyor. Lâkin diğer bir takım müfessirîn ile beraber biz bunu şöyle anlıyoruz: ben o hayır sevmeyi, at sevmeyi rabbımın zikrinden dolayı sevdim dedi, ya’ni namazını veya virdini geçirmedi, bil’akis böyle diyerek atları bırakıp zikrini edaya gitti, «حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ» taki o atlar hicaba gizlendi - ahırlara çekildi, yâhud koşuda gözden nihan oldu, o vakıt namazını bitirdi 33. رُدُّوهَا عَلَىَّ geri getirin onları bana, dedi فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ artık bacaklarını, boyunlarını silmeğe başladı - ohşadı, timarlarına ı’tina etti, evvelkiler buna kılıç ile silmek ma’nâsı vermişler ve namazı geçirtmeğe sebeb oldular diye Allah yolunda kurban edildiklerini söylemişlerdir ki ikisi de Süleymanın evvab olduğunu anlatan birer misaldirler. Eğer bu kurban ediş harbe sevk edilerek öldürülmüş olmaları ise güzel bir ma’nâdır.
34. وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهٖ جَسَدًا Celâlim hakkı için Süleymanı bir de fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık - bu fitne hakkında da bir takım garibeler söylenmiştir. Sûrei «Bakare» de işaret olunduğu üzere anlaşılıyor ki Süleyman aleyhisselâm beytül’makdisi yaptırdığı sırada celbettiği san’atkârlar içinde hıyeli sanayia vakıf bir takım Şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir müddet nüfuzunu zayi’ etmiş yâhud tahtından cüdâ olmuş, bu suretle tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir cesed halinde hukümsüz kalmış, yâhud tahtı da işgal olunup ona kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuş idi. Mason tarihlerinde mason cem’ıyyetlerinin Süleyman aleyhisselâm aleyhine olan bu ıhtilâl hareketlerini esas ittihaz ettikleri ve reisinin hatırasına hurmet eyledikleri söylenir.
Bu fitne oldu ثُمَّ اَنَابَ sonra Süleyman, rücu’ etti - tevbe ile Allaha sığınıp tekrar tahtına döndü: şöyle ki 35. قَالَ رَبِّ ya rab! dedi اغْفِرْ لٖى bana mağrifet buyur - her ne kusur, hata sâdır oldu ise afv-ü kereminle ört وَهَبْ لٖى مُلْكًا ve bana öyle bir mülk bağışla ki لَايَنْبَغٖى لَِاحَدٍ مِنْ بَعْدٖى benden başka kimseye gerekmesin - ya’ni benim halime münasib, münasib bana mahsus bir mu’cize olsun, yâhud bu kerre olduğu gibi kimse onu benden selb-ü nezı edemesin. Yukarılarda da geçtiği üzere Razî tefsîrinin bir yerinde buna şöyle de ma’nâ vermiştir: Ya’ni bana öyle şanlı bir mülk ver ki ben ona nâil olup öldükten sonra Dünya mülkünün vefası olsa idi Süleymana olurdu denilsin de kimsenin Dünya mülküne hırs-u rağbeti yaraşık almasın. اه. Bu da güzel bir mazmundur. Fakat biz öyle anlıyoruz ki Süleyman aleyhisselâmın asıl maksadı fâni olan Dünya mülkü değil Âhıret mülkünü istemektir. Zira «مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖى حَرْثِهٖ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَالَهُ فِى الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ» dir. Ve ondan dolayıdır ki kendisine ziyadesi verilmiştir. Netekim şöyle buyuruluyor: 36. فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّٖيحَ biz de onun üzerine kendisine rüzgârı müsahhar kıldık - bunda Dünya mülkünün bir rüzgâr gibi gelip geçici olduğuna da bir telmih vardır. O rüzgâr ona öyle müsahhar, öyle munkad oldu ki bir me’mur gibi تَجْرٖى بِاَمْرِهٖ رُخَآءً حَيْثُ اَصَابَ onun emriyle serfüru ederek istediği yere akardı. 37. وَالشَّيَاطٖينَ Şeytanları da - fitnenin men’şei olan Şeytanları da müsahhar kıldık. Burada bu Şeytanların hem bir takım san’at dehâlarına dahi şümulünü ve hem üç mertebe üzere teşekküllerini anlatan şöyle bir bedel ile iyzah edilmesi ne kadar şayanı dikkattir: كُلَّ بَنَّآءٍ her bir benna, - her türlü yapıcı, bina yapmak, san’ati onların her türlüsü, her türlü bina yapanlar ve yapıcıların her türlüsü: mı’marı, ustası, kalfası; Corci Zeydan «تاريخ الماصونية العام والبناءين الاحرار» namındaki masonluk tarihi umumîsinde benna, kelimesini mason (Fran mason), kelimesini de bennai hurr diye terceme etmiştir. وَغَوَّاصٍ ve gavvas - dalgıc, denizlerin diplerine dalmakta mâhir olanları 38. وَاٰخَرٖينَ ve daha diğerlerini - ki mertebei hafade bulunan bunlar diğer san’atkârlara şâmil olmakla beraber İns Şeytanlarından cin Şeytanlarına kadar varmaktadır. Onun için bunlar şu kayd ile kayidlenmişlerdir. مُقَرَّنٖينَ فِى الْاَصْفَادِ bukağılarda, zincirlerde çatılı olarak teshır edilmişlerdir.
ASFAD, safedin cem’idir ki bukağı, bend demektir. Bir de bahşış ma’nâsına gelir. Çünkü bahşış dahi
alanı verene bağlıyan bir bendir. Lâkin burada «بِاْلَاصْفَادِ» değil «فِى الْاَصْفَادِ» ya’ni asfad ile çatılmış değil, asfadda biribirlerine çatılmış denilmekle bukağı ma’nâsına olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki şerr-ü fesadlarına meydan verilmiyecek bir surette sıkı bir kaydi inzibat altına alınmışlardır. 39. هٰذَا Bu - ya’ni teshır ettik de dedik ki sana verilen bu saltanat, bu teshır عَطَآؤُنَا bizim atamız - bahşımız, vergimizdir. فَامْنُنْ Artık diler mennet -dilediğine kerem et, in’âm, ıhsan eyle اَوْ اَمْسِكْ diler tut - dilediğinden de meni’ et ya Süleyman بِغَيْرِ حِسَابٍ hisab yok - zira tesarruf sana müfevvaz, yâhud hisabsız çok bir ata, Dünyada böyle olmakla beraber 40. وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ şu da muhakkak ki ona huzurı ızzetimizde şübhesiz bir yakınlık ve bir husnî meab: Cennette güzel bir merci’ ve makam vardır.
Bir de: ٤١ وَاذْكُرْ عَبْدَنَآ اَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ ٤٢ اُرْكُضْ بِرِجْلِكَ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ٤٣ وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لُِاولِى الْاَلْبَابِ ٤٤ وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهٖ وَلَا تَحْنَثْ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
Meali Şerifi