AyetSûreler

Rahmân Sûresi 27. Âyet

Medine · Cüz 27 · Sayfa 532

وَيَبۡقَىٰ وَجۡهُ رَبِّكَ ذُو ٱلۡجَلَٰلِ وَٱلۡإِكۡرَامِ ۝٢٧

Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ rabbının yüzü ise bakı kalır ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ o celâl ve ikram sahibi - «وَجْهُ رَبِّكَ» de vecih «كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ» de olduğu gibi zati rab ma’nasına olduğu anlaşılıyor. Çünkü zülcelâli vel’ikram sıfatı «zü» diye merfu’ olarak «veche» sıfat yapılmıştır. Eğer öyle olmasa idi Sûrenin nihayetinde geleceği vechile zilcelâli vel’ikram diye cerr ile rabba sıfat yapılmak ıktıza ederdi. Bununla beraber başka ma’nalar da verilmiştir. Ezcümle Kazıy Beyzavî, zat ile tefsir ettikten sonra şöyle demiştir: Mevcudatın cihetlerini istıkra ve vecihlerini tefahhus etmiş olsan hepsini haddi zatinde fanî bulursun ancak vechullah, ya’ni Allah yüzü müstesna ki «اَىِ الْوَجْهُ الَّذِى يَلِى جِهَتَهُ»: onun cihetine yönelen yüz, yâhud cihetine onun sahib olduğu yüz demektir. اه. Hâşiyesinde Şihab bunu şöyle iyzah etmiştir: Bu diğer bir tefsirdir. Bunda vecih zatten mecaz, cariha ma’nasına değil, belki kasd ve teveccüh olunacak cihet ma’nasınadır. Üstadımız Makdisî kaddesallahü ruhahü dedi ki: Haddi zatinde adem olanda asıl, kendi zatı ı’tibariyle olduğu hal üzere kalması, adem olmasıdır. Ancak hakkın sahib olduğu cihet ya’ni fazliyle tevelli buyurup ındi sübhanîsinden o şey’e ifaza buyurduğu cihet müstesnadır. Şu halde ma’na şudur: Hakkın masivası mümkinat fanîdir. Ya’ni haddi zatinde kabili fenadır. Hakkın ona nazarı ve hıl’ati vücudu ifazası olmasa idi onun için vücud şerefi hâsıl olmazdı. Olduğu hal üzere mefkud kalırdı. Demek ki hakkın ona nazarından sonra o mümkin, haddi zatinde ve kendine nazar ile kendisi için sâbit olan fena üzere kalmamıştır. Şu halde bazı tefsirlerde olduğu gibi vech ile ameli salih murad olunmak da mümkin olur. «يَلِى جِهَتَهُ» kavlinin ma’nası da şudur: Onunla Allaha tekarrüb olunur ve teveccüh olunmasını bize emreylediği cihet kasdedilir, o hayyizi ademde iken abd, onu emre imtisalen işleyince Allah ona mükâfatını verinciye kadar onu onun için ibka eder. Diyebilirsin ki: O kabul ile gayri kabili fena oldu, çünkü ceza onun mekamına kaim olmuştur, o ise bâkîdir. Meşayıhımızdan ba’zısı da şöyle dedi: O ademi fena ile mevsuf olan vecih, Allah Tealânın mevcudata kayyumiyyetidir. Ve o hak tealânın zatında gayri kabili fena bir sıfatıdır. Biz ona Allah Tealânın haber verdiği vechile iman ederiz. Selef mezhebince giderek vecih, yed gibi sıfatları isbat eder ve keyfiyyeti, yahud te’vili ile iştigal etmeyiz dediğimiz takdirde de bu sıfat, haddi zatinde gayri kabili fenadır diye tavsıf sahihtir. Ba’zı ârifler demişlerdir ki muhakkıkler Allah Tealânın gayrisine şehadetten iba ettiler. Çünkü o, onları şuhudi kayyumiyyet ve ihatai deymumiyyet ile tehakkuk ettirdi. İbni Ata demiştir ki kevn, hep zulmettir. Onu ancak Hak tealânın onda zuhuru nurlandırmaktadır. Binaenaleyh her kim kevni görür de onda veya onun indinde veya ondan evvel veya ondan sonra ona şahadet etmezse o envardan mahrum kalmış, kendisinden ma’rifet güneşleri, sehabı âsar ile ihticab etmiştir. Hasılı, Allah yüzü eşyanın veya insanların Allaha bakan yüzü, ya’ni kendi zatlarına nazaran değil de Allah Tealânın rübubiyyetinden, feyzi tecellisinden istifadeleri haysiyyetiyle ona nisbet ve izafetleri, ılimdeki a’yanı sabiteleri ile mukadderatı atiyeleri manzarası gibi bir ma’na ile de mülâhaza olunabilir ise de burada vechin zülcelâli vel’ikram sıfatiyle vasıflanması bütün bu mülâhazaların hepsine mani’dir. Bununla ancak Allah Tealânın zati kibriyası vasıflanabilir. O halde «وَجْهُ رَبِّكَ» zatü rabbik demek olunca «وَيَبْقى رَبُّكَ» denilmekle iktifa olunmayıp da zattan vech ile ta’bir olunmasının nüktesi ne olabilir? Diye bir suâl hatıra gelir. Bunun nüktesi zatın yalnız batında ve mücerred zat olarak değil, sıfat ve rübubiyyetinin zuhur ve tecellisi i’tibariyle dahi bekasına tenbih olmak gerektir. Bunu kayyumiyyet sıfatiyle ifade edenler de bu nükteyi anlatmak istemişlerdir. Bilhassa şu iki sıfat ile tavsıf de bunu te’yid eyler. Ya’ni rabbının bâkı kalacak olan vechi şu iki sıfatla muttasıftır. «ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ» ki hem celâl sahibi hem ikram - karşısında hiç bir şey kendi kendine tutunamıyacak, azamet ve celâli ile her şey’i kahr-ü ifna edebilecek derecede büyüklük ve istiğnayi mutlak sahibi, hem de ma’dum ve fanîlere vücud vererek kerem-ü ınayetine mazher edecek fazlı tam sahibidir. Bu celâl ve ikram, gelecek âyetlerle tavzıh ve tafsıl olunacaktır. Ragıb der ki işbu zülcelâli velikram sıfatı Allah Tealâya mahsus olan ve anın gayrisinde kullanılmıyan sıfatlardandır. Ve binaenaleyh Allah Tealânın ehassı evsafındandır. Tirmizînin Enesten, İmam Ahmedin Rebia İbni Âmirden merfuan rivayet ettikleri şu hadîsi şerif de buna şehadet eder: «اَلَظُّوا بِيَاذَا الْجَلَالِ وَاْلِاكْرَامِ= Yazelcelâli vel’ikram» a devam ve sebat edin, duâlarınızda çok söyleyin» demektir. Yine Tirmizi, Ebu Davud, ve Neseî Enesten rivayet etmişlerdir ki müşarünileyh Resuli Ekrem Sallallâhü aleyhi vesellem Hazretlerinin maıyyetinde bulunuyordu, bir adam da namaz kılıyordu. Sonra duâ etti de şöyle dedi: «اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ بِاَنَّ لَكَ الْحَمْدُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَاْلَارْضِ ذُو الْجَلَالِ وَاْلِاكْرَامِ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ» bunun üzerine Resülullah Sallâllahü aleyhi vesellem eshabına buyurdu ki biliyor musunuz ne ile duâ etti? Allah ve Resulü a’lem dediler, buyurdu ki nefsim yedi kudretinde olan zati ecelle kasem ederim ki Allaha en büyük ismiyle dua etti, o ismi azam ki onunla çağırıldığı vakit icabet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir.