Rahmân Sûresi 21. Âyet
Medine · Cüz 27 · Sayfa 532
فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢١
Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–25. âyetleri birlikte ele alır.
1. اَلرَّحْمٰنُ Rahmân, ol rahmân - Fatihada besmelenin tefsirinde bu ismi şerîf hakkında iyzahat geçti, ya’ni rahmet ve in’amı namütenahî kaynaşıp duran ve ondan dolayı bir ismi de Rahman olan Allah Tealâ. اَلرَّحْمٰنُ, ı’rabca zahir olan mübteda, maba’di haber görünür. Lâkin müstakıl bir âyet olduğuna nazaran mukadder bir mübtedanın haberi olarak şöyle bir cümle teşkil eder. Allah Rahmandır, yahud هُوَ الرَّحْمٰنُ, o muktedir melîk Rahmandır. Rahmetiyle o rahman, 2. عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ta’lim etti Kur’anı - Ilimden, öğretmek ma’nasına ta’lim iki mef’ule teaddî edeceği cihetle bu ma’naca burada birinci mef’ul hazfedilmiş ve bu suretle maksad şuna veya buna ta’limi değil, nefsi ta’limi ifade olduğu anlatılmıştır: Gerek Cibrile, gerek Peygambere, gerek ümmete olan ta’lim kısımlarından hepsine muhtemil olur. Ba’zıları da demişler ki burada «عَلَّمَ» alâmettendir. Kur’anı alâmet kıldı, ya’ni ıbret alacak olanlara bir âyet, yâhud nübüvvete bir alâmet ve mu’cize kıldı demektir. Bu surette diğer bir mef’ulün hazfini gözetmeğe hacet kalmaz ve evvelki sûrenin başındaki «اِنْشَقَّ الْقَمَرُ» âyeti ile de mütenasib olur. O sûre babi heybetten bir mu’cize ile, bu Sûre de babi rahmetten bir mu’cize ile başlamış bulunur. Şu halde terceme de öğretti denilmeyip de ta’lim etti denilirse bu iki veche de işaret mahfuz kalmış olur. Maamafih âlûsî der ki: Kail bin münasebet de gösterse yine bunun ılim ta’liminden olduğu bilinmek gerektir. Kur’anı ta’limin ma’nasına gelince Kur’ana ılim ifade etmektir. Fakat yalnız elfazına değil, onunla beraber meanisine dahi şayanı ehemmiyyet bir surette ılim ifade eylemektir ki bu mütefavittir. Ba’zan işarat ve rumuzundan hadisatı kevniyyeye vukuf derecesine kadar çıkar. İbni Cerîrin ve İbni ebi Hâtimin İbni Mes’uddan tahriclerine göre Kur’anda her şeye dair ılim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de bizim ılmimiz onun hepsine yetişemez. İbni Abbas da demiştir ki: Devemin bir ipi gaib olsa her halde Kitabullahda bulurdum. Mürsî demiş ki: Kur’an, evvelîn ve âhirînin ulumunu cami’dir. Öyle ki onun hakikatini ancak mütekellim olan Allah Tealâ bilir.» Sonra da «وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ» mısdakınca Allah Tealânın kendine tahsıs buyurduğu müstesna olmak üzere Resülullah, sonra sâdatı sahabe sonra da onlara varis olan tabiun ilh...» اه. Ba’zıları ta’limi: Tesavvuri meani için nefsi tenbih diye ta’rif etmişlerdir. اه. Saatin yaklaşmasına karşı rahmeti ilâhiyyeden zuhur eden en büyük ve en mühim ni’metin ta’limi kur’an ni’meti olduğu bu suretle anlatıldıktan sonra kime ve nasıl ta’lim olunduğunu beyan için de buyuruluyor ki: O Rahman 3. خَلَقَ الْاِنْسَانَ yarattı insanı - ba’zıları burada insandan murad Adem, ba’zıları da Kur’an karînesiyle Muhammed Aleyhisselâm demişler ise de hepsine şamil olmak üzere cinsi insan olması daha zâhirdir. Maamafih Kur’anın ta’limine mahall olan insanı kâmil murad olunması da melhuzdur. Ya’ni Kur’anı ta’lim etmek üzere insanı yarattı. 4. عَلَّمَهُ الْبَيَانَ Belletti ona o beyanı - Ya’ni kendini ve vicdan ve zamirindeki duygu ve idrakât varidatını haricindekilere açık ve güzel ifade ile anlatmak, ifadei meram etmek ve anlamak demek olan nutuk ve lisan ni’metini ki ılim ve ta’limi Kur’an ni’meti de bununla husule gelir. Hazreti Adem yaradıldıktan sonra ta’limi esma’ sayesinde Melâikenin bilemediklerini bildi, iremediklerine irdi. Enbiyanın nübüvvete mazher olması, tarafı ilâhîden tebligat yapabilmeleri, kitablar getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri hep beyan ılmi, dil ni’meti sâyesinde olduğu gibi Kur’ana ve Kur’anın tefsir ve tercemesi ni’metine nâiliyyetimiz ve ondan derecei istifademiz dahi o ni’metten hissamiz nisbetindedir. Ebüsssüud der ki: beyanı ta’limden murad, insanı mücerred kendi beyanına temkinden ibaret değildir, onunla başkasının beyanını anlamaktan eamdır. Çünkü Kur’anı ta’lim ancak onun üzerine deveran eder. Bu cümleler, ahbarı müteradifedirler, sonrakilerin atıfsız iradı da ta’dad üslûbunda varid oldukları içindir. Müsnedi ileyhin takdımi de kasr ifade eyler. Bundan sonra hayatı beşerin en ziyade alâkadar olduğu ni’metler lâtîf bir surette beyan ile secde ve şükre da’vet için buyuruluyor ki 5. اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ Güneş ve Ay hisab ile dir. - Hisab ile cereyan ederler. Binaenaleyh insanlar hisabı iyi bellemeli ve bir hisab gününün geleceğini bilip ona göre hisaba hâzır olmalıdır.
HÜSBAN, «ha» nın zammiyle hisab ma’nasına ve hisabın cem’i hisablar ma’nasına gelir. Bir de
değirmen taşının mihverine hüsbanürreha denilir. 6. وَالنَّجْمُ ve necim - ya’ni Arzdan zuhur edip de sakı olmıyan nebat, çemen وَالشَّجَرُ ve şecer - sakı olan nebat, ağaç يَسْجُدَانِ secde ederler - Allah Tealânın iradelerine tab’an inkıyad ederler, kanunları karşısında elâstikiyyetle istediği vaz’iyyeti alırlar. O halde insanlar da tav’an Allahın emirlerine inkıyad ederek ni’metlerine şükr için secdeyi bilmelidirler. 7. وَالسَّمَآءَ رَفَعَهَا hem Semaya bak ona irtifa’ verdi - bu terkibe nahivde «اِضْمَارٌ عَلٰى شَرِيطَةِ التَّفْسِيرِ» ta’bir edilir. Bir mef’ulün fi’lini evvelâ hazfedip sonra zamiriyle meşgul olarak tefsir eylemektir. Şu halde kelâm «وَرَفَعَ السَّمَآءَ رَفَعَهَا» takdirindedir. Bunun faidesi evvel’emirde mef’ule nazari dikkati celbetmek, sonra da fi’lin ma’lûmiyyetini beyan ile sureti mahsusada ıhtar eylemektir. Semadan murad, bütün ecramiyle üzerimizde yükselen muhitı âlemdir. Onun ref’i, ya’ni irtifa’ verilip yükseltilmesi de yüksek olarak ibda’ ve inşa olunmasıdır. Yükseklikten murad da zâhir olan hissî ve surî irtifa’dır. Umumi mecaz tarikıyle hissî ve ma’nevî yüksekliğe şamil bir ma’na murad olunmak da caiz olabilir. Belli ki semanın böyle rif’ati onu yükselten Rahmanın sun-u rahmetinin yüksekliğini ve binaenaleyh kendisinin daha âlî, ya’ni cihat ve mekânın fevkinde bir ululukla yüksek olduğunu gösterir. Evet, o Rahman öyle ulu öyle yüksek ve öyle secde ve ta’zîme müstehıktir ki gerek maddî ve gerek ma’nevî haysiyyetiyle yüksekliği meşhud olup duran o güzel semaya o yüksekliği o verdi. وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ ve mizanı vazeyledi - Ya’ni o yüksekliklerin durabilmesi için aşağı ve yukarı muhtelif ve müteaddid sikletler, mevcudiyyetler, hukuklar arasında her şeyin hakkına göre duruşu vaz’ıyyeti demek olan müvazene kanununu adalet kanununu vazeyledi ki bu kanun olmasa idi Semavat ve Arzın kıyam-ü intizamı olmazdı. Netekim bir hadîsi şerifte «بِالْعَدْلِ قَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَاْلَارْضُ» buyurulmuştur.
MÎZAN, mîsak gibi hem vezin ma’nasına masdar hem de vezin aleti terazi, ma’nasına ismi alet olabilir.
Vezin, eşyanın yekdiğerine nisbetle mıkdarı veya mıkdarının tanınmasıdır ki asıl sıklette ma’ruftur. Ve bir mukayese ve muadele ile yapılır. Ve bu mukayesenin yapıldığı âlete de mîzan denilir. Bu suretle vezin, daima bir muadele, ya’ni bir denkleşme nisbetini ifade ettiğinden adalete ve adaletin mi’yarı olan şeriate de mizan ta’bir olunagelmiştir. Onun için burada mîzan, eşyanın gerek sıklet itibariyle ve gerek sair suretle mıkdarlarının tanınmasına mi’yar olarak herhangi bir alet ma’nasına hamledilebildiği gibi daha şumullü olmak üzere adalet ma’nasına hamledilmiş, şeri’at ile de tefsir edildiği olmuştur. Burada mîzan kelimesi üç kerre zikredilmiş ve sahib Keşşaf bunun tavsıyeyi teşdid ve takviye için bir tekrar olduğunu söylemiş ise de ma’rifeten zikir ve ma’rifeten iade de sâni evvelin ayni olmak ka’ıdesi küllî olmadığı ve biri biri ardınca tevali eden üç fasılanın aynî ma’nada bir tekrardan ibaret olması pek muvafık olamıyacağı cihetle biz bunlardan herbirinin ayrı ayrı bir ma’naya işaret ettiğine kani’ bulunuyoruz. Evvelâ «وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ» da mîzan, ref’i Sema münasebetiyle zâhir olan ma’na bütün eşya arasındaki müvazenei umumiyye kanunudur ki: (pesenteur) yahud (gravitation) denilen cazibei umumiyye veya sıklet kanunu bunun en zâhir tecellisidir. Ma’lûmumuz olan terazi ve kantar, çeki gibi tartı mikyası olan bütün mîzanların esası da budur. Eskiler bunun yalnız Arzda cari olduğunu zannediyorlar idise de ulvî ve süflî bütün ecsam ve ecramda carî bir kanunı umumî olduğu ve Ilmi hey’et bakımından ehemmiyyeti mahsusası bulunduğu anlaşılmıştır. Bununla beraber muvazenei umumiyye kanunu yalnız mihanikî ve fizikî olan cazibe kanununa hasredilmeyib kimyevî ve ruhî münasebetlere dahi şamil olmak üzere adalet kanunu namiyle daha şumullü olarak tefsir edildiği takdirde faydası daha geniş olacağı derkârdır. Her şey’i eşya arasında lâik ve müste’ıdd olduğu mevkı’ ve mertebeye koymak demektir. Kazıy beyzavî bunu her müste’ıdde müstehakkını, her sahibi hakka hakkını vermek suretiyle umuri âlemin intizam ve istikameti diye tarif etmiştir. Gerek tekvinî ve gerek teşriî adl-ü müvazeneden eammolmuş olur. Şu halde ikinci mîzan, masdar yâhud şeriat, üçüncüsü de âhıretteki mizanı a’mal olmak gerektir, Maamafih diğer ı’tibar de mümkindir. Evet, mîzanı vazeyledi 8. اَنْ ki لَا تَطْغَوْا فِى الْمٖيزَانِ mîzanda taşmıyasınız - Şeriat ve kanuna tecavüz edib de haddinizi aşmıyasınız, mîzansız iş yapmıyasınız, yahud maddî ma’nevî tartıda taşkınlık etmiyesiniz de Allah tealânın emirlerine, hukümlerine itaat ve hukuka riayet edesiniz 9. وَاَقٖيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ hem vezni: kavil ve fiıl her hususta tartmak işini adaletle doğru tutun - ya’ni hem eksik tartı kullanmayın hem de tartarken insaf ve adaletle dosdoğru tartın, kendiniz için tartarken bir tarafa, diğeri için tartarken diğer tarafa ağdırmayın da hepsinde de terazinin dilini doğru tutun وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖيزَانَ ve mîzanı aksatmayın, eksiltmeyin, teraziyi sui isti’mal ile âhırette mîzanınıza yazık etmeyin diye mîzanı vazetti ve Semaya irtifa’ verdi. O Rahman 10. وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا Arzı da alta koydu - tevazulu kıldı, aşağıya serdi لِلْاَنَامِ enam için- ENAM, Kamusta halk, yâhud Cin ve İns yâhud yer yüzünde ki mahlûkat demektir. Arzın bu suretle aşağıya vaz’ı üzerindeki mahlûkatın menfeati hisabınadır. Şöyle ki 11. فٖيهَا فَاكِهَةٌ onda bir çok fakihe vardır - enamın bahusus insanların intifa’ edebilmesi için bir çok fakiheler vardır. وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ ve ekmamı olan malûm hurma ağacı vardır. - EKMAM kâfın kesriyle «kimm» in cem’idirki meyvanın çiçeğinin üzerindeki kabcık, tomurcuk demektir. Yahud kâfın fethiyle «kemm» örtmek demek olduğu cihetle elyafı, dalları, kabcıkları gibi örten şeyleri demektir ki birisinde istıkbal için feyız ve menafiıne birisinde de kurutuşuna işaret edilmiş demek olur. 12. وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ ve o çimli daneler - buğday, arpa gibi hububat ki taze çim yapraklar içinde yetişir ve o yapraklar kuruduğu zaman saman olur ve bu suretle hem kendilerinden intifa’ olunur hem de yapraklarından istifade edilir وَالرَّيْحَانُ hem de reyhan - ki şammeyi temizler, a’sab ve ruha neş’e ve neşat verir. REYHAN, güzel rayıhalı veya revhaniyyetli demek olup bizim de reyhan dediğimiz nebat gibi koklanan güzel kokulu otların hepsine ıtlak olunur. Bununla beraber İBNİ Abbastan burada rızk ma’nasına olduğu da nakledilmiştir. Netekim a’râbînin birine nereye? Demişler «اَطْلُبُ مِنْ رَيْحَانِ اللّٰهِ» Allahın reyhanından talebediyorum demişki Allahın rızkından demek istemiş. Rızkın rahat bahşetmesi veyâhud ekmek kokusunun bahusus acıkmış olanlar için her kokudan güzel olması vechi münasebet olmak gerektir. Bu suretle Murad sahib Keşşafın dediği gibi habbin asfına mukabil lübbü demek olur. Hamze Kisaî ve Halefi aşır kıraetlerinde nasb ile «وَالْحَبَّ ذَا الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانِ» okunması ise ıhtisas üzere fi’lin hazfine binaendir. «وَخَلَقَ الْحَبَّ الخ» takdir edenler olmuşsa da «وَاَخُصُّ الْحَبَّ» takdiri bizim zevkımizce daha mülayimdir ki şöyle demek olur: hele o çimli daneler ve o hoşbu reyhan 13. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ imdi Rabbinizin nı’metlerinin hangisini tekzib edersiniz? - «Fa», önünü evveline terettüb ettirmek içindir. Âlâ’, surei Necimde geçtiği üzere niam ve eltaf demek olup müfredi اِلْىٌ اِلًى اَلًى وَيَا اَلْوَءٌ dür. Nİ’METİ TEKZİB, inkâr ile nankörlük etmektir. Ni’metin ni’met olmasını inkâr veya mün’ime nisbetini inkâr veya her her ikisini inkâr hususlarına şamil olur. Meselâ Kurân ta’liminin hem bir ni’met olduğunu hem de Allahın bir ni’meti olduğunu inkâr ederler. Hılkatin, lisanın, Arz-u Semanın, adl-ü mizanın ni’met olduğunu inkâr edenler bile bulunabiliyor. Meyvaların, yiyeceklerin, kokacakların ni’met olduğunu inkâr etmeseler de munhasıran Allaha nisbetini sarahaten veya delâleten inkâr edenler de çoktur. Hıtab, aşağıda tasrih olunacağı üzere İns-ü Cin sekaleynedir ki enamda dahildirler. Rübubiyyet unvanının tasrihi de tevbıhte kuvvet ifade etmek içindir. Ya’ni ey o enamın gizli ve âşîkar iki kısmını teşkil eden İns-ü Cin! Şimdi siz bunları dinledikten sonra rabbiniz Rahman tealânın şu dinleyip gördüğünüz türlü ni’metlerinden hangi birine yalan deyip de nankörlük edersiniz! Hiç böyle bir veliyyi ni’mete nankörlük edilirmi? İbni Ömerden ve Cabirden radıyallahü anhüm rivayet olunmuştur ki Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem eshabına Errahman suresini okudu sükût ettiler, buyurduki neye ben cinnîlerden sizinkinden daha güzel cevab işidiyorum, leylei cinde bunu ben cinnîlere okudum «فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ» kavli ilahîsine her geldiğimde «لَا بِشَىْءٍ مِنْ نِعْمَتِكَ رَبَّنَا نُكَذِّبُ فَلَكَ الْحَمْدُ= hayır ni’metlerinden hiç bir şeyi tekzib etmeyiz ya rabbena hamd, sana» dediler. Bunun için bu Surei celile okunurken dinliyenlerinizin «فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ» dendikçe öyle söylemeleri mendub denilmişdir. İns-ü Cinden her birinin bilhassa kendi yaradılışlarına müteallık ni’metin şükrü vecibesini iyfa etmemelerine karşı tevbiha mukaddime yapılmak için her birinin hılkatlerinin mebde’ ve münşeini beyan ile buyuruluyor ki: 14. خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ fağfur gibi bir selsâlden insanı yarattı - «من» ibtida içindir. SALSAL, tıngır tıngır ses veren kuru çamur, FEHHAR, eyi pişkin saksı, ya’ni fağfur gibi çin çin ses verecek kadar kurumuş, hayattan o derece uzak kuru topraktan ki insanın ilk menşei olan. Arz hareketi Şems karşısında bu derece hayatdan uzak iken Allah tealâ ondan tavırdan tavra bir sülale ıstıfa ederek insanı yarattı (Bakare, Ali İmran, Hıcr, Mü’minûn Surelerine bak). 15. وَخَلَقَ الْجَآنَّ cânnı da yarattı - CANN, nunun teşdidiyle Cin demektir. Mâlih ile milh gibi ikisi de vasıftır. Veya cin milh gibi ismi cins cann, mâlih gibi ismi sıfattır. Yâhud burada insandan murad Adem olduğuna göre candan murad da Cinnin babası demekdir. Ba’zıları bunu Mücahidden, Cinnin babasıdır İblis değil diye nakl eylemiştir. Bizim kanaatimizce mebde’ ı’tibariyle bütün insan cinsi salsalden yaradılmış olduğundan insandan murad yalnız Adem değil cins olduğu gibi canndan murad da cin cinsidir. Aşağıda da «اِنْسٌ وَلَا جَآنٌّ» diye ikisi de cins olarak zikrolunacaktır, surei Hıcirde «وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ» buyurulduğuna göre demek olurki insanı yaratmadan evvel cann yâhud cin denilen gizli mahlukları yaratmıştık مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ ateşden bir mâricden - birinci «min» ibtidaiyye ikinci «min» beyaniyye olarak bir mâric ateşten demek olur. Burada maric iki ma’na ile tefsir olunmuştur. Ba’zıları asıl mefhumu ıztırab ma’nasına merecden olarak ateşten ibaret bir çalkanan, ya’ni halis ateş, dumansız safi alev demişler ba’zıları da merecin asıl ma’nası ıhtılât olmak itibarile muhtelıt dumanlı bir ateş demişlerdir. Surei Hıcirde geçen narissemum tabirine muhtelıt, ma’nası daha muvafık gibi görünür. Şu kadarki muhtelıt, sade duman karışık demek gibi ibtidaî bir ma’naya olmayıp semum mefhumuna da mutabık olmak üzere her şey’e nufuz ve ıhtılat eden diye ateşin hakikatini ifade etmiş olsa gerektir. Bundan başka maric müteaddi mercden olmak üzere haltedici, ya’ni karıştırıcı demek de olabilir ki bu da ateşin, ya’ni hararetin eşya üzerindeki kimyevî bir hassasını ifade etmiş olur. Hasılı demek oluyor ki insan yaradılmazdan evvel Güneşte veya Arzın bidayetinde olduğu gibi çalkalanıp duran muztarib ve müteheyyic bir halde bulunan halis bir ateş veya elektrik halinde olduğu gibi her şeye karışabilen nafiz bir ateş veyâhud eşyayı biribirine karıştırmak ıhtılât ettirmek hassasını haiz bir ateşten biz insanların gözlerine bermu’tad görünmiyen gizli bir takım hayat kuvvetleri, hayatî unsurlar yaradılmıştır ki bunlara cann, tesmiye olunur. 16. فَبِاَىِّ ilh... 17. رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ Hem iki meşrıkın rabbi hem iki mağribin rabbi - dir o yaratan Rahman. Ya’ni yalnız insan ve cannın mebdeinden halikı olmakla kalmayıp bütün cihatı vücudun ve hattâ vücudî ve ademî ni’metlerin hepsinin maliki ve bütün meratibi tekemmülün rabbi ve sahibidir. İki maşrık ve iki mağrib ta’birinde de bir kaç vecih vardır. Birincisi «اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ» den anlaşılacağı üzere Şems ve Kamerin meşrıkları ve mağribleri. İkincisi yaz ve kış, günlerin uzayıp kısalmasına göre olan meşrık ve mağrib. Bu surette gerçi hergün için ayrı bir meşrık ve mağrib varsa da müntehalarını zikr ile aralarındakilere de şumulü kastedilmiş demek olur. Netekim bütün Şark-u garb onun denildiği zaman bütün mabeyinlerile her taraf demek olur. Üçüncüsü, nevi’ kasdiyle gerek Şemsin ve gerek sairlerinin maşrıkı demek olabilir ki bütün ecramın meşrık ve mağribine işaret edilmiş olur. Dördüncüsü arz, kürevî olmak i’tibariyle her nısfına nazaran bir meşrık ve mağribe işaret edilmiş olur ki bunda meşrık denilen bir nokta ayni zamanda mağrib ve mağrib denilen nokta da aynı zamanda meşrık dahi olmuş olur. Beşincisi şems-ü kamer gibi envarı zahire ile akl-ü şuur gibi envarı batınenin doğuş ve batış noktalarına işaret olabilir ki bunu bir i’tibar ile üçüncü vecihte idhal de mümkindir. Ve her hangisi olursa olsun asıl ma’nayı murad vücudî ve ademî bütün ni’metlerin malik ve müdebbiri olduğunu beyandır. Görülüyor ki bu âyetler hem ni’meti hem kudreti ıhtar ediyorlar. Ni’meti ıhtar şükrü icab, kudreti ıhtar da küfrana karşı tevbihı takviye içindir. Evet 18. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ ilh... 19. مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ iki denizi mercetti - burada merc müteaddîdir. «مرج الدابه» ma’nasındandır ki salıverdi demektir. Bu da esas itibariyle karıştırmak ma’nasına müteferrı’ ise de ayrıca bir isti’maldir. Bu iki deniz hakkında misal olmak üzere muhtelif vecihler söylemişlerdir. Evvelâ: Sûrei Fürkanda geçen «وَهُوَ الَّذٖى مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا» âyetine mutabık olmak üzere biri tatlı diğeri acı iki derya denilmiş, meselâ Şap denizinde Nil, Basra körfezinde Dicle munsabbında olduğu gibi satıhlarının telâkısi ile beraber birdenbire yekdiğerile imtizac etmeksizin bir haylı mesafe hassıyyetleri temadî eden büyük sularla temsil edilmiştir. Bunlar da iltika, bilfiıl temass mâ’nasına oluyor. İltika temas edecek vechile yakınlık ve mücaveret haline de hamlolunabilir. Ve bu surette acı denizin altında veya yakınında ahzı mevkı’ eden su hazinelerine de muntabık olabilir. İkincisi, ikisi de acı deniz olmak üzere bir zamanlar Bahri Farıs denilmiş olan Bahri muhîtı hindî ile Bahri Rûm denilmiş olan Akdeniz ile temsil edilmiştir ki aralarındaki berzah Arabistan şibhiceziresi veya telâkı etmek üzere bulundukları Süveyş berzahıdır. Buna göre «يَلْتَقِيَانِ» telâkı edeceklerdir ma’nasına da telâkkî edilebilir ve bu suretle Süveyş ileride açılacağını göstermiş «يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ» âyeti de bu ikinci ma’naya akrebdir. Zira tatlı sudan inci ve mercan çıkması biraz te’vile mütevakkıftır. Üçüncüsü, bahri sema, bahri arz denilmiştir ki denizlerle bulutlar veya daha geniş bir ma’na murad olunabilir. Dördüncüsü, Arzı etrafından muhît olan dış denizle arzın kıt’aları arasındaki iç deniz ki bu iki deniz telâkı ederler, Arz aralarında bir berzah halinde kalır, taşıp da onu istilâ etmezler. Beşincisi, «meşrıkayn ve mağribeyn» de dahi geçtiği üzere acı tatlı, iç dış, semavî ve arzî ve hattâ hakikat ve mecaz her iki nev’iyle deniz demek de olabilir ki en umumî ma’nasıdır. Bu surette işarî ma’na olarak âlemi cismanî ile âlemi ruhanîye dahi şamil olabilir ki aralarındaki berzah da hayal ve zılâl âlemi olmuş olur. يَلْتَقِيَانِ iltika ederler. - Bu cümle ya istinafiyye veya haliyyedir, ya’ni kavuşurlar yâhud karşılaşırlar. Veyâhud öyle bir halde salmıştır ki kavuşacaklar veya kavuşuyorlardır. Fakat 20. بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ aralarında bir berzah vardır. - BERZAH, asıl ma’nasında iki şey arasında bulunan haciz, haddi fasıl demektir. Coğrafya ıstılahında ma’lûm olduğu üzere iki deniz arasında bulunan karaya denir. Burada ya bu ma’naya yâhud kudretten herhangi bir had ma’nasınadır. Aralarında bir berzah bulunduğundan dolayı o iki deniz لَايَبْغِيَانِ bagy etmezler. - O berzahı, o haddi aşıp da diğerinin mevki’ini işgal edecek, hususiyyetini ifna eyliyecek bir zulüm ve tecavüz yapmazlar, yapmaya meydan bulmazlar. 22. اللُّؤْلُؤُ inci, bahusus iri inci وَالْمَرْجَانُ ve mercan - lisanımızda da kırmızısı ma’ruf olan mercan, ma’lûm ki inci ile mercan, ziynet ve ticaret ni’metlerindendir. 24. وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِى الْبَحْرِ hem onundur o denizde inşa olunmuş akıp gidenler - Cevarî, akıcı ma’nasına cariyenin cem’idir ki gemiler demektir.
MÜNŞEÂT, iki ma’na ile tefsir olunmuştur. Birincisi ma’lûm olduğu üzere inşa olunmuşlar demektir ki
inşasının ehemmiyyetini ve Allahın bir ni’meti olduğunu ve insanlar tarafından inşa edilmiş olması «وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ» mısdakınca Allahın olmalarına mani’ olmadığını anlatır. İkincisi yelkenleri açılmış ma’nasına da tefsir edilmiştir. Çünkü inşa, refetmek, yukarı kaldırmak ma’nasına da geldiği cihetle münşeât merfuat demek olur ki gemiler hakkında bu vasıf yelken açmış veya bayrak açmış demek olabilir. Şu teşbihde buna da bir îma vardır: كَالْاَعْلَامِ Alemler gibi, ya’ni dağlar gibi - burada alem dağ ma’nasına olmakla beraber bayrak ve alâmet ma’nasını da îma edebilir. Evet, inşa olunup da denizde akıp giden ve o inci ve mercan gibi nice menafii taşıyan o dağlar gibi gemiler de Allahın ni’metlerindendir. Maamafih cevarilmünşeat vasfı, Sema deryasında yüzüp duran bütün ecramı ulviyyenin Allah Tealânın kudreti alâiminden olarak denizde akar gemiler gibi akıp gitmekte bulunduklarını dahi ifadeye müsaiddir. Bu suretle gelecek âyete bir girizgâh da olmuş olur. Şöyleki: ٢٦ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ ٢٧ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ ٢٨ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٩ يَسْئَلُهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ ٣ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣١ سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَا الثَّقَلَانِ ٣٢ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٣ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَاتَنْفُذُونَ اِلَّابِسُلْطَانٍ ٣٤ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٥ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ٣٦ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٧ فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَآءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ ٣٨ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٩ فَيَوْمَئِذٍ لَايُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِهٖٓ اِنْسٌ وَلَا جَآنٌّ ٤ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤١ يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسٖيمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصٖى وَالْاَقْدَامِ ٤٢ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٣ هٰذِهٖ جَهَنَّمُ الَّتٖى يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ ٤٤ يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمٖيمٍ اٰنٍ ٤٥ فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Meali Şerifi