AyetSûreler

Nûh Sûresi 2. Âyet

Mekke · Cüz 29 · Sayfa 570

قَالَ يَٰقَوۡمِ إِنِّي لَكُمۡ نَذِيرࣱ مُّبِينٌ ۝٢

Dedi ki, "ey kavmim! Gerçekten ben size açık bir uyarıcıyım

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–20. âyetleri birlikte ele alır.

1. اِنَّآ اَرْسَلْنَا نُوحًا Âlûsî der ki: Nuh ismi aslen Arabî değil, A’cemîdir. Cüvalikî muarreb olduğunu söylemiş, Kirmanî de Süryanîde ma’nası sâkin demek olduğunu söylemiştir. Hâkimin Müstedrekte asıl ismi Abdülgaffar olup çok nevha ve bükâ etmiş olmasından dolayı Nuh denilmiş olduğuna dair rivayeti sahîh olmasa gerektir. Meşhura göre: Hazreti Nuhun Nesebi, ibni Lemek ibni Mettuşelah ibni Ahnuhtur. Ahnuh da İdris aleyhisselâmın ismidir. Buna nazaran Nuh, İdris aleyhisselâmdan sonradır. Müstedrekte ise ekser Sehabe radıyallahü anhüm Hazreti Nuhun Hazreti İdristen evvel olduğuna kail oldukları mezkurdur اه. Hazreti Nuh ile Hazreti Âdem arasında bin sene kadar veya daha yakın bir zaman geçmiş olduğuna dair de aslı kütübi sâlifeye nisbet olunan şayi’ bir rivayet vardır. Lâkin Hazreti Nuhun kavmı bu Sûrede beyan olunduğuna göre Vedd, Süva’, Yegus, Yeuk, Nesir namlarında bir takım putlar yapmış oldukları bu ise Hazreti Nuhun gemisi gibi mu’cıze kabîlinden olamıyacağına mebni o vakıt sanayiin bunları yapabilecek kadar ilerlemiş bulunduğunu gösterdiği cihetle bin sene zarfında ilk insanların sanayı’de bu dereceye gelebilmiş olmaları hukmi rübubiyyetle âlemde meşhûd ola gelen tedricî tekâmül görünür. Bu cihetle ya hılkati Âdeme isnad olunan tarihin yanlışlığına hukmetmek veya o Âdemden murad, ebül’beşer olan Âdem olmadığına kail olmak icab eder. Biz ise Kur’anda Âdemi ismi alem olarak bir tanıdığımızdan Hazreti Nuh ile Hazreti Âdem beyninde ne kadar bin sene geçmiş olduğunu Allahdan başka kimse bilmez deriz. اِلٰى قَوْمِهٖٓ – Burada Hazreti Nuhun umuma değil, kıvmına mürsel olduğu anlaşılıyor. Zira mürselîn miyanında umuma bı’set Peygamberimize mahsustur. O zaman Yer yüzünde ne kadar insan ve hangi kavımlar, vardı, ve Arzın nereleri meskûn idi onu da ancak Allah bilir. Bununla beraber Âlûsînin beyanına göre denilmişki Hazreti Nuhun kavmı Ceziretül’arab ve ona yakın yerlerin sükkâni idi, meşhûr olan da müşarünileyhin Kûfe arzında ya’ni İrakta sâkin olduğu ve orada kendisine risalet verilmiş olmasıdır. Bundan Nuh tufanının da ma’lûm olabilen umumu, kavmi Nuha ve onların umumuna aid demek olup bütün kürei Arzın her tarafına şâmil olması lâzım gelmiyeceği ve o vakıt ruyi Arzda onlardan başka insanlar bulunup bulunmadığı da kestirilemiyeceği anlaşılıyorki Âlûsînin de muhtarı budur. İbni Esîr, Kâmilde ve Ebülfida’ tarihinde «Mecus, tufanı tanımazlar, ba’zıları da tufanı ıkrar eder ve lâkin Babil ıklimiyle ona yakın yerlede olduğunu ve küyümers, ya’ni Âdem evlâdının meskenleri maşrıkte olduğundan onlara tufan vasıl olmadığını zu’meder. Kezalik Hind, Fürs, Çin gibi maşrık ümmetleri tufanı tanımazlar. Fürsün ba’zısı onu i’tiraf eder ve fakat umumi değildi, Hulvan akabesini geçmemişti derler. Sahih olan ehli Arzın hepsi Nuh evlâdından olmasıdır. Çünkü «وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقٖينَ» buyurulmuştur.» Diye tahrir eylemişlerdir. (sûrei Sâffatta bu âyet ile Sûrei Hudda «قٖيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ» âyetlerine bak). عَذَابٌ اَلٖيمٌ Âhıret azâbı yâhud Tufan 4. يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ günâhlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin - Ki o geçmiş günahlardır. Çünkü «اَلِاسْلَامُ يَجُبُّ مَا قَبْلَهُ» dir. İslâm makablini keser atar, Âhırette onunla muahaza olunmaz. Yâhud hukukullaha müteallık olan günahlar, çünkü hukıkı ıbadın afvını Allah tealâ onlara bırakmıştır. Onun mağfireti onlarla halâllaşmağa mütevakkıftır. وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ve sizi müsemmâ bir ecele kadar te’hır etsin - De ecel gelmeden evvel mağfiret olunduktan başka sevab kazanacak güzel ameller yapmağa da meydan bulabilesiniz. Çünkü o müsemmâ ecel iyman ve ittika ve tâat şartiyle takdir buyurulan eceldir. اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ Çünkü Allahın takdir buyurduğu ecel - herhangi şey hakkında olursa olsun takdir buyurulduğu vechile اِذَا جَآءَ gelince لَايُؤَخَّرُ te’hîr olunmaz - Allahın takdirini vukuundan evvel kendisinden başka kat’î surette kimse bilemiyeceği cihetle daha vakıt var biraz daha eğlenelim de o gelmezden evvel yine hazırlanırız demek de kabil olmaz. Onun için henüz ecel gelmeden evvel imhal ve te’hîr vakıtlarını fursat bilip de ona göre iyman ve ubudiyyet ile azâbdan korunup tâat ile sevab kazanmağa çalışmalıdır.

Burada bir tarafdan te’hîr etsin deniliyor, bir taraftan da gelince te’hîr olunmaz deniliyor. Gelince te’hîr olunmıyan, te’hîr olunsun demek tenakuz olmazmı? Denecek olursa, ilk nazarda varid gibi zannedilen bu suâlin varid olmadığı cüz’î bir teemmül ile anlaşılır, çünkü gelince te’hîr olunmayanın gelmezden evvel te’hîr olunması tenakuz değil, aynî hakikattir. Zira henüz gelmeyen te’hîr olunmuş demektir. Bundan başka «يُؤَخِّرْكُمْ» de te’hîr olunan ecel değil, muhatablardır. Eceliniz te’hîr olunsun denilmemiş siz ecele kadar mağfiretle te’hîr olunasınız denilmiştir ki magfur olarak ecele iresiniz demek olur. Halbuki tenakuzda nisbetin ittihadı için müteallakların ittihadı şarttır. Siz ecele te’hîr olunursunuz ecel te’hîr olunmaz demek hiç bir zaman tenakuz olmaz. Şu kadarki bu ma’naca burada «يُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى» cümlesinin açık bir fâidesi anlaşılmaz. Onun için bundan ilk tebadür eden ma’na tenakuz değil şu olur. Muhakkak bir eceli müsemmâ vardır. Ondan büsbütün kurtuluşa imkân yoktur. Ancak o ecel gelmeden evvel Allaha iyman ve itaatle iyi korunmak gibi ba’zı esbaba mebniy te’hîr olunabilir, lâkin ecel gelince aslâ te’hîr olunmaz. Binaenaleyh o gelmezden ba’zı esbab ile te’hîr olunabilmesine ne ma’na verilmeli? Takdir olunan ecel meselâ yüz sene ise korunmamakla ondan evvel gitmek mümkin olurmu? Veya o gelmezden evvel Allaha iyman ve emirlerine itaat ile korunarak onu yüz yirmi seneye çıkarmak mümkin olabilirmi? Bundan dolayı ba’zıları buradan iki ecel ma’nası anlaşıldığına zâhib olmuşlar ve ecelin takdirini terdid ile şarta muallak olarak tasvir etmişlerdir. Keşşaf demiştirki: Allah tealâ şöyle kaza’ buyurmuşturki meselâ Nuh kavmı iyman ederlerse ömürleri bin senedir ve eğer küfr üzere giderlerse dokuz yüzün başında onları ihlâk edecektir. Bu suretle onlara denilmiştirki iyman edin ki Allah sizi eceli müsemmaya kadar te’hîr etsin, ya’ni tesmiye etmiş ve sizin için daha ilerisine gidemiyeceğiniz bir gaye olarak ta’yin buyurmuş olduğu vakta kadar bıraksın ki o tam bin olan en uzun vakıttır. Sonra da haber vermiş ki o uzun gaye geldiği vakıt, bu kısanın te’hîr olunduğu gibi te’hîr olunmaz. Razî de tefsirinde bunu aynen almıştır. Kazıy ve Ebüssüud ve Âlûsî dahi aynî ma’nâda yürümüş olmakla beraber yalnız gelince te’hîr olunmıyan eceli, müsemmâ olan uzuna kasretmeyip ikisi de «lâyüahhar» olduğunu, burada ise «اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَآءَ لَايُؤَخَّرُ» den murad, iyman takdirinde müsemmâ olan ecel değil, iyman edilmediği takdirdeki kısa ecel olması ıktiza edeceğini ve çünkü ıbadetin «ان» ile ta’lil edilmesi menfiy te’hırin mevud te’hîr olmasını icab ettiğinden ıbadet etmezseniz uzun ecele te’hîr edilmezsiniz ve o halde mukadder olan eceliniz kısa ecel olur, o gelir çatar, gelince de tehîr edilmez, o vakıt kurtulamazsınız, müsemmâ eceliniz uzun olan değil, kısası olmuş olur, demek olduğunu anlatmışlar ve bu suretle bunlar bir taraftan şarta göre uzun veya kısa iki ecel farz etmekle beraber hakıkatte ecelin bir olduğunu da göstermek istemişlerdir. Çünkü mes’elenin iki safhası vardır.

BİRİSİ, eşyanın tabiatine nazaran haddi zatindeki imkânı safhasıdır ki bu bakımdan muhtelif esbaba

nazaran ecel, vukuuna kadar muhtelif surette uzun ve kısa olmak mümkindir. Vukuundan veya delâili vukuundan evvel sirri kader Allahdan başkasına ma’lûm olmadığı cihetle insan ancak imkân safhasını mülâhaza ederek ona göre hazırlanmak lâzım gelir.

İKİNCİSİ de vuku’ safhasıdır ki bu bakımdan vakı’de tehakkuk eden ecel o mümkinlerin ancak birisidir.

Kimsenin iki eceli yoktur. Takdiri ilâhîye gelince, takdir, Allah tealânın ezeldeki ılmi, kaza o ılmin lâyezalde fı’le çıkarılması demek olduğuna göre «لَايَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ» olan ılmi ilâhîde hafa ve tereddüd ıhtimali bulunmıyacağından ileride bil’fiıl vakı’ olacak olan ecel ne ise ılmi ilâhîde mukadder olan ecel de odur. Binaenaleyh hakikatte mukadder olan ecel vakı’deki gibi birdir. Lâkin onu vukuundan evvel Allahdan ve Allahın bildirdiklerinden başka kimse bilemez. Ilim ma’lûme tabi’ ve teklifin menatı ise imkânı zatî olmak hasebiyle Hazreti Nuhun da’veti de hakîkati takdire nazaran değil, sureti imkâna nazarandır. İbni Atıyye tefsirinde demiştir ki «وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى» Mu’tezilenin insan için iki ecel vardır demelerinde temessük ettiklerindendir. Eğer bir ve müncez olsa idi haddine irince te’hıri sahih olmaz, irmeyince de ta’cili sahih olmazdı demişlerdir. Halbuki âyette onların tutunacağı bir şey yoktur. Çünkü Nuh aleyhisselâm onları te’hîr olunacaklardan mı yoksa ta’cil olunacaklardan mı olduğunu bilmiş değildir. Ve onlara siz vaktı gelen ecelden te’hîr olunursunuz da dememiş. Lâkin ezelde onları ya iyman ve te’hîr ile hukm olunanlardan veya küfr ve ta’cîl ile hukm olunanlardan olduğu sebk etmiştir, sonra bu ma’nâya şiddet verip «اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَآءَ لَايُؤَخَّرُ» kavlile şimşeği çakarak karar vermiştir اه. 13. مَالَكُمْ لَاتَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًا neye siz Allah için bir vekar ummazsınız - vekar, hafifliğin zıddı olarak ağırlık, hilm ü temkin ile azamet ma’nalarına gelir, netekim tevkıyr, ta’zîm demektir. «لِلّٰهِ» fâili veya müteallakı beyandır. Ya’ni siz neye Allahdan korkmıyorsunuz, Allah tealânın hılmiyle beraber bir azamet ve ızzeti bulunduğuna inanmıyor ve onu saymıyanın akıbet helâk olacağına ihtimâl vermiyor, i’tikad etmiyorsunuz da ona saygısızlık ediyor, putlara tapıyorsunuz, bu ma’naca kelâm, sırf tehdid olur. Yâhud ne için siz Allah tealânın size ileride bir vekar ve haysiyyet bahşederek tevkîr etmesini, terakkî ettirip akıbette büyük mertebe ve sevaba irdirmesini ümid etmiyorsunuz da iyman ile onun yoluna gitmiyor, ona küfr ile putlara tapıp zillet yolunu ıhtiyar ediyorsunuz? Demektirki bu surette tehdidden ziyade teşvik olmuş olur. 14. وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا Halbuki o sizi tavır tavır nice hallerden geçirerek halk etmiştir. - Burada insan hılkatinin ferden ve cem’an geçirmiş olduğu tekâmül mertebelerine işaret buyurulmuştur ki Ebüssüudun tahriri vechile ibtida anasır halinde, sonra ağziye halinde, sonra ahlât halinde, sonra nutfe halinde, sonra aleka halinde, sonra mudga halinde, sonra ızam ve lühum halinde, sonra da bam başka bir hılkatte inşa etmiştir. «فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ» bunları yapan o güzel halık tevkîr ve ta’zîme lâyık değil mi? O sizi daha başka bir tavr-u hılkatle yükseltemezmi? Yâhud kahr-u tedbir ile elîm azâblara düşüremezmi? Siz neye bunları düşünmiyorsunuz? Bunu daha ziyade iyzah ve isbat için buyuruluyorki: 15. اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ ilh...

17. وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًا – Nebat, nebt kelimeleri lügatte ismi cins ve masdar olur. İsm olduğuna göre yerde biten, ya’ni neş’et edip yetişen her şey’e denir, sonra sâkı olmıyanda belki hayvanatın yediğinde urf olmuşturki ot dediğimizdir. Masdar olduğuna göre de bitmek, ot bitmek yetişmek, inbat da bitirmek, yetiştirmek, neş’et ettirmek demek olur. Nebatın faslı, mümeyyiz ve vasfı nümüvdürki uzviyyetin tegaddi ve tenasül ile tezahürüdür. Lâkin kelimenin asıl sîgasi masdar olduğu ve insan hayatı, nebatî hayattan ibaret bulunmadığı için müfessirîn burada «نَبَاتًا» hal değil, masdar olarak mef’uli mutlak olduğunu beyan etmişlerdir. Ancak ba’zıları doğrudan doğru «اَنْبَتَكُمْ» den mef’uli mutlak olmak için «اَنْبَاتًا نَبَاتًا» ma’nasına olup babının gayriden olarak zikredilmiş olduğunu söylemişlerdirki sizi Arzdan bitirmek suretiyle yetiştirdik demek olur. Diğer ba’zıları da «اَنْبَات» ın neticesi olmak üzere sülasî babından mukadder olan fi’lin masdarı olmak dolayısiyle «اَنْبَات» ın mef’uli mutlakı olduğunu söylemişlerdirki aslı «اَنْبَتَكُمُ اللّٰهُ فَنَبَتُّمْ نَبَاتًا» olup ma’na «Allah sizi bitirdi de siz bir bitiş bittiniz» demek olur. Razî derki: bunda iki mes’ele vardır.

BİRİNCİSİ: Âyette iki vecih var: birisi, sizi Arzdan bitirdi demek babanızı Arzdan bitirdi - ibtida topraktan onu yaratmak suretiyle cinsinizi yarattı - demektir, o kadarki «اِنَّ مَثَلَ عٖيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ» gibi olur. Diğeri hepinizi Arzdan yarattı demek olur, çünkü Allah bizleri nutfelerden, onları gıdalardan, onları nebattan, onu da Arzdan yaratıyor.

İKİNCİSİ: «اَنْبَتَكُمْ اِنْبَاتًا» denilmek gerekken «اَنْبَتَكُمْ نَبَاتًا» buyurulmuşturki: «اَنْبَتَكُمْ فَنَبَتُّمْ نَبَاتًا» takdirindedir. Bunda lâtîf bir incelik vardır. Zira «اِنْبَاتًا» buyursa idi acib garib bir inbat demek olurdu. Halbuki Allahın sıfatı olan inbat bizim için mahsûs olmadığından biz onun acib, kâmil bir inbat olduğunu başka türlü tanımazdık, ancak Allahın ıhbariyle tanımış olurduk, bu makam ise Allah tealânın kemali kudretine istidlâl makamıdır. Onu yalnız sem’ ile isbat kâfi gelmiyebilir, lâkin o inbat etti de siz acib, garib bir bitiş bittiniz ma’nasına «نَبَاتًا» buyurulunca bizim vasfımız olan o acib, garib, kâmil bitiş, mahsûs, müşahed olduğundan bununla Allahın kemali kudretine istidlâl mümkin olur, onun için «نَبَاتًا» buyurulması bu makama daha muvafık, daha beliğ olmuş ve bu lâtîf sirri göstermek için hakikatten bu mecaza geçilerek «اِنْبَاتًا» yerinde «نَبَاتًا» buyurulmuştur اه. Maamafih «نَبَاتًا» hal yapıldığı taktirde de bu nükte anlaşılmaz değildir. Lâkin kelimenin esasen masdar olması ve mef’uli mutlakın halden akdem ve daha kuvvetli bulunması hasebiyle müfessirîn halden ziyade esası gözetmişlerdir. Bu suretle etvarın mebadîsine işaretten sonra istıkbalini ve gayesini beyan için de buyuruluyorki 18. ثُمَّ يُعٖيدُكُمْ فٖيهَا ilh...

Bu da’vet ve beyandan sonra ne oldu? ٢١ قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْنٖى وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَارًا ٢٢ وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا ٢٣ وَقَالُوا لَاتَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا ٢٤ وَقَدْ اَضَلُّوا كَثٖيرًا وَلَاتَزِدِ الظَّالِمٖينَ اِلَّا ضَلَالًا ٢٥ مِمَّا خَطٖٓيئَاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَارًا ٢٦ وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِرٖينَ دَيَّارًا ٢٧ اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوٓا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا ٢٨ رَبِّ اغْفِرْ لٖى وَلِوَالِدَىَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِىَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمٖينَ اِلَّا تَبَارًا

Meali Şerifi