AyetSûreler

Nebe Sûresi 34. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 583

وَكَأۡسࣰا دِهَاقࣰا ۝٣٤

Dopdolu kadehler var

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 31–40. âyetleri birlikte ele alır.

31. مَفَازًا MEFAZ - fevz ma’nâsına mimli masdar veya fevzgâh ma’nâsına ismi mekân olabilir. Fevz halâs ve zafer, ya’ni korkulardan, acılardan kurtulup muradlara irmektir. Ba’zan yalnız kurtuluş; ba’zan da yalnız zafer ma’nâsında kullanılırsa da hakikati ikisidir. Tenvin ta’zım içindir. Ya’ni büyük kurtuluş büyük meram var, ki o ebedî azâbdan halâs, ebedî na’îm ve sevaba nailiyyettir. Yâhud büyük bir fevz yeri var ki o da dârünneıym olan Cennettir. Ve Dünyada azgınların en ziyade tuğyan ve hırslarını tahrik eden zevklerinden olmak hasebiyle onların rağmine şunlar: bedeli iştimal veya bedeli ba’z tarikîyle mefazın ba’zı neş’elerini beyandır. 32. حَدَآئِقَ hadîkalar -

HADÎKA, suyu olan ve türlü meyva ağaçlarını ve çiçekleri havî ve etrafı dıvar ile muhat bulunan bostan ve

bağçe demektir ki hey’etçe, göz bebeği demek olan, hadekaya teşbihan bu nam verilmiştir. وَاَعْنَابًا – A’NAB, üzüme de üzüm bağlarına da denir. 33. كَوَاعِبَ – «Kâ’ıb» in cem’i kimemeleri kübik, ya’ni yeni ağırşaklanmış, turunç memeli denilen taze kızlara denir اَتْرَابًا «tirb» in cem’i, hep bir yaşta, ba’zı tefsirlerde Cennet kızları on altı yaşında, erkekleri otuz üç yaşında diye merviydir. Sûrei Vakıaya bak 34. دِهَاقًا dopdolu - «هَلْ اَتٰى» Sûresinde «اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَاْسٍ» bak. 36. حِسَابًا Burada hisaben «حَسْبُنَا اللّٰهُ» de olduğu gibi tam kifayet ma’nâsından yeter mi yeter deyinceye kadar kâfi ve vâfi mealinde tefsîr olunmuştur ki tağîlerin amellerine göre «جَزَآءً وِفَاقًا» sına mukabil, müttakîlere amellerinin ecrinden fazla olarak «عَطَآءً حِسَابًا» tam mükâfat 37. رَبِّ السَّمٰوَاتِ الخ – «رَبِّكَ» den bedeldir. الرَّحْمٰنِ – atfi beyan لَايَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا ondan bir hıtaba malik olamazlar. - Rahman tealânın rübubiyyetinde gayeti azamet ve celâlini ve ceza ve atade istıklâlini beyandır. Ya’ni o öyle azametli ve şerikten münezzeh öyle bir zül’celâldir ki bütün mahlûkat fi’len onun işine müdahale etmek şöyle dursun onun namına kendiliklerinden bir söz söylemek veya ona bir hıtabda bulunmak salâhiyyetine malik değiller. Meğer ki bundan sonra ki âyette beyan olunacağı üzere izin vermiş ola. O vakıt da malik olarak değil, me’zun olarak söyliyebilirler. 38. يَوْمَ يَقُومُ – «لَايَمْلِكُونَ» mazmununu takrirdir, takyid değildir. «لَايَتَكَلَّمُونَ» ye teallûku da tecviz edilmiştir. «يَوْمَ يُنْفَخُ» ye nâzır olarak ondan bedel olması bize daha muvafık görünüyor. الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ – «الرُّوحُ» deyince «قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» buyurulan ruh cinsi tebadür eder. «Ruh Allahın cünudundan bir cünddür. Melâike değildirler. İlh» Mealinde rivayet olunan bir hadîs de buna delâlet eyler. Ba’zıları Melâikenin hafezası demişler, ba’zıları da ervah üzerine mü’vekkel Melek demişler. Gazalî İhyasında «ruh denilen Melek, ervahı ecsama sokandır. Çünkü o teneffüs eder. Enfasından her nefeste bir cisimde bir ruh olur. Ve bu haktır erbabı kulûb onu basîretleriyle müşahede ederler» demiştir. İbni Abbastan rivayet olunan kavilde ise Cibrîldir. Demiştir ki: Cibrîl aleyhisselâm Kıyamet günü Cebbar tealânın huzurunda azâbullahdan havf ile titriyerek kıyama duracak, «سبحانك لا اله الا انت ما عبدناك حق عبادتك= sübhansın yarab, senden başka ilâh yok, biz sana hakkıyle ıbadet edemedik» diyecektir اه. Bu rivayetlere göre «الرُّوحُ» da «الف لام» ahd için demektir ki «مِنْ رَبِّكَ» karînesiyle muhatab Resulullah olduğu cihetle onca ma’hud olan ruh demek olur. Beyzavî bunları şöyle telhıys eder. Ruh, ervah üzerine mü’vekkel bir Melek veya ervah cinsi yâhud Cebraîl, yâhud Melâikeden a’zam bir halktır اه. Şu halde mazmununa iyman edip tafsîline el’ılm-ü ındallah demek daha muvafık olur. Sûrei Mearicin başına ve Sûrei İsrada «قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» âyetine bak. صَفّاً – Bundan bir saff anlıyanlar olmuşsa da «وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا» saf saf olmasını anlatır. لَايَتَكَلَّمُونَ – Cümlei istînafiyye olarak «لَايَمْلِكُونَ» mazmununu takrirdir. Onun için zamir, Ruh ve Melâikeye racı’ olabilirse de «لَايَمْلِكُونَ» gibi bütün Semavât ve Arz ehline racı’ olması daha mutabıktır. Ya’ni gerek Ruh ve gerek Melâike ve gerek saireden hiç biri ne bir şefaat, ne bir taleb, ne de her hangi bir maksad ile bir söz söyleyemezler. اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا Ancak o Rahmanın izin verdiği savab söyleyen kimse müstesna - O kimse izne ıktiran etmek ve savab söylemek şartiyle söyleyebilir. Ve söylemesi malikiyyetle değil, müsaade ile olmuş olur. Demek ki bu izn ile istisnada şefaat kapısının bir küşadı vardır. Makamı kurbde bulunanlar bu suretle şefaat edebileceklerdir ki Sûrei İsrada «عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا» âyetinde geçtiği ve şefaat hadîsinde beyan olunduğu üzere bu makam ilk evvel şefaati ammeye me’zun olan Resulullahın makamı mahmududur. Hususî şefaatlar ondan sonra olabilecektir. O izinden sonra da bunlar savab söylemiş, hakka isabet etmiş olmakla meşruttur. Fakat makamı kurbde bulunanların huzurı Rahmanda savabın gayrisini de söylemeleri ihtimali de melhuzmudur ki «وَقَالَ صَوَابًا» diye bu şartın ayrıca tasrihine lüzum olsun? Diye bir suâl hatıra gelebilir. Buna iki türlü cevab verilebilir.

BİRİSİ: «وَقَالَ صَوَابًا» o izne nâil olabileceklerin sıfatı kâşifesini ve şefaatin birinci şartını beyan olmasıdır. Ki o izin de savab söyleyenlere verilir diye makamı kurbi beyan olmuş olur. Böyle savabı söyleyebilmek de «وَلَا يَشْفَعُونَ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهٖ مُشْفِقُونَ» mazmununa intibak ile olabilir. Önce Allahın rızası olup olmadığını bilmek ise «وَلَا يُحٖيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِهٖٓ اِلَّا بِمَا شَآءَ» buyurulduğu vechile ancak Allah tealânın meşiyyeti mahsusasına mütevakkıf ve mahdûd olduğundan onu anlamadan şefaate kalkışmak tehlükeli ve onun için şefaat edecekler «وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهٖ مُشْفِقُونَ» korka korka şefaat edecek ve ancak isabet edenlerinki kabul olunacaktır. Bu surette istisna «لَايَتَكَلَّمُونَ» nun fâillerindendir.

İKİNCİSİ, bir ihtimal de haklarında söz söylenecek, şefaat olunacaklardan istisna, savab kaydi de

onlara aid olmasıdır. Ya’ni Rahmanın izin verdiği ve Dünyada bir savab söylemiş olan kimseler hakkında söylemeleri ve şefaat etmeleri müstesna, demek olurki bir takım müfessirîn buna kail olmuşlardır ve bu takdirde mezkûr suâl esasen varid olmaz. Bu surette bir savabdan murad da kelimei tevhîd «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» demek olup «شَفَاعَتِى لَاهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ اُمَّتِى» hadîsi şerifi mucebince ehli kebairden olan mü’minler hakkında iymanlarından dolayı erinde gecinde şefaatin kabul olunabileceğini beyan olmuş olur.

39. ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ – geçen beyanatı te’kiddir. «الْيَوْمُ الْحَقُّ» mübteda «ذٰلِكَ الْيَوْمُ» haber, yâhud «ذٰلِكَ» mübteda, «الْحَقُّ» haberdir. Ya’ni bervechibalâ haber verilen kıyam ve fasıl günü Hâk gündür yâhud o haber verilen gün beyan olunduğu vechile hak, vukuu şübhesiz muhakkaktır. فَمَنْ شَآءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهٖ مَاٰبًا Fai fasıyha ile ihbarın fâidei müterettibesini tefhimdir. Ya’ni hal böyle: o gün hak ve bunun size haber verilmiş olduğu muhakkak olunca bundan sonra iş sizin meşiyyetinize, iradei cüz’iyyenizle kesbinize bağlıdır. O halde herkim o sıfat ve azameti anlatılan rabbına doğru varmak, onun rahmetine erip nâili meram olmak isterse ona götürecek bir meab, sonunda gayeye irdirecek bir merci’ ve makam edinsin, ona göre bir yol tutsun. Ki bu tafsîlâttan anlaşıldığına göre o tekzibden korunup iyman ve ittika ile savab söylemek ve tâat yapmakla olur. 40. اِنَّآ اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرٖيبًا – Bu cümle «فَمَنْ شَآءَ» de «fa» nın delâlet eylediği şartı mahzuf mülâzemesinin ta’lîli ve azâbın yakınlığını beyandır. Ya’ni o hak haber verilmiş olunca o meşiyyetin lüzumu şunun içindir, çünkü biz size bu ıhbar ile bir azâbın tehlükesini haber verdik ki o azâb uzakta değil yakındır. Kişi ondan kendini kurtarmak için vakıt geçirmeden iyman ile çalışmak ıktıza eder. Zira o yakın azâb يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ o gündürki kişi o gün iki elinin ne takdim etmiş olduğuna, ondan önce hayır ve şer ne yapmış bulunduğuna bakacaktır. - Çünkü iş meşiyyeti abde rabt edilmiş olduğu için herkes kazancına bağlıdır. O azâb ancak kesbin ceza’i vifakı olarak verilecektir. وَيَقُولُ الْكَافِرُ Ve kâfir diyecektirki يَالَيْتَنٖى كُنْتُ تُرَابًا ah, nolaydım keşke ben bir türab olaydım - Ya’ni Dünyada toprak olaydım, meşiyyet sahibi insan yaratılmıyaydım, mükellef olmıyaydım da bugün azâb görmiyeydim, yâhud bugün toprak olaydım da ba’solunmıyaydım. İbni Ömer ve Ebî Hüreyreden ve Mücahidden merviydirki Allah tealâ o gün hayvanatı da ihzar edecek, birbirlerinden haklarını alıp ödeştirecek de sonra onlara türab olun buyuracak, hepsi toprak olacaklar. İşte kâfir onu gördüğü zaman onlar gibi türab olmasını temennî edecektir. Netekim sûrei Tekvirde «وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ» gelecektir. Bu ma’nâlara göre türab hakıkat ma’nâsınadır. Fakat ba’zıları son ma’naya nazaran bunun tevazu’dan mecaz olması ihtimaline de kail olmuşlardır ki şöyle demek olur: keşke Dünyada kibr etmese idim, azginlıkla kafa tutmasa idim, mütevazı’ olup Allaha iyman ve itaat etse idim. Lâkin zâhiri evvelkisidir. İşte o büyük haberde ıhtilâf eden kâfirler o gün hakıkati anlayıp böyle diyeceklerdir.