Nebe Sûresi 27. Âyet
Mekke · Cüz 30 · Sayfa 582
إِنَّهُمۡ كَانُواْ لَا يَرۡجُونَ حِسَابࣰا ٢٧
Çünkü onlar hiçbir hesap ummazlardı
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–30. âyetleri birlikte ele alır.
1. عَمَّ يَتَسَآءَلُونَ – aslı «عَنْ مَا» dır. Ne şeyden? Hangi şeyden? Demektir. İbham ta’zîm içindir. Hangi büyük mes’eleden demek olur. Ne için, neden dolayı? Demek olabilceğini de söylemişlerdir. Her iki surette de bunu soruşanların maksadları gerek müsbet gerek menfî, gerek alay gerek ciddî olsun her halde inanmıyanların dahi bundan, ehemmiyetli bir telâş duyduklarını ve mes’elenin haddi zatinde azameti bulunduğunu iş’ar eder ki bu, şu cevab ile tasrih olunuyor. 2. عَنِ النَّبَأِالْعَظٖيمِ – NEBE’, mühim haber, ehemmiyyetle telâkkî edilmesi lâzım gelen haber. «لام» ahd için olduğundan bilhassa nübüvvet haberi. Azîm vasfiyle tavsıfi de haddi zatinde en büyük haber olduğunu takrir ve tavzıhtir. Bu haber Peygamberin bi’seti ve bilhassa Kur’an ve nübüvvetle ıhbar ettiği Kıyamet haberidir. Ki herkesin iyman ve amelinden sorulacağı Âhıret günü, ba’s günüdür. İymana gelmiyenler Peygamberin risaletinden birbirlerine ve diğerlerine soruyorlar: bu haber ne? O Allah tarfından tevhîde ve Âhıret gününe iymana da’vet için gönderilmiş Resul mu imiş? Hele o Kıyamet haberi nedir? Ölüler dirilecek, herkes amelinden suâl olunacakmış? Öyle mi? Diyorlar. Kimi öyle diyor, kimi böyle şey mi olur? Diyor, kimi de aceba diye tereddüd ediyordu, ki burada bunlar anlatılıyor 3. اَلَّذٖى هُمْ فٖيهِ مُخْتَلِفُونَ – «فِيهِ» nin takdimi mücerred ihtimam veya kasr için olabileceğine göre bundan iki ma’nâ vardır: ihtimam için olduğuna göre kiminin tasdık, kiminin inkâr, kiminin tereddüd ile o haber hakkında ıhtilâflarını ve bu ıhtilâfın bile onun ehemmiyyetine delâletini anlatır. Kasr için olduğuna göre ise onları ıhtilâf ve münakaşaları münhasıren o haber verilen şey hakkında olduğunu beyan ile bu ıhtilâftan haberin sıhhatine bir nevi’ istidlâli ediyorlar amma ıhtilâf etmek bile, ileride bir fâide veya zarar mühâzasiyle olacağından dolayı, istıkbalde hayır veya şerr muhakkak bir mes’uliyyet gününün geleceğini hissetmekten neş’et eder ve bütün kavgalar ondan kopar ve soruşturanların, ıhtilâf edenlerin asıl farkları da o gün tehakkuk eder. Onun için 4. كَلَّا – ıhtilâf ve inkârı red, bâtıl zuumleri nefyile haberin kat’ıyyetini isbattir. سَيَعْلَمُونَ – Ya’ni ileride hâkikat münkeşif olup o haberin sıhhatini görecekler, vakt ü saat gelip aralarında ıhtilâfın fasl olunacağı, haklı ile haksızın ayrılacağı gün bütün şübheler kesilecektir. 5. ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ – te’kiddir. 6. اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ – «اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ» ye kadar bu âyetler o haberin sıhhatini, âfâkî âyât ve delâil ile isbattır. İnkârı kabil olmıyan bu hakîkatler mülâhaza edilince sonunda bir ayrılık bir kesim ve hisab gününün geleceğini inkâra mahal kalmaz. مِهَادًا
MİHAD - bir beşik ve karyola gibi döşenmiş, ihzar olunmuş döşek. Arz, insanlar için cevvi semâ içinde
böyle döşenmiş bir döşek gibidir. Evvelâ bu döşek hazırlanmış, beşer bu döşekte doğmuştur. Bu döşekte yaşamakta yine bu döşekte menzil almaktadır. 7. وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا – Bu da bir teşbîhi beliğdir. Evtad gibi demektir.
EVTAD, yere veya divara çakılan çivi ve kazık demek olan «وتد» in cem’idir ki müfredinde tânın
sükûnu, fethi, kesri üç vecih câizdir. Kazık ve çivi tazyık ve teşdid ile rabt-ü tesbit vasıtasıdır. Netekim bizde de çivi çakmak bina yapmaktan kinaye olarak kullanıldığı gibi kazık kakmak da sebat ve ikametten kinaye olarak ebediyyet ma’nâsında bile kullanılır. Sanki Dünyaya kazık kakacak! Denildiği zaman ebedî kalmak istiyor demekten kinaye olur. Bunun gibi Arablarda da bir kazık çakılmadan bir ev kurulmıyacağı meseldir. Netekim Efveh: والبيت لا يبتنى الا له عمد ولا عماد اذا لم ترس اوتاد Beytinde: direkleri olmadan bir ev kurulamıyacağını, kazıklar sağlam çakılmadan da bir direk dikilemiyeceğini söylemiştir.
Burada Arzın hayati beşer için bir döşek gibi olduğu anlatılırken dağların da bu döşeğin vaz’ıyyetini tesbit için çakılmış kazıklar gibi bir takım fâideleri bulunduğuna ve dağlar kaldırılıvermiş olsa o döşekte ikamet ve huzurun münselib olacağına işaret edilmiş bulunuyor. Arz üzerinde çıkıntıları bir sahaya çakılmış bir takım kazıkların manzarasını andıran ve bu suretle nice mıntakalar ifraz ederek onları ikamet ve medeniyyete elverişli mahfuz yataklar halinde tahdid ve tesbit etmiş bulunan dağların hikmeti hılkati. Kur’anda başlıca «وَجَعَلْنَا فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَمٖيدَ بِهِمْ» gibi âyetlerde geçtiği üzere çalkanma ve ıztırab demek olan meyedan ve meyelandan muhafaza ile tesbit ve asayişi te’min eden baskılar ma’nasında ifade olunmuşturki bu iztırablar, çalkanışlar, hayatı beşer bakımından olmak üzere arzî «yeolojigu» coğrafya’î, cevvî, ictima’î bir çok cihetlerle alâkadardır. Bu ifadede: Kışrı Arzın hayata müsâid bir surette teşekkülü için cazibei Arzın merkezden muhît sathına doğru intişarının tenevvü’u ve tevazünü ve dâhilî indifa’ata karşı mukavemet te’sîsi ve berr-ü bahrin tefrikı ile karalar akşamının sathi bahirden muhtelif irtifa’lardan yükseltilerek deniz sularının cezr-ü medd ile istilâsı tufanlarından kurturulması ve nehirlerin cereyanı için hazîneler, menba’lar, mecralar, teşkili, rüzgârların, bulutların, yağmurların muhtelif cereyanlarla tevzi’i ve muhtelif ıklimlerle muhtelif hayat şera’itınin ve akvatının tenvi’ ve ihzarı, daha sonra da ictima’î bakımdan beşeriyyet akınlarının, ıhtilâtlarının, müsademelerinin, muharebelerinin tahdid ve tanzîmi gibi ta’dada sığmaz nice nice menafi’i bir telhıs ve tabiî ahvalin hayata mülâyim olmıyan muktezayatına da bir işaret vardır. Öyleki Allah tealânın hayat bakımından inayeti mahsusası te’alluk edip de arz döşenmemiş, üzerinde dağlar oturtulmamış ikamet ve tehaffuz mıntakaları te’sis ve tesbit edilmemiş, sathı arz deniz seviyyesinde bırakılmış olsaydı tabi’at bakımından üzerinde aram kabil olmıyacak mütemadi bir iztırab cereyan edecekti. Görülmekte bulunan hayat ve şeraiitı husule gelmiyecek, merkez ve muhîtten tabi’at ceryanlarına karşı mukavemet ve müdafe’a esbabı verilmemiş bulunacaktı, yetiştirilen bağlar, bağçeler şöyle dursun bir habbe, bir huceyre bile tutunamıyacaktı. Onun için Sema kapılarının açılması dağların yürütülüp serab haline getirilmesi Kıyamet olacaktır. Bunlar burada derin olmakla gayet basît gibi görünen en bedihî ana hatlariyle ıhtar olunarak mütekabilâtın fevkettabi’a demek olan tenvvü’ü ve mantıkî olarak yekdiğerini istilzamı i’tibariyle tarzı hayattan limmî ve innî deliller halinde hâlikın sun’-u iradesine in’am-u ihsanına, beşeriyyetin mükellefiyyetine, yapılmanın yıkımına, Dünyanın Âhıret ile izdivacına delâletlerine ve ona göre hattı hareket ta’yinine nazarları celbedecek vechile gösterilivermiştir. 8. اَزْوَاجًا Erkek ve dişi çift çift - hayatın tabi’at fevkında ilk tenevvü’ü ve halikın bir ni’meti mahsusası olarak firaşı huzurun ilk kademei ictima’iyyesi, veya sınıf sınıf, boy boy güzel ve çirkin gibi tabi’atın ıttıradını değiştiren ve biri diğerini hatırlatan mütekabil çiftler 9. سُبَاتًا
BİR SÜBAT - bir kesim, bir ta’tîl, ya’ni kesik bir uyku, bir kestirme, bir rahat ve dinleniş, yâhud bir sübat
gibi, ya’ni hiss-ü amelden kesilmek i’tibariyle bir ölüm gibi sükûn veya salgınlık, tefsirlerde ve Kamusta sübat kelimesinin ölüm, uyku veya hafif uyku ve rahat ma’nalarına kullanıldığı ve bu nam ile ma’ruf bir hastalığın da adı olduğu nakl olunuyorki insana müfrıt bir sükût getirir, uykudan gözünü açtırmaz hattâ öldürür (uyku hastalığı denilen olmalı). Bu kelime tıb lisanımıza girmiş ve teşrihte de sağ ve sol şiryan sübatı isimleri ma’ruf olmuştur. Maamafih bu ma’nalar kelimenin asıl ma’nası değil, lâzımı olarak ıtlak edilmiş olduğu da beyan olunuyor. Deniliyorki sübat kelimesinin asıl maddesi olan «سَبْت» esası vaz’ında kat’etmek, kesmek ma’nasına mevzu’dur. Kesilmesi mülâhaza olunan müte’allakına göre tıraş etmek, helâk etmek, meşguliyyeti kesip istirahat etmek, ma’ruf ta’birimizce ta’tıl yapıp dinlenmek gibi ma’nalarda kullanılır. Ve bu vechile iş ta’tıli günü ma’nasınada Sebt denilmiştir. Bir de sebt lügatte temeddüd ve inbisat, ya’ni uzanıp serilmek, salmak salıvermek ma’nasına gelir. «سَبَتَ شَعْرَه» denilirki başta burulup toplanmış veya örülmüş olan saçının bir mıktarını uzatıp salıverdi demektir. Ve mütehayyir olmak ma’nasına da kullanılır. Sübat kelimesi de aslında böyle kesmek ve salıvermek emfhumlariyle alâkadar olarak kesgin fikirli dâhî ve ayyar kimse ve ölüm ve bir nevi’ uyku ve bir hastalık ma’nalarına mecaz olarak kullanıldığı gibi rahat ma’nasına da olabileceği söylenmiştir. Edva, ya’ni emraz ekseriya bu vezinde olmasına nazaran bu kelimenin de ölüm veya bir maraz mahiyyetinde olması da nazarı i’tibare alınmıştır: Şu kadarki burada uykunun sübat olması, ni’metler miyanında sayılmış olması hasebiyle bundan bir zarar ma’nası değil, fâide ve ni’met haysiyyeti murad edilmiş olduğu da anlaşılmaktadır. İşte bu esbabdan dolayı uykuya hangi ma’na ile sübat denilmiş olduğunda ıhtilâf edilmiştir. Şübhe yokki burada sübat doğrudan doğru uyku demek olamaz. Çünkü uykunuzu uyku kıldık demek ma’nasız görünür. Bunu daimî bir uyku değil, kesik bir uyku ma’nasına, ya’ni hayatınıza muzır değil, biraz uyuyarak dinlendikten sonra uyanıp yine işlerinizi görebileceğiniz hafif ve münkati’ bir uyku diye tefsîr edenler olmuştur. Netekim bizimde bir uyku kestirdi, bir kestirme yaptı dediğimiz vaki’dir. Keşşaf gibi müfessirlerin bir kısmı ise «وَهُوَ الَّذٖى يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ» mazmununa muvafık olmak üzere uykunun bir mevt gibi olması ma’nasını tercih etmişlerdir. Ve bunun hayat demek olan ma’aşa tekabüliyle fasıl gününü anlatması cihetinden makama daha muvafık olacağını söylemişlerdir. Lâkin burada bunun ni’metleri ta’dad miyanında zikri umumiyyetle buna pek mülâyim görünmez, bundan dolayı diğer bir kısım müfessirîn burada sübatin sükûn ve rahat ma’nasına olmasını tercih eylemişlerdir. İbni Cerîri taberî mevt ma’nasına işaretle beraber demiştirki sebt ve sübat sükûndur. Netekim rahat ve huzur günü olmak i’tibariyle sebte Sebt denilmiştir. Ve ma’na şudur: uykunuzu sizin için bir rahat ve huzur kıldık, onunla dinlenirsiniz ve ruhlarınız sizden ayrılmamış hayy olduğunuz halde şuursuz ölü gibi sükûnette olursunuz اه. Ebu Hayyan da demiştirki: sübat, sükûn, ve rahattır. «سَبَتَ الرَّجُلُ» Denilir şuğlü terk edip istirahat etti demektir. Bir de sübat, ma’ruf bir ıllettirki insana ifrat ile sükût ettirir hattâ katil olur, uyku da ona benzer fakat zararında değil. اه. Kazîbeyzavî de bunları şöyle telhîs etmiştir: Sübaten kuvayi hayvaniyyenin yorgunluğunu izale ile iztirahatı için ihsas ve hareketten kesim yâhud ölüm, çünkü ölüm iki teveffînin biridir. Meyyite de mesbut denilmesi bundandır. Bunun aslı da kat’etmektir. اه. Süyutî de Celâleynde: bedenlerinize rahat demiştir اه. Bunlara karşı sübatın lügatte rahat ma’nasına geldiği varid değildir diyenler olmuş ise de şöyle cevab verilmiştir: rahat ile tefsîr edenlerin muradı hakikat olarak değil, mecaz olarak buna ma’nayı ifade ettiğini anlatmaktır. Ki bunda iki vecih vardır.
BİRİSİ, hiss-ü hareketin kesilmesi i’tibariyle ölümde de bir sükûn ve rahat bulunduğundan ölüm ma’nası
dolayısiyle bir mecaz olmasıdırki mecaz bimertebeteyn demektir.
BİRİSİ de doğrudan doğru kesmek veya salınmak ma’nasından olarak yorgunluğu kesmekte ve salınıp
yatmakta rahat mefhumu bulunmasıdır. Şu halde bu tafsîlden netice de şu olur: uykunun sübat olmasında bütün bu ma’nalara delâlet eden bir mefhum ile tarifi var demektir. Bu haysiyyetle sübat, uykunun evvelâ uzviyyetin faaliyyetinde bir yorgunluk ve salıklık ile bir kesirlik ve hissin muvakkaten kesilmesi ile hayata zıd bir ta’tîl ve durgunluk olması hasebiyle bidayeten bir baygınlık veya ölüm ma’nasında marazî ve menfî mahiyyette bir hâdise, sâniyen bunun mütemadi olmayıp bu müddet zarfındaki sükûn ve durgunluk içinde bir dinleniş ile o yorgunluğun kesilip yeni bir nefh ile ba’s ba’delmevt gibi yeni bir neş’ette uyanmak üzere hayatın isitıkbaline te’alluk eden bir istirahat: bir kür olması hasebiyle de nafi’, sıhhî, müsbet bir hâdise olduğun ve binaenaleyh uykunun bizâtihî değil, neticesi i’tibariyle maksud bir ni’met sayılması lâzım geleceğini anlatan, ya’ni fiziyolojisini hulâsa eden bir ta’rifi olmuş olur. Bunun ise tafsîli Tıbba te’alluk ettiğinden mealde subat lâfzını terceme edemiyerek tefsirde bunları göstermek üzere aynen muhafazasını daha muvafık buldum. Çünkü bunda uykunun karanlık ile alâkadar olan ölüm ve hayat arasındaki karanlık mahiyyetine tam bir teması vardır. Böyle bir halde ise açıkta kalmak tehlüke ve örtünüp ağyarin nazarından gizlenmek lâzım olduğu için 10. وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًا geceyi de bir libas yaptık - libas ma’lûm olduğu üzere bedeni bürüyüp örten geygî veya örtüdür ki burada sırta giyilen iç çamaşırından ziyade yorgan gibi üstten örtünülen örtü ma’nâsı daha iyi yakışır. Nasıl ki elbise insanın ayıb ve kusur yerlerini örtmek, ya’ni setri avret eylemek, soğuktan ve sıcaktan ve haşarattan korumak gibi bir takım fâideleri haiz ise gece de zulmetiyle agyardan, düşmandan, yırtıcı hayvanlardan gizlemek ve münebbih veya gammaz olan zıyanın ihtizazatından saklamak ve ayni zamanda açıktan erilemiyecek bir takım maksadlara ermek için bir pusu hizmeti görmek gibi nice fâideleri haizdir. Netekim Mütenebbî bu ma’nâda şöyle demiştir: وكم لظلام اليل عندى من يد تخبر ان المانوية وكذب وقاك ردى الاعداء تسرى اليهم و زرك فيه ذوالدلال المحجب 11. وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا – MEAŞ, maıyşet gibi mimli masdar olarak ıyş, geçim ma’nâsınadır ki Râgıbın beyanına göre hayvana muhtass olan hayat demektir. Sırf melekî ve ruhanî hayata pek ıyş ıtlak edilmez. Urfümüzde meaş mecaz olarak sebebine de ıtlak olunur. Burada ismi zeman olması da tecviz olunmuştur ki gündüz hayat ve geçim için çalışmak vaktı demek olur. Demek ki uyku ve gece bu suretle gündüz çalışmak için bir ıhzar olduğu gibi uyanıp gündüz çalışmak da hayat gayesine irmek ve yarınki hayat için bir hazırlanmaktan ıbarettir. Bu çalışmak insana aid olmakla beraber yalnız onun işi de değildir. Yaratan halikın bir tahsîsıdır. Ve bunların yapılabilmesi ve o döşeğin döşenmesi için evvel emirde mekân olacak bir yurd bir bina lâzımdır ki o da şöyle beyan buyuruluyor 12. وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا – SEB’I ŞİDAD, yedi sağlam bina ki Sûrei Mülkte beyan olunduğu üzere yedi Semâdır. Bunlara burada şidad ta’bir edilmesi, insan binaları gibi müruri zeman ile yıpranı vermemesi, i’tibariyle kuvvetine ve muhkemliğine ve dâfıa hududlarının şiddetine işarettir. Bu âyetlerde «وَجَعَلْنَا» fiılleri yukarıdaki «اَلَمْ نَجْعَلِ» üzerine atf ile istifhamın hayyizinde dahil olmak i’tibariyle burada seb’ı şidad buna ilk muhatab olan Mekke müşrikleri de dahil olmak üzere umumun görüp anlaya geldiği yedi Seyyarenin harekâtı ve dafıası hududlariyle çizilmiş olan Semâ aksamı olmak kâfi görünür. 13. سِرَاجًا وَهَّاجًا – Güneş VEHHAC, ateşin yalınlanarak şa’şealı ve heyecanlı bir surette parıldaması ma’nâsına «وهج» den mübalega sıygasıdır ki pek şa’şealı parıl parıl demektir. 14. وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ – MU’SIRRAT, mu’sırın da mu’sıranın da cem’ı olabilir. Bu vasıf da bir kaç vechile cem’ıyyetli ma’nâlar ifade eder. Zira ı’sardan müştaktır. I’sar da sıkmak bir şey’in suyunu, usaresini çıkarmak ma’nâsına veya vakıt ma’nâsına asırdan muştak if’al olmakla hemzesi dühul veya haynunet veya ta’diye olduğuna göre vaktına girmek sıkım vaktı gelmek, sıkıp usaresini çıkartmak ma’nâlarına masdar olduğu gibi sıkıp kavuran bora ve kasırga ma’nâsına isim de olur. Bunun için haynunet ma’nâsiyle i’sardan bülûğ çağına iren veya yirmisine yaklaşan kıza mu’sir denildiği gibi olgun üzüm gibi sıkılıp usaresini çıkarma zamanı gelmiş şeylere veya cendere, mengene gibi sıkıp usaresini çıkartan kuvvetlere dahi mu’sıra denilir. Burada bu ma’nâların her birine göre mu’sırât yağmur yağdırma zamanı gelmiş bulutlar veya onları cendereler gibi sıkıştıran rüzgârlar veya semâvat diye tefsîr edilmiş ise de ta’yinine kalkışılmaksızın sıkım zamanı gelmiş usâreliler veya usâre çıkartanlar mefhumiyle ıtlakı üzere anlaşılmak daha cem’ıyyetli olacağından mealde mu’sıreler demekle iktifayı nazmın inceliğine daha muvafık gördük.
ثَجَّاجًا – SECC ve SÜCUC, lâzım ve müteaddî olarak suyun veya bir mayi’in kesretle dökülüp şarlıyarak akması veya akıtılmasıdır. 15. لِنُخْرِجَ بِهٖ – inzalin hikmetini ve gayesini beyandır. «لام» akıbet «با» sebebiyyet içindir. 16. اَلْفَافًا – «leff» in cem’ı, mülteff, girift, ya’ni sarmaş dolaş 17. اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ – «اَلَمْ نَجْعَلِ» den beri istifham ile takrir olunan fi’illerin delâlet ettikleri netice ile o büyük haberi beyana şüru’dur. Ya’ni o uykudan bir kalkım vaktı ve o hububat ve nebatatın ve o bağların bağçelerin birer kesim vaktı olduğu gibi bütün bu Dünya hayatın da bir kesimi ve o ıhtilâfların bir halli, ve o ni’metlerin bir hisab ve mes’uliyyeti vaktı olan bir gün geleceği ve o günün bunlara bir had ve nihayet olmak üzere ılmi ilâhîde ta’yin edilmiş bir miykat olduğu muhakkaktır. Bunun geleceğini bu delillerden icmalen olsun anlamanız lâzım gelir, anlamak istemediğiniz surette de ileride kat’ıyyen bileceksiniz. Haberiniz olsun ki Mürselât Sûresinde geçtiği üzere muhakkak bir fasıl günü gelecektir. Ve o şaşmaz bir miykattır. O fasıl günü 18. يَوْمَ يُنْفَخُ فِى الصُّورِ o gündür ki sura üfürülür - bu nefhın yıkım nefhası olan ilk nefha değil «ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ» mısdakınca Kıyam ve intibah nefhası olan nefhai sâniye olduğu da şununla anlatılıyor فَتَاْتُونَ اَفْوَاجًا – fa, fesıyhadır. Ya’ni sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da «يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْ» mantukunca her ümmet imamiyle çağırılarak derhal alay alay, ümmet ümmet, cemaet cemaet mahşere gelirsiniz, 19. وَفُتِحَتِ السَّمَآءُ Ve o sırada Sema açılmıştır. - Nizamı âlem değişmiş, bugün kapalı, sağlam bir bina olan Sema, feth edilmiş, sûrei Hakkada geçtiği gibi, «وَانْشَقَّتِ السَّمَآءُ فَهِىَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ» mazmunuca inşikak edip yeryer açılmıştır. فَكَانَتْ اَبْوَابًا da hep kapılar kapılar ıbaret gibi küşad edilmiştirki emri ilâhî ile Melekler inecek Ruh ve Melâike saf saf olacaktır, Razî derki: bu fetih «اِذَا السَّمَآءُ انْشَقَّتْ اِذَا السَّمَآءُ انْفَطَرَتْ» âyetlerinin ma’nasıdır, çünkü teşakkuk, tefattur, fetih mütekaribdirler. Denilmiş ise de bu pek kaviy değildir. Çünkü kapı açılmaktan anlaşılan ma’na teşakkuk ve tefatturdan anlaşılan ma’nadan başkadır. Sema, bab bab olabilir, sonra o kapılar açılır da Semanın cirminde yarıklık, çatlaklık bulunmıyabilir. Hattâ delâili sem’iyye, delâlet etmektedirki bu kapıların fethi, husule geldiğinde derki inşikak ve infitar ile bilkülliyye fena husule gelecektir اه. Buna nazaran Semanın açılması henüz kendisinin çatlaması ve yarılması ve bilkülliyye yıkılması değil, onların mukaddimesi olmak üzere kapılarının açılması ve sanki hepsi kapı imiş, açık kapılardan ıbaret imiş gibi olması demek olur. Lâkin bunlar yıkım nefhası olan nefhai sa’ka aiddir. Burada ise nefhai kıyam anlaşıldığından bu fetih, inşikaktan evvel değil «يَوْمَ نَطْوِى السَّمَآءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ» buyurulduğu üzere Semanın tayyile fenâi küllîden sonra «كَمَا بَدَاْنَآ اَوَّلَ خَلْقٍ نُعٖيدُهُ» mucebince ilk hılkat gibi iadenin başlangıcı olarak Âhıret nizamının kurulmağa başladığı sıra, ya’ni gelecek olan «يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفّاً» gününün mebde’i olmak, bu Sûrenin siyakına daha ziyade muvafıktır. Ve bu kapılar yalnız Melâike ve Ruhı a’zamın inmesi için değil, Sûrei A’rafta «اِنَّ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَآءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ فٖى سَمِّ الْخِيَاطِ» âyetinde geçtiği üzere kâfirler için açılmayıp Cennete girecekler için açılacak olan Sema kapılara da bunlar olacaktır. Şu halde bu Sema, inşikak ve infitar edecek olan Dünya Seması değil, Âhıret Seması demektir. Ki şu âyetler de buna delâlet eder gibidir. 20. وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا Ve dağlar yürütülmüş de bir serab olmuştur. - Bir şey kalmamış, daha evvel ilk nefhada bütün eczası heba’en mensûrâ savrulmuş «وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً» âyetinde anlatılanlar tehakkuk edip arz veya mahalli düpedüz olarak «يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ» sirri zâhir olmuş bulunacağından Dünyada arz döşeğinin evtadı olan o dağlar o gün serab gibi hayale dönmüş, artık iztırabata sed çekecek hiç bir halleri kalmamıştır. Bu suretle fasıl gününün kuruluş ve hevli anlatıldıktan sonra o günün muzaf olduğu fasıl, ya’ni ayırdım ahkâmı da şöyle tafsîl olunuyor. 21. اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا Şübhesizki Cehennem mirsad olmuştur.
MİRSAD, rasaddan ismi âlet veya mıt’âm gibi mübâlega sıygası vezninde olmakla beraber mihrab,
mizmar gibi daha ziyade ismi mekân olarak kullanılır bir kelime olduğu beyan olunuyor. Binaenaleyh mirsad, dürbün gibi rasad aletinden ziyade rasad yeri, terassud mahalli ma’nasına kullanılır ki avcının av gözlediği yer gibi gözetme yeri, terassud noktası demek olur. Maamafih gözetme âletine de, gözetme yerine de ıtlâkı hâkikat olmak lâzım gelir. Bu gibi mekânların âlet ve vasıta ma’nasında olmaları haysiyyetiyle ismi âlet sıygasiyle ta’bir edrilmiş olmaları melhuz olduğu gibi mübaleğa sıygasiyle sıfat ve nisbet ma’nasında ıtlâkı mecazî olmaları da melhuzdurki bu i’tibar ile mirsad çok gözetici mefhumiyle mekâna nisbet edilmiş olur. Ebu Hayyan derki: nisbet ma’nasına delâlet eden haberlerin ve sıfatların hepsine teksîr ve lüzum ma’nası vardır. Cehennem de zebanî Meleklerin kelimei azâb hakk olmuş azgınları yakalamak için gözetip durdukları bir mirsaddır. Mukatil demiştirki düşmanların mahbisi, dostların geçiti 22.
لِلطَّاغٖينَ tuğyan edenler, azgınlık yapanlar için - ki bu, mısrada da, meâbe de te’alluk edebilir. Ya’ni azgınlar için bir mirsad, yâhud azgınlar için مَاٰبًا bir me’ab - dönüp varılacak son yer olan bir mirsad olmuştur. Mirsadın sıfatı veya bedel veya «كَانَتْ» in ikinci haberidir. 23. لَابِثٖينَ – mukımîn ma’nasına «tagînden hâli mukadderedir. Ya’ni o haldeki onlar orada ikamet edip durmak üzere اَحْقَابًا – AHKAB, hukubun cem’idir. Hukub, tetabu’ ve tevalî ma’nasını tezammun ederek karn, asır gibi alettevalî
birçok seneleri ihtiva eden bir devir demektirki seksen küsür yıl diye şâyi’dir. Her biri bin sene demek olan Âhıret günleriyle senesi üçyüz altmış gün olmak üzere seksen yıl diye merviydirki yirmi dokuz bin sene kadar bir devir demek olur. Yetmiş bin sene diyenler de olmuştur. Herne olsa hukub mütenahî bir müddet ifade ettirildiğinden dolayı buradan Cehennem azâbının tenahîsini anlamak istiyenler olmuştur. Lâkin gaflet edilmemek ıktiza ederki müfred olan hukubun mütenahî olmasından cem’i olan ahkabın da mütenahi olması lâzım gelmez. Müfessirîn demişlerdirki bu kelimede tetabu’ ve tevalî mefhumu bulunduğu ve az bir müddetin de tevalî ve te’akubu nâmütehahî gidebileceği cihetle «اَحْقَابًا» demek devirlerce nâmütanahî demek olur. Netekim bir çokları da hukub dehir demek olduğunu söylemişlerdir. Sonra buradan tenahî fehm olunduğu farz olunsa bile bu bir mefhum muhaliftir. Diğer âyetlerde sarih olan ebed naslarına mu’araza edemez, bundan başka tağîn ta’biri müttakîler mukabili olarak usatı mü’minîne de şamil bir ma’nada mülâhaza edildiği surette tenahî onlara nazaran olabilir. Filvaki’ Cehennemin usatı mü’minîne mahsûs olan tabakası nihayet söneceği hakkında bir hadîsi şerif de merviydir. Buradan Dünyada mahkûm ve esir milletlerin hallerine de bir işaret çıkırılabilir. 24. بَرْدًا heva serinliği veya uyku 25. اِلَّا حَمٖيمًا وَغَسَّاقًا – HAMÎM, sıcak kaynar su, GASSAK ehli Cehennemin cesedlerinden dökülen akan irin, dökülmek,
insıbab ve seyelan ma’nasına «gassak» tandır. 26. وِفَاقًا – Tam muvafık ma’nasına mübaleğa için masdar ile vasıftır. Vechi muvafekat, çünkü tekzîb, ebedî nefîdir. 28. كِذَّابًا – Tekzîb ma’nasına yine te’fil babından masdardır. - 30. فَذُوقُوا فَلَنْ نَزٖيدَكُمْ اِلَّا عَذَابًا Bu da azâbın ademi tenahîsinde nasstır.
Tagîlerin, mükezziblerin halini beyandan sonra müttakîlerin haline geçilerek buyuruluyorki: ٣١ اِنَّ لِلْمُتَّقٖينَ مَفَازًا ٣٢ حَدَآئِقَ وَاَعْنَابًا ٣٣ وَكَوَاعِبَ اَتْرَابًا ٣٤ وَكَاْسًا دِهَاقًا ٣٥ لَايَسْمَعُونَ فٖيهَالَغْوًا وَلَا كِذَّابًا ٣٦ جَزَآءً مِنْ رَبِّكَ عَطَآءً حِسَابًا ٣٧ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمٰنِ لَايَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا ٣٨ يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفّاً لَايَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا ٣٩ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَآءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهٖ مَاٰبًا ٤ اِنَّآ اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرٖيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَنٖى كُنْتُ تُرَابًا Meali Şerifi