Mâide Sûresi 22. Âyet
Medine · Cüz 6 · Sayfa 111
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّ فِيهَا قَوۡمࣰا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَن نَّدۡخُلَهَا حَتَّىٰ يَخۡرُجُواْ مِنۡهَا فَإِن يَخۡرُجُواْ مِنۡهَا فَإِنَّا دَٰخِلُونَ ٢٢
Onlar da: "Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de gireriz" dediler
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
قَالُوا يَامُوسٰٓى اِنَّ فٖيهَا قَوْمًا جَبَّارٖينَ ya Musâ o dediğin yerde öyle bir kavm var ki hepsi cebbar, ya’ni mukavemet edilmez istediğini zorla cebren ve kahren yaptırır, yahud boylarına yetişilmez iri, güçlü kuvvetli, div gibi adamlar وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَا onlar oradan çıkmadıkça biz aslâ oraya girmeyiz. Binaenaleyh فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ. Orada şayed oradan çıkarlarsa biz de muhakkak gireriz» dediler. -Allaha ve Peygambere karşı geldiler, duhul emrine icabeti «deve iğnenin deliğinden geçerse» kabilinden muhale ta’lık etmek istediler ve sanki «balık kavağa çıkarsa biz de oraya gireriz» demiş oldular. Yukarıda geçtiği vechile on iki nakıb tecessüs için gönderildiklerinde iri iri korkunc bir takım ecsam ve menazır ve bir kuvvet-ü şevket görmüşler, tutulmuşlar tehlükelere ma’ruz olmuşlar, korkmuşlar ve döndükleri zaman ikisinden ma’adası kavmlerine neşr-ü işaa etmişler ve korkutmuşlar.
Müfessirîn temsilî bir ifade ile nakl ederler ki Musâ aleyhisselâm nakıbleri teçessüs için gönderdiği zaman bu cebbarlardan biri bunları görmüş ve hepsini tutmuş, bağçesinden getirmekte olduğu bir meyva ile beraber torbasına koyub melikin önüne götürmüş saçıvermiş ve «garib değil mi bunlar bizimle harb etmek istiyorlar» demiş, melik de «haydi sahibinize gidiniz ve gördüklerinizi haber veriniz» diye bunları salıvermiş, korku içinde gelmişler. Vak’ayı Hazreti Musâya anlatmışlar, o da bunu kimseye söylememelerini emretmiş, fakat dinlememişler, ancak içlerinden fetâyi Musâ Yuşa’ ibni Nun ile damadı Musâ Kâleb ibni Yufanna, işi teshile çalışmışlar çok güzel, çok hoş, ni’meti bol bir memleket, ahalisinin gövdeleri iri bedenleri kuvvetli ise de kalbleri zaiyf demişler. Diğer onu ise halkın gözlerini korkutmuş yıldırmışlar, gazadan imtina’ etmelerine sebeb olmuşlardır. Bu nakılde cebabire hukûmetinin kuvvetli bir zabıta teşkilâtı bulunduğu ve Benî İsraîlin kendilerine hücum fikrinde olduğuna vakıf bulundukları anlatılmış demektir ki bunların kuvvetlerini ve cesametlerini tasvir yolunda Benî İsraîlin türlü türlü hikâyeleri, masalları vardır. Ezcümle bu cebabire hukûmetini başı gökte mağrur ve mütekebbir bir şahıs misaliyle temsil demek olan ac yahud uc ibni unuk masalı bu miyanda nakledilir ki fevkalâde büyük ve kuvvetli de olsa cebbar bir hukûmetin kudreti İlâhiyye ile nagehanî bir darbe altında mavh-ü munkarız olabileceğini anlatır. Lisanımızda «ucu boluk» diye ma’ruf olan bu tarihî masalı burada nakletmek mevzuı bahs noktai nazarından faidelidir. Şöyle ki:
Nakıbler tecessüse çıktıkları zaman uc ibni Unuk ile karşılaşmışlar ki üç bin üçyüz otuz üç arşın uzunluğunda boyu varmış ve üç bin senedir yaşıyormuş, rast geldikleri zaman başında bir deste odun varmış, bunları tutmuş o destenin içine koymuş karısına götürmüş «bak bunlar bizimle harbetmek sevdasında bulunuyorlar» diye önüne atıvermiş «şunları ayağımın altında ezivereyim mi?» Demiş, o da «hayır öyle yapma, bırak gitsinler, gördüklerini kavmlerine haber versinler» demiş, bırakıvermişler, onlar da bunların ahvalini gözden geçirmişler, görmüşler ki üzümlerinin bir salkımını dört beş kişi götürebiliyor nihayet çıkmışlar, birbirlerine «eğer bunları Benî İsraîle haber verirseniz nebiyyullaha karşı irtidad ederler, binaenaleyh ketmedelim, yalnız Musâ ve Harun aleyhimesselâma söyliyelim, onlar ne reiyde bulunacaklarsa bulunsunlar» demişler ve beyinlerinde böyle ahd-ü peyman etmişler ve yanlarına bir tane de üzüm almışlar ki bir adam ağırlığında varmış. Fakat geldiklerinde Kâleb ile Yûşa’dan maadası ahidlerinde durmamışlar her biri kendi sibtlarını harpten nehyetmeğe ve gördüklerini anlatmağa başlamışlar.
Daha sonra Musânın ordugâhı bir fersah murabbaı imiş, Uc gelmiş bunlara bakmış, dönmüş dağdan bu asker mıkdarında ve değirmen taşı şeklinde kocaman bir kaya yontup ordunun üzerine bastırmak için başına almış, Allah tealâ da bir hüdhüd göndermiş, başına göre kayanın ortasını oymuş. Delinmiş birdenbire Ucun boğazına geçmiş, geçince sendelemiş yıkılmış, çabalarken karşıdan Hazreti Musâ yürümüş, boyu on arşın imiş, on arşın da asâsı varmış, on arşın da sıçramış, bu otuz arşın irtifa’da ancak topuğuna yetişmiş vurmuş fakat öldürmüş, bunun üzerine etraftan hançerlerle üşüşmüşler ve başını koparmışlar.
Bu, bir Devletin sureti inkırazını temsildir. Uc ibni Unuk bir şahsı hukmî fakat tarihî bir masaldır. O zaman Arzı mukaddeste sakin olub icrayı hukûmet eden bir kavmin timsalidir. Âhad, aşerât, miat, ülûf meratibi a’daddan her birinin ilk adedi ferd olan «üç» adedine zarbının hasılı bulunan üç bin üçyüz otuz üç adedi Fisagorîlerin aded ta’miyesine me’haz olan sirrî bir usul ile bu devletin dairei hukmünü, arazısini, kuvveti maddiyyesini gösterir. Bununla üç bin üçyüz otuz üç arşın, Hazreti Musanın on arşın boyu tarafeynin maddeten mukayeselerine bir mi’yar teşkil eder. Üç bin sene bu kavmin eskiliğini, başındaki odun kabili iştial bir fitneyi temsildir ki bu casusların gelişi ve tutuluşları da bu fitneye bir zamime olmuş demektir. Kadın, hukümdarın şehveti ve maiyyeti, üzüm servet ve ziraatin feyz-u bereketi, taş o devrin mancınık ve saire ile vesaitı harbiyyesi, bakış ve dönüş Benî İsraîlin vürudundan sonraki tedabir ve istihzarat. Hüdhüd, tasarrufı İlâhî; taşın delinmesi merkezi hukûmetin fesad ve inhılâli, boğazına geçmesi tedabiri harbiyyenin aksül’ameli ve ıhtilâli dahilî, sendeleyib yıkılmak Devletin ızmihlâli bu sırada Hazreti Musânın yürümesi Benî İsrailin ahiren hücumu, üç bin küsura nisbetle Musanın on arşın boyu Beni İsrailin ve bulundukları arazınin mıkdarı, Asâ Hazreti Musânın kuvvei ı’cazı, bunun on arşın boyu harben kat’edilen mesafe, on arşın sıçrama bilâ harbin işğal edilen mesafe, otuzar arşın irtifa’ üç bin üç yüz küsura nisbetle ifna edilen kuvvet ve işğal edilen arazı, topuktan vurulub ölmek koca bir Devlet ve memleketin kenarından ve güzergâhından cüz’î bir yerin işgaliyle muzmahil oluvermesi ve nihayet etraftan üşüşüb başını koparmak hükûmetin ifnası ve memleketin akvamı mücavire tarafından taksim ve istilâsıdır.
Yeknazarda bundan Beni İsraîlin Arzı mukaddese duhulü Hazreti Musânın hayatında olmuş gibi zannedilirse de bunun yanlış olduğu söyleniyor. Binaenaleyh burada Hazreti Musanın da şahsı değil ma’neviyyeti de dini mülâhaza edilmiş demek olur.
Şimdi bunları nakletmekten maksadımız efsanelere karşı beyanatı Kur’aniyyenin ihkâm ve itkanını anlatmaktır. Kur’an bize gösteriyor ki Beni İsraîlin bu gibi efsaneleri boyunu göklere çıkardıkları Acların Ucların, divlerin asl-ü hakikati iki kelimeden ibarettir: «قَوْمًا جَبَّارٖينَ». Bu ve bu gibi ümemi salife kıssalarında doğrudan doğru Kur’anın ifadei muhkemesine dikkat etmek ve nazarları hayalden hakikate nasıl tevcih ettiğini anlamak lâzımdır. Müfessirînin bu gibi makamlarda böyle hikâyeleri nakılden maksadları, Kur’anı bunlarla tefsir ve izah fikrini vermek değil, kitabı mübînin beyanatı muhkemesi ile rivayatı salifenin mahiyyetlerini ölçmek için bir mıkyas ve misal vermektir. Bunu fark-u temyiz edemiyenler Kur’anın ma’nasını bunlara irca’ ederek tasavvur etmek lâzım geldiği zannına düşerek pek çok hatâ etmiş olurlar. Allah tealâ bu gibi tezkîrat ile müslimanların diğer Ehli kitab gibi efsaneler peşinde dolaşmamalarını ve dini hakkı evham ve hayalâtta değil kîtabına «kitabı mübîn», «kitabı hakîm» ıtlak etmiş «مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ» buyurmuştur. Hakikat mümkin iken mecaza gidilmemesi lüzumunu öğretmiştir. Sûrei «Bakare» de «اِنَّ اللّٰهَ لَايَسْتَحْيٖٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَابَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا» âyetin ve sûrei «Âli ımran»a bak.
Hasılı Beni İsraîl Hazreti Musaya karşı «biz Arzı mukaddese girmeyiz» diye dayattılar. Ancak