Kehf Sûresi 72. Âyet
Mekke · Cüz 15 · Sayfa 301
قَالَ أَلَمۡ أَقُلۡ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰا ٧٢
(Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 71–74. âyetleri birlikte ele alır.
60L وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ Bir vakıt Musâ fetasına demişti ki - Yehûdiler Hazreti Musânın bu kıssasını kabul etmek istememişler, muhaddisîn ve müverrihînden bunun Musâ ibni Imran değil, Musâ ibni Mişa olduğunu zannedenler de olmuştur. Netekim Buharî, Müslim, Tirtimizî Neseî ve sairede rivayet olunduğu üzere Said ibni Cübeyr, şöyle demiştir: İbni Abbas radıyallahü anhümaya dedim ki «Nevfi bükâlî, sahibi hızır olan Musâ, sahibi Beni İsraîl olan Musâ değil zu’münde bulunuyor» bunun üzerine İbni Abbas «yalan söylemiş adüvullah» deyib uzun bir hadîs ile bunun ma’ruf Hazreti Musâ olduğunu Resulullahdan naklen anlatmıştır. Ve filhakika Kur’anda zikrolunan Musâdan diğer bir Musâ anlaşılamaz.
Musânın fetâsı, ya’ni delikanlısı da ekser rivayete göre Yuşa’ ibni Nundur. Çünkü hızmet ediyor, taallüm eyliyordu, hâdimler alel’ekser genç yaşta olduklarından Arabda hadime feta ıtlak olunmak da lisanı edebdir. Bir hadîsi şerifte de «hizmetçilerinize kölem, cariyem demeyiniz, fetam deyiniz» buyurulmuştur. Gerçi ba’zılarının dediği vechile bir başkası olmak da muhtemildir. Fakat ahbari sahihada Yuşa’ varid olmuştur. O halde vak’a Mısırdan hurucdan sonra sahrayı tihte iken vuku’ bulmuş demek olur. Bu kıssanın sebebi bir rivayette şöyle nakl edilmiştir:
Musâ aleyhisselâm rabbına suâl edib «ya rabb! kullarının sana en sevgilisi hangisidir?» Demiş, buyurulmuş ki «beni zikreden ve unutmıyan», «eyh en hâkim kulun hangisi?» Demiş, buyurulmuş ki «hakk ile hukmeden ve hevasına uymıyan», «en âlim kulun kim?» demiş, buyurulmuş ki «belki bir kelimeyi rast gelirim de bir hidayete delâlet eder veya bir felâketten kurtarır diye nasın ılmini tetebbu’ ile kendi ılmine zammeden». Binaenaleyh Musâ aleyhisselâm demiş ki «yarabbi kullarından benden a’lemi varsa bana göster», «var» buyurulmuş «o halde onu nerede arayayım» demiş «Mecmeulbahreynde sahrenin yanında balığı gaib edeceğin yerde» diye ilh... ta’rif buyurulmuş. مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ – İki denizin cemolduğu yer ki zâhir olan bir boğaz olmasıdır. Netekim Kâ’bi kurazîden Tanca, ya’ni Sebte boğazı olduğu rivayet edilmiştir. Übeyden de Afrikiyye olduğu menkuldür. Lâkin mücahid ve Katadeden Bahrı farıs ile Bahrı rumun mültekası diye rivayet olunmuştur. Bu surette murad bir boğaz değil, bir berzah olmak ıktıza eder. Çünkü Bahri faris Basra körfezi, Bahrı rum da Akdeniz olduğuna göre Basra körfezi ile Ak denizi birleştirir bir boğaz yoktur. Binaenaleyh bu olsa olsa Bahrı farisin mensub olduğu Bahri muhıtı hindî ile Ak deniz arasında Süveyş kanalının açıldığı bir berzah olsa gerektir. Sahreden zâhir olan da Kudüsteki ma’ruf Sahretullah olmak çok muhtemildir. İbni Atıyye demiştir ki «o - ya’ni Bahri faris - Bahrı muhıttan bir koldur ki Azerbaycanın arkasından başlıyan Faris arzında Şimalden Cenubadır. Şu halde bu kavle göre bahreynin ictima’gâhı iki denizin berrüşamı velyeden cihetten ictimaına rüknolan yerdir». Müfessirîn burada bahreyn kelimesini bahrin tesniyesi olmak üzere iki deniz ma’nâsına telâkkı etmiş, bir ismi hass olmasını nazarı i’tibara almamış görünüyorlar. Halbuki Mu’cemülbüldanda mezkûr olduğu vechile Bahreyn, Bahrı muhıtı hindî sahilinde Basra ile Umân arasında bilâdı müteaddideyi muhtevi bir kıt’anın ismi hassı olduğu da ma’lûm bulunduğundan bu ma’nâ mülâhaza edilecek olursa mecmeulbahreyn, Bahreyn kıt’asının toplu yeri veya mekarrı demek olur. İsmi hass, ismi ammdan daha zâhir olmak i’tibariyle bu ma’nâ, hem açık hem de sebte boğazından akrebdir. Daha evvel Medyene gitmiş olan Musânın ba’dehu Bahreyne bir seyahati de müsteb’ad değildir. Ancak müfessirîn, buna taarruz etmemiş olduklarından naklen kuvvei te’yidiyyesi bulunamıyor. Netekim İstanbul boğazı hakkındaki şayiada da böyledir. Müfessirînin bu ma’nâyı kale almamalarının sebebi allahü a’lem bundan sonraki ayette tesniye zamiri ile «مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا» buyurulmuş olmasıdır. Zira ismi hassolsa idi zamir müfred olacaktı, maamafih bu tesniye zamirini Musâ ile sahibine görenlerde olmuştur. Bir de ba’zıları buradaki bahreynin biri acı biri tatlı, ya’ni bir nehir olduğuna kail olduğu gibi diğer ba’zıları da Azerbaycan tarafındaki «Kürr ve ress» nehirleri olduğunu söylemiştir. «وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ» bak» nihayet mecmeul’bahreyn iki ılim denizi demek olan Musâ ile Hızırın içtima’ ettikleri mahal demektir diyenler olmuştur. Keşşaf bunun hakkında: bid’at tefsirlerden demiş, Ebû Hayyan: bu bâtıniyye tefsirine benziyor demiş, daha bir çoklariyle beraber sofiyyeden olan Nîsaburî tefsirinde dahi redd-ü cerholunmuştur. Maamafih şunu ı’tiraf etmek lâzım gelir ki bu ma’nâ lâfzan baıd olmakla beraber mealen sabittir. Çünkü bervechi balâ naklolunan ıhtilâfat karşısında «مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ» ifadesinden anlaşılabilen kat’î müfad Musâ ile Hızırın buluşacakları bir mahal olmasından ıbaret kalıyor.
61. فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا Vaktâ ki ikisi arasının mecmaına vardılar - burada «مَجْمَعَهُمَا» buyurulmayıp da araya bir de «beyn» ılâve edilmiş olmasının nüktesi düşünülmelidir. نَسِيَا حُوتَهُمَا balıklarını unuttular - ya’ni aradıklarını bulmak için nişane olacak olan balığın ne halde olduğuna dikkat etmek hatırlarına gelmedi. Siyaktan anlaşılıyor ki Musâ, sormayı unuttu, fetâsı da söylemeyi unuttu ilerideki «اٰتِنَا غَدَآءَنَا» dan anlaşılacağı üzere bu balık demek ki yiyecekleri gıdaları idi, binaenaleyh diri değil idi فَاتَّخَذَ سَبٖيلَهُ فِى الْبَحْرِ سَرَبًا halbuki o denizdeki yolunu tutmuş bir deliğe girmişti - demek ki ölülerin dirilmesine nümune olan bir mu’cize vuku’ bulmuştu. Musânın haberi olmadığınna nazaran bu artık aranan zatın bir mu’cizesi oluyordu. Fetâ bunu görmüş her nasılsa haber vermeyi unutmuştu, onun için varacakları yere vardıklarının farkına varamıyarak geçtiler gittiler 62. فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَآءَنَا ilh.. - 63. قَالَ Fetâ dedi ki اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَآ اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّٖى نَسٖيتُ الْحُوتَ gördün mü sahreye sığındığımızda ben balığı unutmuşum - ya’ni orada ne olduğunu söylememişim. -Müfessirînin ifadelerinden buradaki sahre deniz kenarında meçhul bir kaya imiş gibi anlaşılıyor. Çünkü balığın denize gittiği zikrolunmasından bu kayanın da deniz kenarında olması ıktiza eder gibidir. Fakat biz bunun Kudüsteki ma’ruf Sahre olduğuna hukmetmek istiyoruz. Zira «essahre» den zâhir ve mütebadir olan budur. Balığın denizdeki yolunu tutup bir deliğe girmiş olması da orada bir su deliğine sıçramış olmasiyle izah olunabilir. Filvakı’ bu sahrenin yanında Musâ ile Hızır buluştuğundan sonra ileride «فَانْطَلَقَا حَتّٰىٓ اِذَا رَكِبَا فِى السَّفٖينَةِ» buyurulacağı vechile gemiye bininceye kadar hayli gitmiş olduklarına nazaran buradan denize kadar epiy bir mesafe bulunduğu da anlaşılmaz değildir. Ve Allahü a’lem, bu suretle bu vak’ada Sahrenin takdisi mündericdir.
وَمَآ اَنْسَانٖيهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُ onu söylememi bana her halde Şeytan unutturdu - yoksa bu unutulacak gibi bir şey değildi وَاتَّخَذَ سَبٖيلَهُ فِى الْبَحْرِ عَجَبًا acaib bir surette denizdeki yolunu tutu vermişti. Fetânın bu ıhbar ve ı’tizarına karşı Musâ 64. قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ o işte aradığımız ya dedi - burada «nebği» fı’li müzariı meczum olmadığından kıyasen «نبغى» nebği okunmalı idi, fakat alâ hılâfil kıyas olarak «yâ» hazfedilmiştir ki bu hazif kıyasa muhalif olmakla beraber lisanı muhalif değildir. Tilâvette daha fasıh olmuş, artık talebin imtidat etmediğine bir iyma olmak ı’tibarile ma’nâda beliğ düşmüştür. Maamafih «yâ» ile kıraet de vardır.
فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًا Binaenaleyh izlerini ta’kıb ederek geri döndüler 65. فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَآ derken kullarımızdan bir kul buldular ki اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا biz ona ındimizden bir rahmet vermiştik - ya’ni vahiy ve nübüvveti ni’metile mütena’ım kılmış وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا ve ledünnümüzden ona bir ılim ta’lim eylemiştik - ba’zıları bu zatın kim olduğu hakkında ıhtilâf etmişlerse de ekser müfessirin Hızır olduğunu nakl-ü beyan eylemişlerdir. Sofiyye muhaddisînce tashih edilemiyen ba’zı haberlerle Hızrın hiç vefat etmediğine ve ba’zen görüldüğüne kaildirler. Onun için buradaki rahmeti tûli hayat ile tefsir edenler olmuştur. Muhyiddini Arabî hazretlerinin futuhatı mekkiyyesinde Hızrın hayatına dair bir takım bahisler ve hikâyeler görülür. İbni Salâh ve Nevevî gibi ba’zı zevatı fiham, Hızrın hayatı hakkında meşayihın icmaını nakletmişler, fakat ta’kıyb olunmuşlardır. Buna mukabil bir çok ulemada ba’zı hadîslerle «وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ» âyetiyle aklî ve naklî ba’zı delillerle istidlâl ederek vefat etmiş olduğuna kaildirler. Ebû Hayyan bunun Cumhur kavli olduğunu kaydetmiş, filhakıka Cumhurı müfessirîn bir çok yerlerde olduğu gibi buradaki rahmeti dahi vahy-ü nübüvvet ile tefsir etmişlerdir.
İbni Kayyimi Cevzî Hızır aleyhisselâmın hayatı hakkında zikrolunan hadîslerin hepsi yalandır, hayatı hakkında sahih bir hadîs bile yoktur demiş, Âlûsî de bu babdaki akval ve istidlâlâtı uzun uzadıya tedkık ve muhakemeden sonra demiştir ki: her türlü hisabdan sonra ahbarı sahihai nebeviyye ve mukaddimatı racihai akliyye vefat etti diyenlerin kavline tamamile müsaid ve da’valarını tamamile müeyyiddir. Ve bu ahbarın zavahirinden udulü muktezıy yoktur. Olsa olsa ba’zı ahyari salihînden - ki sıhhatini Allah bilir, -merviy olan hikâyelerin zavahirine Muraat ve Muhyiddini Arabî gibi vücuduna kail olan ba’zı sâdâtı Sofiyyeye hüsni zann mes’elesi kalır ki bu da bir delil teşkil etmez. Eğer mücerred kailinin celâlati kadrinden ve onun hakkında hüsni zanden dolayı o gibi sözlere ı’tibar edip de kabul edersen Kıyamete kadar Hızrın berhayat olduğuna inanabilirsin. Eğer Hazreti Alinin «söyleyene bakma söylediğine bak» dediği gibi kailin celâleti kadrine mağrur olmayıp da sözü delilin vücud ve ademine göre kabul veya reddedecek isen tarafeynin delillerine velh ve aleyhindekilere vukuftan sonra kalbinden istiftâ et, vereceği fetva ile amel et. Sakın bir takımlarının yaptığı gibi bir hususta Sofiyyeye muhalefet edeni hemen tadliyle kalkışma. Zira şer’an veya aklen bir delilin redd edemiyeceği hususatta ehlinden işitilen bir söze inanmamak bir mahrumiyyet olabilirse de şer’î veya aklî delilin reddettiği bir da’va Sofiyyece de kabul edilmez اه. Biz de şunu söylemek isteriz ki mes’ele hayatı zâhire noktai nazarından mülâhaza edilirse reddeden ulemanın kavli, zâhir olduğunda şüphe yoktur. «قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ» bu babda delili kâfidir. Fakat remz, şıarları olan sofiyyenin kelâmlarını da zâhiri üzere münakaşa etmemek iycab eder. Bahusus Musâ ve Hızır kıssası bir zâhir ve bâtın kıssası olduğuna göre o bâtın Hızır mes’elesinin mevzuunu teşkil eyler. Sofiyyenin kelâmında buna delil de yok değildir. Şeyh Sadrüddin İshakı Kunevî Tebsıretülmübtedi ve Tezkiretülmüntehi namındaki eserinde «Hızır aleyhisselâmın vücudü âlemi misalde» olduğunu nakletmiş, Abdürrezzakı Kâşî «Hızır, basittan, İlyas kabızdan ıbaret» demiş, ba’zıları da hızriyyet Hızır aleyhisselâmın kademi üzere ba’zı salihînin irdiği bir rütbe» olduğunu söylemiştir. Ki bu üç sözü mes’elenin miftahı olmak üzere kabul edebiliriz.
LEDÜNN, ınde gibi bir zarftır. «مِنْ لَدُنَّا» lisanımızda nezdimizden veya tarafımızdan demek
gibidir. Ve görülüyor ki «مِنْ لَدُنَّا» ılmin değil, ta’limin kaydidir. Maamafih ta’limin ledünniyyeti ılmin de ledünniyyetini müstelzim olmaz değildir. Şüphe yok ki bütün Enbiyanın ılmi tarafı ilâhîden vahy-ü ta’lim olmak ı’tibariyle ledünnîdir. Fakat burada şayani dikkattir ki «وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا» kaydiyle Hızra ta’lim edilmiş olan ılim, Musânınkinden bam başka bir ılim, ya’ni ulûmı ledünniyyeden bir ılmi mahsus olduğu anlatılmıştır ki âyetteki kıssalar karînesile müfessirîn, bunu «ılmülguyub ve esrarı ulûmı hafiyye» diye tefsir etmişlerdir. Ta’biri âharle demişlerdir ki: Musânın ılmi ma’rifeti ahkâm ve zâhir ile ifta, Hızır ılmi ise, beyatını umura ma’rifet idi. Sahihi Buharîde merviydir ki Hızır «ya Musâ! Demiş, ben Allahın ılminden bana ta’lim ettiği bir ılm üzereyim ki sen onu bilmezsin, sen de Allahın ılminden sana ta’lim ettiği bir ılim üzeresin ki ılmi ben onu bilmem» اه. Bu suretle ılmi ledünnî ta’biri bu ılmi mahsusta bir ma’nâyı ehass ile ıstılâh olmuştur ki buna ılmi hakikat ve ılmi bâtın dahi denilmiş ve Sofiyye, bu kıssaya bir huccet olarak tutunmuştur. Hasılı ılmi ledünnî cehdi fikrî ile istihsal olunamayıb tarafı haktan mevhibei mahza olan bir kuvvei kudsiyyenin tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ılim değil, müessirden esere, vücuddan vicdana gelen evvelî bir ılimdir. Nefsin vakıa geçişi değil, vakıın nefiste teayyünüdür. Doğrudan doğru bir keşiftir. Fakat ledünnî ta’biri bunun bilhassa esrarı hakka aid olanında daha ziyade ıstılâh olmuştur. Lisanımızda da bir işin ledünniyâtı demek bâtınındaki gavamız ve esrarı ma’nâsında müteareftir. Bu kıssada ılm için taharri ve sefere bir tergıb delili ve maamafih ılmi için ledünnînin cehd-ü taleble kesbi kabil olmadığını ifham vardır. Bakınız Musâ ile fetâsı Allahdan böyle bir rahmet ve ılme mazhar olmuş hass bir kulu bulduklarında ne yaptılar: 66. قَالَ لَهُ مُوسٰى Musâ, ona dedi: هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا ta’lim olunduğun ılimden bir rüşd için bana ta’lim etmek üzere sana ittiba’ edebilir miyim? -
RÜŞD, hayre isabet demektir. Bu sözde âlime karşı tevazuun lüzumuna ve ılim tahsılinden maksadı aslî
iktisabı rüşd olmasına ve talebi ılimde tenezzül, edeb, nezaket, takıb ve hizmet şart bulunduğuna delâlet vardır. Bu istizana cevaben o kul 67. قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطٖيعَ مَعِىَ صَبْرًا sen, dedi: doğrusu benimle sabra dayanamazsın - bu sözle Hızır ruhı Musâ hakkındaki ilk keşfini göstermiş ve ona kendini anlatmış oluyordu ki binnetice isabeti tahakkuk edecektir. Filhakika bu talebde Musânın alacağı dersi kendi makamını tanıtmak ve bir sabır dersi almaktan ıbaret olacaktır, ya’ni bu babda çok sabır lâzımdır. Senin ise muhakkak ki benim maıyyetimde sabır elinden gelmez ve bunda ma’zursun. 68. وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَالَمْ تُحِطْ بِهٖ خُبْرًا Çünkü vukufunun ihata etmediği şey’e nasıl sabredesin - ya’ni maıyyetimde bir takım şeyler göreceksin ki sirr-ü hikmetinden haberin olmıyacak, zâhirde ise iyi görünmiyecek. Sen bir sahib şeriat olmak haysiyyetiyle onları zâhirdeki görüşlerine göre tecviz edemeyip i’tiraz etmek lüzumunu duyacaksın. Musâ 69. قَالَ سَتَجِدُنٖىٓ اِنْ شَآءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَآ اَعْصٖى لَكَ اَمْرًا beni, dedi, inşaallah sabırlı bulacaksın ve hiç bir emrine âsı olmam -Allah dilemezse başka, Hızır 70. قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَنٖى فَلَا تَسْئَلْنٖى عَنْ شَىْءٍ حَتّٰىٓ اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا o halde, dedi: bana ittiba’ edeceksen bana hiç bir şeyden suâl etme ta ben sana ondan söz açıncıya kadar. - Ya’ni münakaşa, i’tiraz şöyle dursun istifsaren suâl bile sorma. Demek ki başka ılimlerde mes’eleyi vazederek ılmin yarısını teşkil eden suâl. bu ılimde memnu’dur. Bunda talibin nefsi faıliyyetten ziyade kabiliyyete hazırlanacaktır.
71. فَانْطَلَقَا Binaenaleyh ikisi bir gittiler - demek ki bu ılimden bir şey bellenirse bir yerde oturup söyleşmek veya düşünmek tarikıle değil, fi’liyyât ile bellenecektir. Mukavele tamam olur olmaz ikisi birlikte hareket etmişler. O, Musânın tâbiı olduğu için artık kale alınmamış ve ihtimal bir yerde bırakmışlardır. İkisi denize doğru gemiye bininceye kadar gittiler حَتّٰىٓ اِذَا رَكِبَا فِى السَّفٖينَةِ tâ ki gemiye bindiklerinde - Ebû Hatemin Rebi’ ibni enesten rivayetine göre mevkı’ korkunç idi, gemiciler bunlardan şüphelendiler bindirmek istemediler. Fakat reisleri «ben bunları yüzleri nurlu adamlar görüyorum bindireceğim» dedi, bindirdi. Buharî, Müslim ve gayrılarının İbni Abbastan rivayetinde ise Hızrı tanıdılar navılsız bindirdiler. خَرَقَهَا gemiyi yaraladı - bunun ba’zı rivayetlerde varid olduğu gibi keser veya balta gibi âlât ile alel’âde bir ameliyye suretinde olması muhtemildir. Ve gemiciler Hızrı tanıdıklarından dolayı belki ses çıkarmamışlardır. Fakat nazmın zevkı beyanına ve gemicilerin ses çıkarmamalarına nazaran bir harika şeklinde sessizce yapılıvermiş olması daha mülâyimdir. قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَا الخ 74. فَانْطَلَقَا yine gittiler - ya’ni özürünü kabul etti de gemi ile sahile çıktıktan sonra yine gittiler حَتّٰىٓ اِذَا لَقِيَا غُلَامًا nihayet bir oğlana rastgeldiler فَقَتَلَهُ onu hemen öldürüverdi - oğlan ta’biri gibi gulâm ta’biri de ekseriyya bâliğ olmıyanlar da şayi’ olduğu cihetle cumhur bunun henüz bâliğ olmamış bir çocuk olduğuna kail olmuşlardır. Fakat İbni ebi Hatem Said Abdilazizden yirmi yaşında bir genç olduğunu rivayet etmiştir. Filvakı’ böylelerine de gulâm ıtlak olunabilir. قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ bir nefis mukabili olmıyarak ter temiz bir nefsi öldürüverdin mi? - Ya’ni bir kısas hakkın yokiken bir ma’sum veya suçsuz kimseyi öldürüverdin mi?. Demişlerdir ki murad, katlin bigayri hakkın olduğunu söylemektir. Yalnız kısas hakkının nefyi makama enseb olmak ı’tibariyledir. Ve yâhud Musânın şeriatinde sabiyye de kısas lâzımgeldiğini iş’ardır. لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُكْرًا kasem ederim ki çok münker bir şey yaptın. ٧٥ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطٖيعَ مَعِىَ صَبْرًا ٧٦ قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنٖى قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّٖى عُذْرًا ٧٧ فَانْطَلَقَا حَتّٰىٓ اِذَآ اَتَيَآ اَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَآ اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فٖيهَا جِدَارًا يُرٖيدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا ٧٨ قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْنٖى وَبَيْنِكَ سَاُنَبِّئُكَ بِتَاْوٖيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ٧٩ اَمَّا السَّفٖينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكٖينَ يَعْمَلُونَ فِى الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَعٖيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُمْ مَلِكٌ يَاْخُذُ كُلَّ سَفٖينَةٍ غَصْبًا ٨ وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشٖينَآ اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا ٨١ فَاَرَدْنَآ اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا ٨٢ وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتٖيمَيْنِ فِى الْمَدٖينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًا فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَآ اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرٖى ذٰلِكَ تَاْوٖيلُ مَالَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
Meali Şerifi