Kasas Sûresi 33. Âyet
Mekke · Cüz 20 · Sayfa 389
قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلۡتُ مِنۡهُمۡ نَفۡسࣰا فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ ٣٣
Musa dedi ki: "Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 29–42. âyetleri birlikte ele alır.
29. فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ yeknazarda hangi eceli ödediği belli olmuyor gibi ise de düşünülünce fazlasını ödediği ve hiç bir eceli kalmadığı anlaşılır. Çünkü kerîm olan va’dine vefa eder, eserler de buna delâlet eylemektedir. Hattâ ba’zılarında on sene daha fazla kaldığı rivayet edilmiştir. وَسَارَ بِاَهْلِهٖٓ ve ehliyle yürüdü; yola çıktı - nereye gidiyordu? Bu beyan edilmiyor, ba’zıları Mısra demişler lâkin «اَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ» demesi buna münafi görünür. Ba’zıları da Kudse doğru demişler ki daha sâlim ve ma’nîdar görünür اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا Tur canibinden ya’ni dağ cihetinden bir ateş hissetti - dıkkat olunursa bu ifade gayet sâde ve zâhir görünmekle beraber işârâtında iyzaha sığmıyacak bir çok derinlikler vardır. Meselâ «if’al» den veya «müfaale» den olması muhtemil olan «اٰنَسَ» bir ihsas ifade etmekle beraber kaba bir ihsasın değil üns ifade eden derin ve insanî bir ihsasın ifadesidir Netekim «فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا» de rüşd iynası derin bir ihsastır. Şübhe yok ki «ehasse» denilmeyip de «ânese» buyurulması bir letafeti mahsusayi hâizdir. Bunu ancak zevk takdir eder. «نَارًا» deki tenvinin tenkirindeki garaib ve acaiblik de öyle. لَعَلّٖىٓ اٰتٖيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ belki ondan size bir haber getiririm - demek ki yoldu bir haber almağa muhtac sıkıntılı bir vaz’iyyette bulunuyorlardı, bunu şu rivayetlerle iyzah etmişlerdir:
1- Kış mevsimi ehliyle, maliyle çıkmış ve Şam mülûkünden hazeren yolun gayrısını tutmuştu, zevcesi hamil idi, berriyye de gidiyor yollarını bilmiyorlardı, bu yürüyüş onu karanlık soğuk, karlı bir gecede Turun sağına garb canibine sevketmiş idi.
2- Haremine gayretinden geceleyin refıklariyle buluşur, gündüz ayrılırdı, derken bir gün yolu şaşırdı gece geldi çattı, derken haremini ağrı tuttu, çakmağını çaktı ateş almadı, bir de baktı uzaktan bir ateş parlıyor, işte o vakıt «durun!» dedi ben bir ateş hissettim belki ondan size bir haber getiririm. اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ yâhud o ateşten bir eksi, ilâh... 30. فَلَمَّآ اَتٰيهَا نُودِىَ derken ona varınca nida olundu مِنْ شَاطِىِٔ الْوَادِ الْاَيْمَنِ vadînin sağ kıyısından - Musâya nazaran sağ, yâhud «eymen» lâfzının diğer ma’nâsiyle: vadînin en meymenetli kıyısından ki «الْأَيْمَنَ فَالْأَيْمَنَ» müeddasınca bil’işare sağ demek olur. فِى الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ o mübarek bukada -
BUK’A, yanındaki arazınin hey’etinden başka türlü olan kıt’ai arz demektir. Mübarek olması Allah tealânın bilhassa âyât ve envarına mazher olması, ya’ni risalet ve teklimin burada husule gelmesi hasebiledir. مِنَ الشَّجَرَةِ ağaçtan - nida olundu. Bu ağacı ba’zıları unnab, ba’zıları semüre: mügaylan dikeni nevınden bir bâdiye ağacı « ba’zıları avsec, ya’ni sincan dikeni veya Musa ağacı denilen dikenli bir ağaç, ba’zıları da ulleyk, ya’ni sarmaşık veya böğütlen diye rivayet etmişlerdir. Alusî diyor ki; bu günkü Tevratta mezkûr olan da ulleykadır. İşbu «مِنْ شَاطِىِٔ مِنَ الشَّجَرَةِ» den bedeli iştimaldir. Ağaç nida etti değil, ağaçtan nida olundu اَنْ şöyle diye:
يَا مُوسٰٓى اِنّٖىٓ اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ Yâ Musâ, hakikat ben im ben Allah rabbül’âlemîn «طه» sûreninde «يَا مُوسٰى اِنّٖىٓ اَنَا رَبُّكَ» nida olundu. «طس» de de «اَنْ بُورِكَ مَنْ فِى النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ» nida olundu diye geçmişti. İmam Fahruddini Razî bu farkların vechini anlatmak için der ki: bunların beyninde münafat yoktur, Allah tealâ hepsini anlatmış ancak her Sûrede o nida mazmununun bir kısmını hikâye buyurmuştur. Kazıy ile Ebüssüud da «fark yalnız lâfızdadır, asıl murad olan ma’nâda münafat yoktur» demişler, bu ise Kur’an yalnız ma’nâyı hikâye etmişler demek olacağından «nida» nın bir lâfız ve savt ile değil, yalnız bir ma’nâdan ıbaret olduğunu zannettirebileceği gibi kıssanın üç Sûrede tekrar edilmesinin vechini de iyzah etmiyor. Halbuki her birinde kıssa sırf bir tekrardan ıbaret olmayıp diğerinde söylenmiyen bir vech ile beyan edilmiş olduğundan Razînin dediği gibi «nida» nın müştemil olduğu mazmun da öyledir. Hepsinin zâhiri Mûsâ aleyhisselâmın bir kelâmı lâfzî işitmiş olmasıdır.
Burada Mutezile demişlerdir ki «مِنَ الشَّجَرَةِ» sarahatiyle Mûsâ aleyhisselâm nidayı secereden işitmiştir. Ve bu nida ile mütekellim olan da Allah tealâdır. Halbuki Allah Tealâ bir cisimde olmaktan münezzehtir. Demek ki Allah tealânın tekellümü ancak bir cisimde kelâm halk etmekledir. Buna karşı kelâm sıfatının kıdemine kail olan Ebû mansuri mâtürîdî ve mâverâennehir Türk uleması derler ki Allah tealânın zatı ile kaim olan kelâmı kadîm işidilmez, işidilen ancak ses ve huruftur. Ve işte ağaçta yaradılan ve ondan işidilen odur. Ebülhaseni eş’arî de demiştir ki cisim ve araz olmıyan kelâmı nefsînin de mesmu’ olması mümkindir اه. İmamı Gazali de bunu te’yid eylemiştir. Sofiyyeden ba’zıları da demiştir ki: savt ile kelâmı lâfzîyi işitti ve bu, Hak celle ve alânın hikmeti muktezasınca dilediği mezâhirden birinde zuhurundan sonra oldu öyle ki sübhanehu ve tealâ zuhurıyle beraber yine ıtlakı üzere - hattâ ıtlak kaydinden bile -bâkıy idi. Hadîsi sahihte vârid olmuştur ki: Allah tealâ, yevmi Kıyamette kullarına bir surette tecelli edecek ben rabbınızım diyecek de tanımıyacaklar, sonra diğer bir surette tecelli edecek o vakıt tanıyacaklar اه. Fakat o zaman böyle zuhur olsa idi bilahare mîkatta «اَرِنٖٓى اَنْظُرْ اِلَيْكَ» talebine hacet görmez veya «لَنْ تَرٰينٖى» ile karşılanmaz veya «فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا» tecellisini daha o zaman olmuş olurdu.
Haseni Basrî Hazretleri Mûsâ aleyhisselâma nidai vahy ile nida olundu «فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى» buna delîldir demiş, cumhurı ulema buna razı olmamış, Allah tealâ ona vasıtasız kelâm söyledi, buna delîl «وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلٖيمًا» dır, zira vahy olsa idi Enbiya arasında Kelîm isminin Hazreti Musâya ıhtısası olmazdı. «Festemi’ limâ yuhâ» da vahy ile değil, sarih kelâm ile söylenmiştir. demişlerdir. Fakat burada «٥١ وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَآىِٔ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَآءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكٖيمٌ» âyetini unutmamak lâzım gelir. Zira diğer müfessirîn de Mûsâya olan teklimin burada « illâ vahyen » kısmında dahil olduğunu söylemişlerdir. Şu halde Haseni Basrî Hazretlerinin muradı da bu olmak lâzım gelir. Çünkü bu âyette vahiy Resul irsaliyle olan iyhaye mukabil zikredildiğinden bilâ vasıta vahiy demektir. Bu da yalnız ilkai ma’nâ ile olabileceği gibi ilkai lâfz ile dahi olabilir ve işte Musâya da böyle olmuştur. 31. وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَ – «اَنْ يَا مُوسٰٓى» üzerine ma’tuf, ya’ni bir de şöyle nida olundu: bırak o Asanı فَلَمَّا رَاٰهَا – bu gibi « fa » lara fasîha denilir, hal delâletiyle hafzolunmuş cümleleri iş’ar eder ki: «bunun üzerine bıraktı bırakınca sanki bir yılan imiş gibi ihtizaza başladı, öyle ihtizaz ediyor görünce» demektir.
يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِنٖينَ – bu cümlede bir kavil geçtiği mukadderdir. Ya’ni böyle denildi - çünkü «Tâsîn» de geçtiği üzere «لَايَخَافُ لَدَىَّ الْمُرْسَلُونَ» dır. 32. جَيْبِكَ – Ceyb, esasen gömleği, cübbenin baş tarafındaki açıklığa denir ki koyun ta’bir ettiğimiz yaka açığıdır. Bildiğimiz ceybe ıtlakı sonradan müvelleddir. وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ ve korkudan cenahını kendine kavuştur. - Cenahtan murad iki kuldur. Bu emir, iki ma’nâyı iş’ar eder: Birisi bu makamda mehabetten korkup kaçma da kollarını kavuşturup emre âmâde dur, ikincisi: her hangi bir korku vaz’ıyyetinde de kaçma etrafını derle topla, celâdet göster demek olabilir. فَذَانِكَ işte bu ikisi - Asa ile yedi bayzâ ki birisi korkutur, birisi tenvir ve tergib eder. 35. وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا ve sizin için bir saltanat bahşedeceğiz - ya’ni büyük bir tesallut ve galebe kuvveti vereceğiz de فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا ikinize de irişemiyecekler - ne el uzatabilecekler ne de ma’nen ve maddeten, ılmen ve hucceten kâ’bınıza yetişebilecekler ilh...
بِاٰيَاتِنَا âyetlerimiz hakkı için - mu’cizelerimiz ve bilhâssa o iki mu’cize sayesinde اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا siz ve size tabi’ olanlar الْغَالِبُونَ galib geleceksiniz - demek yalnız kendileri değil, kendilerine tabi’ olanlar da galib gelecekler 36. قَالُوا مَا هٰذَآ bu, dediler - ya’ni senin âyet diye getirdiğin başka değil اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى uydurma bir sihir -ya’ni eskiden ma’lûm olmayıp yeni icad olunmuş bir sihir, yâhud hiç asl-u esası olmayıp mücerred göz boyama kabilinden olan bir sihir veya Allaha iftira edilen bir sihir şimdiye kadar içimizde görülmediği gibi وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا biz bunu - böyle bir sihri - veya bu da’vayı فٖىٓ اٰبَآئِنَا الْاَوَّلٖينَ eski atalarımızda dahi işitmedik. - Demek ki yeni muvaffakıyyetler yeni âyetlerle husule geliyor, hakıkaten nâfı’ olan şeyleri eskiden yoktur diye reddedenler mahrum kalıyor. Onun için onların sihri müfterâ demelerine karşı 37. وَقَالَ مُوسٰى Musâ da şöyle dedi: رَبّٖىٓ اَعْلَمُ rabbım daha iyi bilir بِمَنْ جَآءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِهٖ nezdinden hidayetle gelen kim وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ ve yurdun akıbeti kimin olacak - ya’ni bu Dünya yurdunun sonunda hayırlı akıbet kimin olacak, akıbetin iyisi de olur kötüsüde netekim «ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذٖينَ اَسَآؤُا السُّوٓآٰى» buyurulmuştur, fakat ekseriya «وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ» gibi «لام» ile kullandığı zaman hayırlısı demek olur. Burada da «له» kaydiyle hayra işaret olunmuştur. اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ hakıkat bu: zalimler felâh bulmaz - zulüm, haksızlık edenler murada iremez, hakkın âyatını, bürhanlarını uydurma sihirdir diye reddedenlerin haksız zalimler olduğunda ise şübhe yoktur.
38. وَقَالَ فِرْعَوْنُ Firavn ise - bak ne zalim, cem’ıyyetini toplayıp da - dedi ki يَآ اَيُّهَا الْمَلَُا ey millet: ey şu gözler dolduran cemaat مَاعَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum - pek a’lâ bilir ki şu halkı yaradan kendisi değildir, kendisini de bir yaradan vardır. Lâkin ülûhiyyet yalnız onun hakkı olduğunu tanımıyor, halk ve ülûhiyyet yalnız mefhumlarına haksızlık ediyor, hukuk ve teşrı’ kendi vaz-u iradesinden ibaret imiş, ne irade ederse olurmuş, hukm-ü hukûmetini nakzedebilecek mâfevk bir kuvvet yokmuş gibi gösteriyor, binaenaleyh nâs onun hukûmetine itaatten başka bir şey tanımasın, hep onu sevsin hep ondan korksun, hep ona kul olsun, ona tapsın istiyor, hem ma’budluk iddia ediyor hem sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum diyor, ilk önce yoktur demiyor, bilmiyorum diye insaflı görünmek istiyor ve Göklerin Yerin rabbı gûya Semayı rasad etmekle görünmesi lâzım gelen bir cisim ve cismanî imiş gibi tevehhüm ettirerek halka karşı ılm-ü fen yolundan bir desîse yapmak üzere de diyor ki: فَاَوْقِدْ لٖى يَا هَامَانُ عَلَى الطّٖينِ şimdi bir ocak yak benim için çamura da ya Hâman - tuğla pişir demeyip bu ta’biri kullanması kerpici tuğla yapmayı iptida Firavn düşünmüş olduğundan bu suretle san’ati ta’lim eylemiş deniliyor. فَاجْعَلْ لٖى صَرْحًا hemen bana bir kule yap - Semayı terassud edecek bir rasad kulesi bina et لَعَلّٖىٓ اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى belki çıkar Musânın ilâhına muttali’ olurum zannediyorum - ya’ni rabbül’âlemîn tarafından Peygamberlik da’vasında yalancı olduğunu zannediyor ise de her ihtimale karşı gûya ılm-ü fen dâiresinde bil’fiıl teharriyyat yaparak o yalanı meydana çıkaracak ve şayed onun ilâhını bulursa gûya onun da hakkından gelecek imiş gibi görünmek istiyor. Ba’zıları bunun sâde bir lâftan ıbaret kaldığını ve öyle bir kule ile göğe çıkmağa çalışmanın gayri ma’kul olduğunu söylemişler de diğer taraftan böyle bir kulenin yapılıp yıkıldığını nakl etmişlerdir.
39. وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ Hem o, ordulariyle Yer yüzünde bigayri hak daha kibirlenmek istedi - bilmiyorum demekle kalmadı. «Şuara» da geçtiği üzere Musâya «لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرٖى لََاجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونٖينَ» dedi, «Nâziât» da geleceği üzere mahşerini toplayıp «اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى» diye bağırdı وَظَنُّوٓا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَايُرْجَعُونَ ve zannettiler ki onlar yakalanıp da bize getirilmiyecekler, 40. فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ biz de onu ve ordularını tuttuk da فَنَبَذْنَاهُمْ فِى الْيَمِّ deryaya fırlatıverdik فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمٖينَ şimdi bak o zalimler akıbeti nasıl oldu? 41. وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً biz onları öyle öncüller, öyle baş kumandanlar yaptık ki يَدْعُونَ اِلَى النَّارِ ateşe çağırırlar - Cehenneme götürecek fiıllere da’vet ederler وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَايُنْصَرُونَ de Kıyamet günü nusrat olunmazlar 42. وَاَتْبَعْنَاهُمْ فٖى هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً hem bu Dünyada arkalarına bir lâ’net takmışızdır. -Allahın ve Melâikenin ve nasın lâ’netleri وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحٖينَ hem de Kıyamet günü onlar, o çirkin, menfur, matrutlardandırlar. - Çünkü tekebbür yalnız Allahın hakkıdır. Bir hadîsi kudsîde «kibriya benim ridâm, azamet izarımdır, her kim bunlardan birisinde bana niza’ ederse ben onu ateşe koyarım» buyurulmuştur. Onun için ondan başkasının istikbarı bigayri hak istikbardır.
Gelelim kıssadan hıssaya: ٤٣ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَآ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُولٰى بَصَآئِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ٤٤ وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَآ اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِدٖينَ ٤٥ وَلٰكِنَّآ اَنْشَاْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ وَمَا كُنْتَ ثَاوِيًا فٖىٓ اَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَا وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِلٖينَ ٤٦ وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَآ اَتٰيهُمْ مِنْ نَذٖيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ٤٧ وَلَوْلَآ اَنْ تُصٖيبَهُمْ مُصٖيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَآ اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ ٤٨ فَلَمَّا جَآءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَآ اُوتِىَ مِثْلَ مَآ اُوتِىَ مُوسٰى اَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَآ اُوتِىَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا وَقَالُوٓا اِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ ٤٩ قُلْ فَاْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَآ اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ٥ فَاِنْ لَمْ يَسْتَجٖيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَآءَهُمْ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
Meali Şerifi