Kâf Sûresi 15. Âyet
Mekke · Cüz 26 · Sayfa 518
أَفَعَيِينَا بِٱلۡخَلۡقِ ٱلۡأَوَّلِۚ بَلۡ هُمۡ فِي لَبۡسࣲ مِّنۡ خَلۡقࣲ جَدِيدࣲ ١٥
Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Doğrusu, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–15. âyetleri birlikte ele alır.
1. قٓ – bu Sûre ile «صٓ» Sûresinin başlayışında ziyâde bir benzeyiş vardır. Evvelâ, ikisi de birer harf ve Kur’ana kasem ve «بل» ile başlıyor, kâfirlerin teaccübüne tearruz ediyor. Onun evvelinde «وَالْقُرْاٰنِ ذِى الذِّكْرِ» âhirinde «اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ» bunun evvelinde «وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ» âhirinde «فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَعٖيدِ» buyuruluyor. Onda iymanın şartlarından ilk esas olan tevhide, bunda ba’s-ü haşre ınayet buyuruluyor.
«ق» yazılışta harf, okunuşta kaf isim tarzındadır. Zâhir olan harfin ismi, bundan da bu Sûrenin ismidir. Bu münasebetle Kaf dağından da bahsedilmiş. Remzen veya sarahaten emri hâzır olması ihtimali de söylenmiştir. Doğrusu diğerleri gibi bu da müteşabihattandır. Te’vilini Allah bilir. Fahrüddini Râzî burada evvelâ şu ıhtaratda bulunmuştur: yukarılarda anlatmış idik ki böyle Sûrelerin evvelindeki harfler, okunacak Kur’anı iyi dinletmek için sâmim dikkatini uyandırmak üzere tenbihattır. Yine anlatmış idik ki ıbadetin kalb ile olanı, lisan ile olanı, bedenin zâhirdeki cevarihi ile olanı vardır. Cariha ile olanlar içinde ma’nasına akıl iren de var, ma’nası akl ile bilinemeyip sırf teabbüdî olan da vardır. Netekim Hacda remiy ve sa’y ve sâire gibi ameller böyledir. Kalbî akıydeler içinde ılmi tevhid ve imkânı haşr ve Allahın sıfatı ve Peygamberlerin doğruluğu gibi hem aklın delil ile bildiği kısım vardır hem de kıldan ince kılıçtan keskin sırat, ve amelleri tartacak mizan gibi şeri’ olmadıkça cezm-ü tasdık mümkin olmıyan kısım vardır. Şu halde ıbadeti lisaniyye olan zikirlerde de böyle olmak gerektir. Bunların da Kur’anın ekserîsi gibi hem ma’nasına akıl iren kısmı vardır, hem de bu teheccî harfleri gibi ma’nâsını aklın kavrıyamıyacağı veya anlamadığı kısım vardır. Çünkü onu telâffuzdan maksad sırf emre inkıyaddır. Yoksa kelâmda mu’tad olduğu üzere bir huküm veya hoş bir kıssa, yâhud «رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا» gibi güzel bir maksad ifâdesi değildir. Belki mücerred söylemek sâdece teabbüd olur. Bunu şu cihet de te’yid eder: bu harflere yemîn edilmiş bulunuyor’ muksemü bih mevkıindedirler, halbuki Allah tealânın tîn ve zeytuna kasemi onlara şeref vermek olduğu gibi ma’rifetin delîli ve ta’rifin aleti olan şerefli kelâmın aslı olan harflere kasemi de onların ayrıca bir şerefi hâiz olduklarını evleviyyetle ifâde eder. Şimdi bu noktada şunları mülâhaza etmek gerektir:
1- Allah tealâdan kasem ya «وَالْعَصْرِ وَالنَّجْمِ» gibi bir şeye ve «صٓ قٓ نٓ» gibi bir harfe vakı’ olmuştur, yâhud «وَالضُّحٰى وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰى وَالسَّمَآءِ وَالطَّارِقِ» gibi iki şeye ve «طٰهٰ طٰسٓ يٰسٓ حٰمٓ» gibi iki harfe, yâhud «وَالصَّآفَّاتِ فَالزَّاجِرَاتِ فَالتَّالِيَاتِ» gibi üç şey’e, ve «الٓمٓ طٰسٓمٓ الٓرٰ» gibi üç harfe, yâhud «وَالذَّارِيَاتِ» da «وَالسَّمَآءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ» da «وَالتّٖينِ» de olduğu gibi dört şey’e ve «الٓمٓصٓ الٓمٓرٰ» gibi dört harfe, yâhud «وَالطُّورِ» da «وَالْمُرْسَلَاتِ» da «وَالنَّازِعَاتِ» da «وَالْفَجْرِ» de olduğu gibi beş şey’e ve «كٓهٰيٰعٓصٓ» ve «حٰمٓ عٓسٓقٓ» gibi beş harfe olmuştur. Beş şeyden ziyadeye kasem yalnız bir Sûrede vardır ki o da «وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا» dır. Beş harften ziyâdeye hiç kasem yapılmamıştır. Zira hurufı asliyyesi beşten ziyâde kelime istiskal edilmiştir. Ma’nâ için terkibinde sekıl görülüp kabul edilmeyince ma’nasına ılim ihata olunamadığı veya ma’nası olmadığı zaman daha şiddetle istiskal edilmek lâzım gelir.
2- Mahud şeylere kasemde kasem harfi olan «واو» zikredilmiş «وَالطُّورِ وَالنَّجْمِ وَالشَّمْسِ» denilmiş, lâkin harflere kasemde kasem harfi zikredilmemiştir. Meselâ «وحٰمٓ» «وقٓ» denilmemiştir. Zira kasem harflerin kendilerine olunca harfi harfe âlet makamında iyrad müsavatı ıhlâl ederdi. 3- Allah tealâ, «تين طور» gibi eşyaya kasem etmiş, onların asılları olan cevheri ferdlere, basît maddelerine kasem etmemiştir. Fakat harflere terkibsiz olarak kasem etmiştir. Zira eşyanın terkibinde maddesi en güzel bir halde bulunur. Lâkin harfler terkib olununca yemîn lâfızlarına değil, Semâ ve Arz gibi ma’nâlarına âid olmuş olur. Ma’nâsız terkibe nazaran ise müfred eşref olur. Onun için hurufun yalnız müfredatına kasem edilmiştir.
4- Sûrei «Bakare» de geçtiği üzere harflere kasem yirmi sekiz Sûrededir. Adedleri harflerin adedince olan eşyaya kesem ise ki «وَالشَّمْسِ» den gayrisindedir on dört Sûrededir. Çünkü hurufun gayri şeylere kasem Sûrelerin evvelinde de vardır, esnasında da vardır. Meselâ: «وَالْقَمَرِ وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَ» gibi. Harflere olan kasem ise ancak Sûrelerin evvellerindedir. Ve orada güzel olmuştur. Zira mefhum arasında gayri mefhum güzel olmazdı, onun için Sûre evvellerinde eşyaya kasem hurûfe kasemin yarısı kadardır. 5- Harflere kasem, Kur’anın iki nısfının ikisinde de hattâ yedi kısmında da vardır. Eşyayı ma’dudeye kasem ise yalnız nısfı ahîrde, hattâ «وَالصَّآفَّاتِ» dan maadası kısmı ahîrdedir. Zira ekseriya harflere kasemden sonra Kur’an veya kitab veya tenzil zikredilmiş «يٰسٓ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ الٓمٓ تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ» buyurulmuştur. İşte Kur’anın hepsi harflerle edâ olunan bir mu’cize olduğundan onlar her kısımda bulunmuş, ma’dud eşyaya kasem ise böyle değildir.
Bundan sonra Râzî «Kaf» a mahsus mebâhisten olmak üzere şunu da ilâve eder: Kaf Arzı muhît olan bir dağdır ki Semânın etrafı onun üzerindedir denilmiş, bu kavil, vücuh ile zaıyftir:
1-: Kıraet vakf üzeredir, halbuki cebel ismi olsa idi yemîn edilmiş olmakla vasılda vakıf câiz olmazdı. 2- «وَالطُّورِ» gibi kasem harfi ile söylenmek lâzım gelirdi. Çünkü harfi kasemin hazfolunduğu mevakı’de muksemi bih «اَللّٰهِ لََافْعَلَنَّ» gibi kaseme müstehıkk olarak hazfe karîne olur. «زَيْدٍ لََافْعَلَنَّ» denmez.
3- Öyle olsa «قاف» yazılırdı. «بِكَافٍ عَبْدَهُ عَيْنٌ جَارِيَةٌ» kabîlinden olurdu. Halbuki bütün Mushaflarda «ق» harf yazılmıştır.
4- Bunda zâhir olan harf olmaktır. Gerçi onun İbni Abbastan menkul olduğu da söylenmiştir, lâkin İbni Abbastan menkul olan «قاف» ın bir dağ ismi olmasıdır. Amma burada bu «ق» ile murad o dağ olduğu sâbit değildir اه. Demek ki Râzî esas ı’tibariyle «Kaf» dağı diye söylene gelen rivâyeti inkâr etmiyor, burada onunla tefsiri zaıyf buluyor. Alûsî de rivâyetleri kaydettikten sonra şöyle diyor: «Karafî, Kaf dağının vücudu olmadığına zâhib olmuş ve buna bürhan getirerek delîli olmıyan şeye ı’tikad caiz olamıyacağını söylemiş. İbni haceri heytemî de vârid olan rivâyetleri ileri sürerek ona ba’zı ı’tirazda bulunmuştur. Alûsî bunları hikâye ettikten sonra: ben de diyor Karafînin dediği gibi his şehadetiyle bu dağın vücudu olmadığına zâhib oluyorum. Çünkü bu Arzın berrini, Bahrini medarı seretâna kadar kaç kerreler kat’ettiler. Öyle bir şey müşahede etmediler. Gerçi o haberleri râvîlerinden bir cemaat sahih tahric edercesine iltizam ile rivâyet eylemişler ise de onların sıhhatine ta’n etmek hissi tekzib etmekten ehvendir. Bu, bulamamaktan dolayı vücudu nefyetmek kabîlinden de değildir. Zelzele işinin de öyle bir dağa tevakkufu yoktur, çünkü zelzeleler Arzın salâbetiyle beraber çıkmak istiyen buharların tazyikındandır. Ve biraz insaf damarı olanlar nazarında bunu inkâr etmek mükâberedir. اه. Biz de bu münasebetle şunu söyliyelim ki daha hakîm olan Râzî bu hususta daha insaflı hareket etmiştir. Bizce insaf rivâyetleri tekzib etmekte değil, bir mahmili sahih bulmaktadır. Gerçi bu hususta Peygambere kadar ref’edilen bir hadîs yoktur. Fakat bir kısım ulemânın kanâatlerini gösteren şayi’ bir telâkkî vardır. İbni Cerîrin ve ibni Münzirin rivâyetlerine göre ibni Abbas şöyle demiştir: Allah tealâ bu Arzın arkasından onu muhît bir deniz, onun arkasından bir cebel yaratmıştır ona «Kaf» denilir. Semâi Dünya onun üzerine sarkmaktadır. ilh... Demek ki «Kaf» Arzı kaplamış olan bahri muhîtı Muhîttır. Bu ifâdeye göre Kaf dağı denilen şey kürei nesîm olmuş olur. Zira biz biliyoruz ki Arzı etrafından kaplıyan bir Bahri muhît vardır, Bahri muhîtı de kürei nesîm kaplamıştır. Ve Semai Dünyanın etekleri bu kürei nesîm üzerindedir. Bizim gök ta’bir ettiğimiz zümrüd gibi göklük burada müncelîdir. İbni Münzirin, Ebûşşeyhın, Hâkimin, ibni Merduyenin Abdullâh ibni büreydeden rivâyetlerinde: «Kaf», Dünyayı muhît zümrüdden bir dağdır ki Semanın etekleri onun üzerindedir diye zümrüd ile ifâde edilmesi de teşbihi belîğ kabîlinden olmak üzere bu rengi te’yid eyler. Buna dağ ta’bir olunması da şekli kürevîsi ile fevkal’ufuk irtifa’ ve azameti haysiyyetinden yâhud bir menba’ ve mahzen olması noktai nazarından olmak gerektir. Bununla beraber ibni Ebiddünyanın Ebûşşeyhın tahriclerinde «Kaf» yalnız Arzı değil, âlemi muhît olmak üzere de nakledilmiş ve damarları Arzın içine kadar indiği ve zelzeleler onun damarlarının hareketinden husule geldiği de söylenmiştir. Bu noktaya gelince «Kaf» kelimesi bize eski Yunanîlerde dahi ma’ruf olan ve her şeyin menbaı olmak üzere maddenin bir halitai kül mahiyyetinde mülâhaza edilen ilk halini ifâde eyliyen «chaos=kao» kelimesini hatırlatmıştır. Kaf dağı rivâyetleri Hazreti Peygambere istinad ettirilmemiş bulunduğu için bunu eski zamanlarda pek şayi’ olmuş bir nazariyye kabîlinden telâkkî etmekte hiç bir mahzur yoktur. Lâkin bunu tefsir için esas ittihaz etmek muvafık olmaz. «ق» harfini müteşâbih olarak kudretullaha bir remiz telâkkı etmek Kaf dağı denilen imkân âlemiyle tefsir etmekten daha münasib olur. وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ Ve Kur’anı mecîd hakkı için -
MECİD, mecd sahibi, mecd, geniş kerem ile alâkadar büyük şeref ve şandır. Şu halde Kur’anı mecîd,
şerefi kîtabların hepsinden büyük olan yâhud ma’nâsını bilip amel edeni şereflendiren şanlı Kur’an demek olur. «Vav» kasem, yâhud kaseme atf içindir. «Kaf» ile şanlı Kur’ana kasem edilmiştir. Kasemin cevabı maba’di karînenesiyle mahzuftur, ya’ni sen münzirsin inzar için geldin 2. بَلْ عَجِبُوٓا اَنْ جَآءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ fakat onlar kendilerine kendilerinden bir münzir geldiğine teaccüb ettiler - ya’ni Kur’anın şeref ve şanı olmadığından değil, fakat insanlara yine insanlardan bir münzir, korku haberi vererek korkutan bir Peygamber geldiğine şaştıklarından dolayı küfr ve inkâra gittiler. Halbuki insanlara kendi hariclerinden gelen bir münzir, gayri tabiî ve şayânı teaccüb görülse bile yine kendilerinden bir münzir gelmesi görülmedik bir şey değil idi. Fakat onun gelişine ve inzar edişine şaştılar فَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا شَىْءٌ عَجٖيبٌ da kâfirler dediler ki: bu acîb bir şey - bunda iki vecih vardır. Birisi teaccüblerini tefsir ve teaccüb noktasını tafsıl ile küfürlerini tasrihtir. Bu surette «فا» tefsir, «هٰذَا» Peygamberin inzarına işarettir. İkincisi Peygamberin bı’setine teaccübden sonra Âhırette ba’se teaccüblerini beyandır. Bu surette «فا» atıf «هذا» mübhem olarak şu söze işaret olur. 3. ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakıt ha - ya’ni bizi o vakıt ba’s-ü haşr ile mi korkutuyor? ذٰلِكَ bu - öldükten sonra diriltmek رَجْعٌ بَعٖيدٌ baıyd bir irca - akıldan veya âdetten uzak olan bir iade, bir döndürüş yâhud bir cevabdır, Şimdi bunun Allahın kudretinden uzak olmadığını isbat ile buyuruluyor ki: 4. قَدْ عَلِمْنَا مَاتَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْ doğrusu biz Arzın onlardan ne eksilteceğini bilmişizdir - ya’ni onun uzak zannedilmesi bir insanın hakikati ve eczasının tafsılâtı tamamiyle bilinemediği için cehaletten neş’et eder. Yoksa hayat ılmi bilinse de bir insanın hususiyyetini teşkil eden bütün esrar münkeşif olsa bir kimseyi öldürüp yeniden diriltmek baıyd sayılmazdı. Halbuki Allah tealâ onu bilmiş ve yaratmıştır. Ölüp çürüyüp de toprak olan akvamın veya eşhasın hüviyyet ve ayniyyetlerini teşkil eden erkân ve şeraıtdan kalan nedir? Eksilen nedir? Ruh mudur, beden midir? Bedenin maddesi ve eczası mıdır, yoksa mütemasil ecza arasında hayatı ve ayniyyeti ifade eden bir nisbeti muayyene ve mahsusası mıdır? Allah hepsini bilir, Arzda çürüyüp yok olduğu zannedilen teşekküllerin, nisbetlerin kuvvetlerin hususıyyetlerin en hurdesine varıncıya kadar hepsi olduğu gibi Allah tealânın ılminde ma’lûm ve mahfuzdur. وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفٖيظٌ ve nezdimizde mahfuz, değişmez, bozulmaz bir kitab vardır, hepsi onda mazbuttur. - Cüz’î ve küllî hiç bir şey’i kaçırmaz, hattâ onların amellerini de bütün tafsılâtiyle hıfzetmektedir. Ilmullah bir de böyle Levhı mahfuzda yazı ile mûekked olarak mütecellîdir. Bunu tehavvül ve tehaffuz kanununun bir ifadesi olarak da mülâhaza edebiliriz. Bu tamamiyle bilinmiş olunca her hangi bir insanı ifna ettikten sonra onu teşkil eden ve ondan intişar ve tehavvül etmiş olan hususıyyetlerin ma’lûmiyyet ve mahfuzıyyeti hasebiyle onu yeniden iade etmek hiç de baıyd olmaz. Onun için gerek bir kavmı, gerek bir şahsı öldükten sonra ba’s-ü haşr etmek Allaha göre baıyd bir irca’ olmadığı bu mülâhaza ile ma’lûm olur. 5. بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمْ fakat onlar hakkı kendilerine geldiği anda tekzib ettiler - kendilerini yaratmış olan Allahın ılmini ve gönderdiği kitabını ve Peygamberini gelir gelmez tekzib ettiler فَهُمْ فٖٓى اَمْرٍ مَرٖيجٍ de şimdi onlar pek muztarib bir hal içinde çalkanıyorlar. - Gâh sâhir, gâh kâhin, gâh şâir diyerek gâh teaccüb gâh inkâr ile ıztırab içinde istıkbalden, Âhıret hayatından me’yus bir halde kıvranıyorlar. Buna karşı Allah tealânın ılmini ve ıhyaya kudretini isbat ile ıztırabı defi’ siyakında buyuruluyor ki:
6. اَفَلَمْ يَنْظُرُوٓا اِلَى السَّمَآءِ فَوْقَهُمْ ya üstlerindeki Semâya bakmadılar da mı ki? - Burada Sema ufkumuzun üstünde görebildiğimiz ecram ve eb’adı ile bir sureti mahsusada nazarımıza irtisam eden ve Semâi Dünya denilen yüksek binâdır ki biri hissî biri aklî olmak üzere iki haysiyyeti vardır. Evvel emirde bunun hissî haysiyyetiyle gözlerimize olan sureti tecellîsine nazarı dikkat celbolunmuştur. İkinci derecede efkâr ve istidlâlât ile aklen istinbat mümkin olabilen hey’eti Semânın derinliklerine dalınmadan sâde hissî olan bu şekli mürtesimin keyfiyyetine nazar edildiği zaman bile onu binâ eden sâniın ılm-ü kudretindeki azamet derhal gözlere gönüllere kendini gösterir. Buradaki «فا» mahzufuna atıftır. Görmediler de o kâfirler üstlerindeki o Semaya bakmadılar, baksalar a كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا biz onu nasıl binâ etmişiz ve ziynetlemişiz, مَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ hiç bir yarığı çatlağı yok. Ya’ni kapısı geçidi yok değil, aybı kusuru yok 7. وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا Arzı da uzatmışız - o binanın döşeği gibi sermişiz, bakıldığı zaman Semâ kürevî olarak görünürken sahai rü’yet dahilinde Arz da onun altında ufka doğru bir imtidadı mahsus ile uzanmış görünür ve böyle görünmesi onun da bir küre olduğunu akl-ü istidlâl ile anlamağa mani’ değildir. (Sûrei «Ra’d» de «وَهُوَ الَّذٖى مَدَّ الْاَرْضَ» bak). Alûsî der ki: bu imtidad, Arzın tam yâhud kutublar cihetinden nâkıs bir küre olmasına münâfi olmaz. وَاَلْقَيْنَا فٖيهَا رَوَاسِىَ ve ona ağır baskılar, oturaklı dağlar serpmişiz وَاَنْبَتْنَا فٖيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهٖيجٍ ve onda gözler gönüller açan her güzel çiftten bitirmişiz -
BEHİC, behcetli, gözlere gönüllere neş’e ve sürur veren sevimli, güzel,
ZEVC, çift. İNBAT nebatatta zâhir ise de zevci behic insana kadar hayvanatın da her hoş sınıfına şâmil
olmak zâhirdir. 8. تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنٖيبٍ her abdi münîb için tebsıra ve tezkir kılmak üzere - ya’ni bütün bunları böyle yapış ve bitiriş rabbına gönül verecek, hakka yüz tutup düşünecek her kulun gözüne göstermek ve fikrini açmak için âyet ve muhtıra kılmak hikmetiyledir.
TEBSIRA, hem göze basar kuvveti hem de kalbe basıret kuvveti vermek ma’nâsına olabilirse de ikincisi
«ذِكْرٰى» ile ifâde edilmiş olmak hasebiyle burada basarî ma’nâda olmak daha muvafık görünür. Bunun birisi hissî birisi aklî haysiyyeti ifâde eder: biri ihsas, biri ıhtardır. Bunların her biri birer yeni hayat neş’esiyle Allah tealânın ılmine ve ba’s-ü ihya kudretin delâlet ederler. İhsas, hal olan Dünya hayati yaşatırken ıhtar ve tezkir mazıy ve istıkbal şüuriyle Âhıreti duyurur.
MÜNÎB kaydi de bilfiıl müstefîd olanları göstermek ve inâbeye tergıb etmek içindir 9.
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً مُبَارَكًا ve Semâdan bir mübarek su indirmekteyiz - ki hayr-ü bereketi, menfeati pek çok. Bununla o güzel çiftlerin nasıl bitirildikleri gösterilerek makama tatbık ve ihya tarzına bir misal verilmiş oluyor. Kur’an da bu mübarek suya şebîhtir. فَاَنْبَتْنَا بِهٖ indirip de onunla, o su sebebiyle bitirmekteyiz: جَنَّاتٍ bir çok Cennetler, meyveli ağaçları havî bağlar, bağçeler وَحَبَّ الْحَصٖيدِ ve biçilen ekin dâneleri 10. وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ ve çıvgın veya dolgun hurma ağaçları -
BÂSIK, uzun düzgün veya yüklü لَهَا طَلْعٌ نَضٖيدٌ ki istifli bir tal’ı vardır. - Ya’ni birbiri
üstüne dizilmiş çok yâhud içinde meyvesi çok, çünkü tal’ı, hurmanın ilk çıkan domurcuğudur ki meyvesi içinde istiflidir. 11. رِزْقًا لِلْعِبَادِ kullara rızk olmak için - yetiştirmekteyiz وَاَحْيَيْنَا بِهٖ بَلْدَةً مَيْتًا bir beldeyi ölmüş iken onunla - o su ile - diriltmeyiz. - Neşv-ü nemâdan kesilmiş kuru toprağa hayat vermekteyiz كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ işte huruc böyledir. - Ya’ni ölü bir bedenin bir su indirmekle dirilmesi gibidir. Allahın indireceği feyzile sizin de dirilip çıkmanız, Allahın kudretinden o nasıl uzak değilse bu da uzak değildir. Burada huruc ta’bir olunması ma’nâlıdır. Ebüssüudun beyanına göre yerden nebatatın çıkarılmasına ihya ve ölülerin dirilmesine huruc ta’bir olunması ehemmiyyetsiz gibi görülen inbatın şanını büyütmek ve istib’ad edilen ba’s işini (bir fi’li tabiî gibi) kolay göstermek ve bu suretle nebâtı ihrac ve emvatı ihya arasında mümaseleti tahkık ile mukayeseyi tavzıh ve fehimlere takrib içindir. Her halde biz bununla ölmüş bir kavımdan feyzı hakk ile islâmın zuhur ve yeni bir hayat ile ağyare karşı huruc ve galebesi ma’nâsına da bir işaret anlarız. 12. كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ – Bununla Peygambere tesliye ve kafirlere inzar misalleri veriliyor. وَاَصْحَابُ الرَّسِّ – Buna dâir sûrei «Fürkan» da söz geçti bak 13. وَاِخْوَانُ لُوطٍ ve Lûtun hemşehrileri - Lût aleyhisselamın kavmı ki kendisine sıhriyyetleri bulunmak hasebiyle ıhvan denildiği söylenmiştir. Bu ta’bir gerek neseb ve gerek sıhriyyet ile yakınlığın kurtaramıyacağını anlatır 14. وَقَوْمُ تُبَّعٍ tübbeın kavmı - kendisi değil kavmı ki Hımyerîlerdir. Sûrei «Duhan» a bak كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ her birisi Resulleri tekzib etti - yeni hayata da’vet için Allah tarafından gönderilen Peygamberlerin irşadlarına inanmadılar, ba’s-ü haşr için hazırlanmadılar فَحَقَّ وَعٖيدِ da veîdim hakk oldu - ya’ni hep helâk ve munkarız oldular.
VEÎD, va’d gibi masdardır mef’ul ma’nasına da olur. Va’d maddesi hayr-ü şerde, acıda ve tatlıda kullanılır.
Fakat veîd ve iy’âd, acı ve korkunç olanlarda isti’mal olunur. Tehdid ve inzar ifâde eyler. Burada veîd, veîdi demektir. Kesre ile iktifa olunarak mütekellim «ya» sı hazf olunmuştur. اَفَعَيٖينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ şu halde ilk halka aciz mi göstermişiz? - ya’ni gerek sâirlerini gerek kendilerini ilk yaradılışla, birinci kerre vücude getirmekle kudretimizi göstermiş değil miyiz ki ikinci bir yaradışı istib’ad ediyorlar da «رَجْعٌ بَعِيدٌ» diyorlar. Yâhud kendilerinden evvel yarattığımız halka, o evvelki insanlara karşı yarattıktan sonra veîdimizi, tehdidimizi yerine getirmeğe gücümüz yetmemiş de âciz mi kalmışız? Ki korkmadan tekzib ve istib’ad ediyorlar? yâhud ilk yaradışla kudretimiz tükenmiş de ilerisini yaratmaktan acze mi düşmüşüz? بَلْ hayır - öyle olmadığını bilirler هُمْ onlar فٖى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدٖيدٍ yeni bir halktan iltibastadırlar -
LEBS, esasen karıştırıp şübheye düşürmek demektir. Burada iki ma’na vardır: birisi umumiyyetle
müfessirînin beyanı vechile şöyle demektir: onlar halkı evveli ve bizim kudretimizi i’tiraf etmekle beraber yeni bir halk ile ölülerin dirilebileceğinde şübhe ediyorlar. Bir kerre yapılanın bir kerre daha yapılabileceği hakkındaki kıyası, tabiî kanunu bırakıyorlar da kudrete karşı şübheye düşerek tenakuzda bulunuyorlar. Bu ma’na ilzamî bir ma’na olur. İkincisi sûrei «En’am» da «وَهُوَ الَّذٖى يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ» âyetinde geçtiği üzere bir kavmın hayatı gibi bir şahsın hayatı da eczasının lâhzadan lâhzaya yenilenmesi suretiyle bir iltibas içinde ceryan ettiğini ve binaenaleyh halkı evvel denilen bu halkta bekayı şahsînin bile vahdeti nevıyye gibi peyder pey halkolunan birbirine benzer ecza arasındaki bir iltibas ve müşabehet içinde tecellî eden bir nisbet vahdetinden aynî nisbetle tevâli eden bir halkı cedîd istimrarından ibaret olduğunu beyandır. Şeyh Muhyiddini Arabî buradan bütün eşyanın, a’raz gibi cevahirin de an bean halkı cedîd ile müteceddid olduğunu istinbata kadar gitmiş, Fransız feylesofu meşhur de Cart da bu suretle bir halkı cedîd nazariyyesine zâhib olmuştur. Bu âyette «هم» zamirine nazaran halkı cedîdin böyle bütün eşyaya ta’mimi zâhir olmasa bile her halde insanlar gibi zîhayat cisimlere nemâları i’tibariyle intıbakı münakaşa götürmiyecek kadar vazıhtır denilebilir. Bu surette bir şahsın hüviyyeti için gerek idame gerek iadede rüknolarak mülâhaza edilmesi lâzım gelen esas bir nehrin suyu gibi değişip duran maddî eczasının aynen kendilerinde ve kemmiyyetlerinde değil, aralarındaki nizami nisbet ile ifade ettikleri temasül vahdetiyle ruhanî tesâdukta gözetmek lâzım gelir. Onun için bir şahsın teşahhusu hacmin büyüklüğü ve küçüklüğü ile alâkadar görünmiyerek gerek bir zerre, bir hüceyre ve gerek büyük bir cisim ve cirim halinde dahi hüviyyetini muhafaza edebiliyor da yetmiş yaşındaki Zeyd, beşikteki bebek rahimi maderdeki cenîn, sulbi pederde nutfe olan aynî şahıs diye mülâhaza olunuyor. Kuyruk kemiğinin ucundan ba’si gösteren ma’ruf «عَجْبُ الذَّنْبِ» hadîsi de bunu ifade etmiştir. Zaten insanların böyle halkı cedîd ile yaşıyabilmeleridir ki onların ihtiyaclarının sirrini teşkil eder, öyle olmasa idi insanın yarın için hiç bir endîşesi ve hiç bir emeli olmazdı. Maamafih bu ma’na yalnız insâna ve zîhayata mahsus değildir. Âlemde her şey «كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ» mantukunca helâk ve fena içinde her lâhza tegayyüre ma’ruz ve her tegayyürde yeni bir halk ile ıhtilât ve iltibas içindedir. «وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهٖ الخ» buyurulması da bu ma’na ile alâkadardır. Alûsînin bu ma’nayı baıyd görmesi garib görünür: Bütün âlem böyle halkı cedîd içinde Âhırete doğru giderken onu Allahın kudretinden istib’ad ederek inkâr ve tekzib etmek o istıkbalin saadetini yaşamamağa azmeden bir dalâli baîdden başka bir şey değildir. ١٦ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَاتُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ ١٧ اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمٖينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعٖيدٌ ١٨ مَايَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ ١٩ وَجَآءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَاكُنْتَ مِنْهُ تَحٖيدُ ٢ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعٖيدِ ٢١ وَجَآءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَآئِقٌ وَشَهٖيدٌ ٢٢ لَقَدْ كُنْتَ فٖى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَآءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدٖيدٌ ٢٣ وَقَالَ قَرٖينُهُ هٰذَا مَالَدَىَّ عَتٖيدٌ ٢٤ اَلْقِيَا فٖى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنٖيدٍ ٢٥ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرٖيبٍ ٢٦ اَلَّذٖى جَعَلَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَاَلْقِيَاهُ فِى الْعَذَابِ الشَّدٖيدِ ٢٧ قَالَ قَرٖينُهُ رَبَّنَا مَآ اَطْغَيْتُهُ وَلٰكِنْ كَانَ فٖى ضَلَالٍ بَعٖيدٍ ٢٨ قَالَ لَاتَخْتَصِمُوا لَدَىَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ اِلَيْكُمْ بِالْوَعٖيدِ ٢٩ مَايُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَىَّ وَمَآ اَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ
Meali Şerifi