AyetSûreler

Gâşiye Sûresi 17. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 592

أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى ٱلۡإِبِلِ كَيۡفَ خُلِقَتۡ ۝١٧

Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ الخ – Yukarıya bir tefri’ olan bu cümlenin «fa» ile rabtındaki ma’na Gaşiye hadîsini ve mutezammın olduğu evsafı acîbe ile ba’s kazıyyesini inkâr edenlere karşı hılkatin en göz önünde bulunan şeylerinde bile görülüp duran acâibliklere nazarı dikkati celb ile halikın kudretini ihtar ve boşuna yorgunluk olan yolsuz çalışmalardan ve lagviyyattan kurtulmak ve sa’yinden hoşnud olacağı işler yapmak için Zemînden Semaya, Semadan Zemîne, en yakınlarından en uzaklarına kadar eşyanın hılkat tarzlarını teharrî ve tetebbu’ ederek onun sünnetlerini ve kudretinin acâibâtını, ve tesarrufu keyfiyyetlerini ve ona göre evamir ve ahkâmını fehm-ü istinbat ile Gaşiye gününün şedaidinden korunacak ve saadetine irdirecek güzel ve nâfi’ amellere sevk-ü teşvîktir ki evvelki sûrede suhufı ûlâda olduğu anlatılan tezekkî mazmununun suhufu uhrada mütemmim ve mükemmili demek olan bir tezkir olmak hasebiyle sonunda «فَذَكِّرْ» emriyle takıyb olunmuştur. Bu tezkir için Gaşiye hadîsinden sonra Arz ve Semanın keyfiyyeti hılkati ile Halikın kudretine nazarı dikkat celb olunurken ilk önce devenin ileri sürülmesi birden bire nazara acîb gelirse de bu acîblikte de ma’nayı maksuda isabet noktai nazarından bera’ati istihlâl gibi bir bedaat vardır. Zira maksad bakılması mu’tad olan ve pek âdî gibi görünen şeylerin bile keyfiyyeti hılkatleri acâibat ile meşhun bulunduğunu duyurmak olduğu ve deve hılkatinin hakikaten acâibliğile beraber Arabın en yakından nazarına çarpması lâzım geldiği düşünülürse bunun hılkati âlemi seyr için mebde’i nazar ittihaz edilmesi en muvafık bir hareket olduktan başka serilmiş döşeklerden bir lahzada deveye atlatarak ondan Semaya, ondan cibale, onlardan muhîtı Arza bir tedkık siyahati yaptıran intıkalde bir garabet ve ayni zamanda fasılalarda kıvrık «ha» dan şiddetli uzun «ta» ya geçen bir inbisat ile ifadeye başkaca bir tehavvül verilmesi hılkatteki acâibatı göstermek maksadına her vechile intıbak eden bedîî san’atleri ihtiva ettiği anlaşılır. Bu sayılan şeylere nazar da bütün âleme nazarı tezammun eder. «Fa» siyakın ıktıza ettiği mukaddere ma’tuf olarak hasılı ma’na şu olur: Gaşiye hadîsi böyle haber verildiği, Dünyanın âhiri ya biyhûde ameller yüzünden bîtab olarak zillet-ü sefâletle ateşe yaslanmak veya yolunda cereyan eden güzel ve müsmir amellerle ni’met-ü saadete irerek sa’yinden ilel’ebed hoşnud olmaktan ibaret idiği anlatıldığı halde bulunduğu âlemi ve yaradanın hukm-ü kudretini düşünmeyip de Dünyayı Âhırete tercih eden gafiller hâlâ önünü sonunu görmek ve sonunda hoşnud olacağı fâideli ameller yolunu aramak ve gereği gibi istifâde etmek için nazar etmezler mi o her gün gözleri önünde kullanıp durdukları, etinden, südünden, yününden, derisinden, işinden, gücünden, türlü menafi’inden intifa’ etmek için türlü meşakkatlere soktukları deveye? كَيْفَ خُلِقَتْ nasıl yaratılmış? - Ne acîb hılkati var? Bir çok hayvanların hılkatine benzemiyen iri cüssesi, şiddetli kuvveti, acâib hey’eti başka hayvanların iktifa etmediği cüz’î alef ve dikenli mikenli mer’alarla iktifa ederek ağır yüklerle uzun uzun seferlere ve günlerce susuzluğa tehammül eden sabr-ü metaneti ve oturup kalkmaktaki vaz’iyyeti ve o kuvvet ve cesametiyle beraber en zaıyf bir hayvandan, bir koyundan, bir merkebten daha ziyade ve hatta bir çocukla bile yedilip güdülebilecek derecede itaat ve inkıyad ile insanlara müsahhar kılınarak istıhdam edilmesi ve gittiği bir yolu bir çok insanlardan daha sağlam bir hâfıza ile belleyip çıkarması ve kalınlığına rağmen güzel sesle hıda olunduğu zaman müteessir olarak şevk-u tarab ile coşması gibi ahvali ne acâyib şeylerdir; insan kendi zekâsiyle bu acîb hılkat arasındaki fark ve münasebeti düşünür. O iri acîb hayvana karşı kendi maddî kuvvetinin küçüklüğünü mukayese ve onunla beraber kendinin onu istıhdam edebilecek surette galebesi esrarını ve bundan daha güzel istifade yollarını araştırırsa şübhe yok ki her şeyden evvel Halık teâlânın sun’undaki acâibatı, kudretindeki vüs’ati ve her şey’e bir hususiyyet bahşeden iradesindeki tahsîsatı ve hepsini münasebatı mahsusalarına göre bir nizam ile idare eden emr-ü hukmünü ve binaenaleyh insanların da ona göre acı veya tatlı bir âkıbete yürümekte bulunduğunu anlaması ve o yolda iyman ve ırfan ile ilerisi için şevk ile çalışması iycab eder. İlâhî tahsîsatın ehemmiyyeti ılm-ü ma’rifet gibi ma’nevî kuvvetlerin maddî kuvvetlere tefevvuk ve hakimiyetini sarîh bir misal ile anlatmak için insanlar elinde müsahhar olan devenin keyfiyyeti hılkatini mebde’i nazar ittihaz etmek herkes için en açık ve en fâideli bir misal olduğunda şübhe yoktur. Gerçi fil daha büyüktür. Ve onun hılkatinde de bariz bir acîblik vardır. Lâkin o deve gibi temiz bir hayvan olmadıktan başka onun kadar göz önünde değil ve bahusus Arabın nazarından uzaktır. Deve ise Arabın ehassı emvalindendir. Hele darîin zikrinden sonra deveye bir atfı nazar etmenin de başkaca bir münasebet ve letafeti vardır. Sonra seyr-ü sefer etmek üzere deveye binen bir kimse boyundan hayli yüksek bir irtifaa çıkmış olur. Yukarı baktığı zaman fevkında Semayı, sağa sola baktığı zaman dağları, aşağıya baktığı zaman da sathı Arzı görür. Ve bu nazarlar ne kadar genişler ne kadar derinleşirse insanın bulunduğu âleme dair vukufu ve Halık tealânın sun’-u kudreti ve nimetlerinin vüs’atı ve istikbalin ehemmiyyeti ve yoluyla sa’y-ü gayretin kıymeti hakkında ma’rifeti de öyle genişler ve derinleşir.

Ebül’abbas Müberred gibi ba’zıları burada deveye nazardan Semaya nazara geçmeği baîd görerek ma’tuflar arasında daha mütecanis bir münasebet düşünmek üzere Sema karînesiyle ibilden murad, sehab olduğuna kail olmuştur. Sahib Keşşaf der ki bunun muradı ibilin gamâm, müzn, rebab, ğaym, ğayn ve saire gibi bulut isimlerinden olduğunu söylemek değil, bir çok Arab eş’arından bulutun deveye teşbih edilmiş olduğunu görerek burada da teşbih ve mecaz tarikıyle ibilden sehab murad olunmasını tecviz olmalıdır اه. Fakat mecaza hacet yoktur. Deveye nazardan Semaya nazara geçirmek bilhassa vâdîlerinde, bâdiyelerinde, uzak seyr-ü seferlerinde deveye ihtısası ma’lûm bulunan Arabın irşadı bakımından gayet tabîi ve lâtîftir. Deve en istifadeli malî olup dâ ona bakmamak, acîb hılkatini düşünmemek nasıl büyük gaflet ise deveye binip de Semaya bakmamak, Halikın kudret ve azametini mutaleaya dalmamak daha büyük gafletdir. Onun için buyuruluyor ki: