AyetSûreler

Fâtır Sûresi 30. Âyet

Mekke · Cüz 22 · Sayfa 437

لِيُوَفِّيَهُمۡ أُجُورَهُمۡ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ غَفُورࣱ شَكُورࣱ ۝٣٠

Çünkü Allah mükafatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka, lütfundan onlara fazlasını da verecektir. Çünkü O çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 27–37. âyetleri birlikte ele alır.

27. اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَآءِ مَآءً – Burada yine Allah tealânın tabiat üzerinde tasarruf ve rübubiyyetini gösteren ve onu bir su gibi sebebi vahid altında muhtelif havass ve isti’dad ile muhtelif mezahirde muhtelif ecnas ve envaa ayıran iradesinin bir âyeti demek olan ıstıfa kanununun açık ve mühim bir ıhtar ve tatbikı vardır. فَاَخْرَجْنَا بِهٖ – gıyabdan tekellüme iltifattır. Ya’ni indirdik de obir su ile şunları çıkardık: ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَا renkleri muhtelif olmak üzere bir çok semereler, meyveler, mahsuller - demek ki onları çıkaran suyun tabiati değil, Allahın iradesidir ve semerelerin ıhtilâf ve tenevvüu hâlikın muradıdır. Ma’lûm ki muhtelif olan meyvelerin yalnız renkleri değil, daha bir çok havass ve tabiatleri de muhteliftir. Ancak renkleri pek zâhir olduğu için onların zikriyle diğerlerinden iktifa olunmuştur. Hem bu yalnız nebatta değil وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بٖيضٌ وَحُمْرٌ dağlardan da cüddeler, yol yol alacalar var -

CÜDED, «جيمك» zammiyle «جده» nin cem’idir. Cüdde, bir rengi diğer renkten ayıran yol gibi

hattı fâsıl, netekim «جيمك» fethiyle cedde dahi cadde demektir. وَغَرَابٖيبُ سُودٌ ve kap kara, ya’ni koyu kuzgûnî siyah - GARÂBÎB, «غينك» kesriyle «غربيب» in cem’ıdir. Gırbîb, siyahın şiddetlisi demektir ki te’kiden mübelagası için kullanılır. İşte dağların taşlarında ve topraklarında böyle yol yol muhtelif alacalarda sâde bir tesadüf eserinden ıbaret değil, hâlıkın bir tahsıys ve tasfiyesidir. 28. وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَآبِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ insanlardan, hayvanlardan davarlardan da kezalik muhtelif renklileri vardır. - Bunlar da öyle surî ve ma’nevî mazhariyyetlere ayrılarak seçilmişlerdir. Öyle ki insanlar içinde ılmi olanlar, olmıyanlar vardır. اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ ا fakat Allah haşyetini, Allah korkusunu, Allah saygısını kulları içinden ancak ulemâ duyar - ancak Allahı bilenler o saygıyı hıssederler. Ya’ni «اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ» buyurulduğu üzere Allah saygısını müstemirren duyup da Peygamberin inzarından müstefid olacak ve binaenaleyh temizlenip korunacak olanlar Allahı celâl-ü cemaliyle sıfatı kemaliyle bilen ehli ılimdir. Çünkü bir şey hakkında saygı onun şanına olan bilgi ve bilginin derecesiyle mütenasib olur. Bir kulun da Allaha dair ılmi ne kadar kemalli ise hasyeti de o nisbette kâmil olur. Onun için Resulullah «اَنَا اَخْشَاكُمْ لِلّٰهِ وَاَتْقَاكُمْ» demiştir. Niçin Allahı bilmek haşyete sebeb oluyor. اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ غَفُورٌ çünkü Allah bir azîz gafûrdur - yalnız bir gafûr değil, azîz bir gafûrdur. Sâde bir gafûr olsa idi, onu bilmek belki nazlanmağa, mağrur olmağa, hiç korkusuz ümid bağlanmağa sebeb olabilirdi. Fakat Allah yalnız gafûr rahîm değil, azîz, hiç bir sebebe mağlûb olmıyan, hiç bir kanun altına alınmak ihtimali bulunmıyan, dilediğini dilediği anda kahr-ü tedmir eden çok kuvvetli, çok azametli galib kahhar bir gafûrdur. Mağrifeti çok olduğu gibi ıkabı, intikamı da çok şiddetlidir. Onun için Allahı bilmiyenler her haltı ederler. Onu bir kul ne kadar iyi bilirse o kadar çok saygılı o kadar çok ıhtiramlı olur. Bununla beraber ulemânın saygısı, haşyeti, korkusu ne kadar yüksek olursa ümidi de o nisbette çok olacağı unutulmamalıdır. Çünkü 29. اِنَّ الَّذٖينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ الخ ya’ni Allahın kitabını vird ederek okuyup içindekini ta’kıb eder olanlar وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ ve onlarla beraber namazı dürüst kılıp وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden gizli ve açık nasıl ıktiza ederse öyle infak edenlere, ya’ni Allahın kitabındaki ahkâmın icrası için masraf yapıp zekât ve sadaka verenler يَرْجُونَ تِجَارَةً öyle bir ticaret ümid ederler ki لَنْ تَبُورَ asla batmak, iflâs etmek ihtimali yoktur 30. tamamiyle ödeyecek, hem de fadlından artırıp ziyadesini verecektir. اِنَّهُ çünkü o - Allah غَفُورٌ شَكُورٌ hem gafûr, hem şekûrdur. - Onun ızzetini saydıklarından dolayı mağrifetiyle günâhlarını bağışlar, hidmetlerinin fazlasıyle takdir edip saıylerini çok meşkûr kılar. Çünkü ızzet, küfr-ü küfrana karşı kahrı ıktiza ettiği gibi hidmet ve şükrana karşı da in’am ve ikramı ıktiza eyler. Şu halde Allaha en çok haşyeti olan ulemâ olunca Allahın kulları içinde en çok tekrim buyurduğu da ulemâ olmuş olur. Bu haysiyyetledir ki «رُتْبَةُ الْعِلْمِ اَعْلَى الرُّتَبِ» dir. Ilmin bu ehemmiyyeti de yalnız nazarî haysiyyetiyle değil, amelî haysiyetiyyledir. Zira yukarıda «وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ» buyurulduğu gibi burada da haşyet ve meşkûriyyetin bu haysiyyete ibtinası gösterilmektedir. Şimdi de ıstıfayi ilâhîde kitabların en güzîdesi Kur’an, ılmini vahyi haktan alan Peygamberler içinde de en güzîde Muhammed Mustafa, ümmetlerin içinde en güzîdesi ümmeti Muhammed, onlar içinde de en güzîdesi hamelei Kur’an olan ulemâ olduğu ıhtar olunmak üzere buyuruluyor ki 31. وَالَّذٖٓى اَوْحَيْنَآ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ kitablar içinde sana vahy ile gönderdiğimiz kitab işte هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ önündekileri musaddık ve mümeyyiz olmak üzere hakk olan da ancak odur. Diğerlerinde onun tasdıkına ıktiran etmiyen noktalar ma’mulünbih olamaz. اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهٖ لَخَبٖيرٌ بَصٖيرٌ şübhe yok ki Allah, kullarına her halde habîr, basîrdir. - Bâtın ve zâhirleriyle bütün hususıyyetlerini muhîttır. Onun için seni lâyık görmese idi bunu sana vahyetmez, seni böyle hatemül’enbiya Muhammed Mustafa kılmazdı 32. ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ sonra o kitabı ya’ni Kur’anı الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا kullarımızdan ıstıfa eylediğimiz güzîdelere mîras kıldık - ya’ni senden sonra ona ümmetin olan kullarımız içinden seçip beğendiğimiz süzme kulları ona vâris kıldık, bu suretle ümmeti Muhammed ve en müterakkı en süzme ümmet olduğu gibi onlar içinde de en güzîdeleri hamelei Kur’an olarak Peygambere vâris olan ulemâdır.

فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ Ki onlar içinden de kimisi nefsine zalim - kitaba vâris olduğu halde gereği gibi tilâvet ile amel etmiyecek وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ kimi de muktesıd, orta - gâh amel ediyor gâh etmiyor وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ kimisi de Allahın izniyle hayırlarda ileri gider. - Hayırlar da öne geçer, imam pîşüva olur ki işte asıl vârisi Peygamberî olan «وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ» medihasına mazhar bulunanlar onlardır. ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ işte fadlı kebîr budur. - Böyle hayratta sabık olup ileri geçmektir. Şöyle ki: 33. جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا الخ يُحَلَّوْنَ فٖيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا orada altın bileziklerden ziynetlenecekler, hem de inci, altın bilezikler. Allahü a’lem: Dünyada o hayırları yapmak için ettikleri infakları kazanmalarına sebeb olan san’atler yükselmelerine vasıta olan sâlih amellerdir. Bundan dolayı olsa gerektir ki «san’at altın bileziktir» sözü bizde meşhur mesel olmuştur. İnci de safadan kinayedir. 35. دَارَ الْمُقَامَةِ ya’ni dârı ikamet, ikametgâh, vatanı ikamet, kalınacak yürd 37. اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فٖيهِ مَنْ تَذَكَّرَ ya düşünüp anlıyacak kimsenin düşüneceği kadar bir müddet sizi muammer kılmadık mı? - Tecribe zemanı dahi ta’bir olunan bu müddeti yaşıyan bir kimse için hâlıkını bilememekte özür kalmamıştır. Bu müddet, hakkında muhtelif rivayetler varid olmuştur. Altmış, kırk altı, kırk, sinni bülûğ yirmi, yirmiden altmışa kadar denilmiş ise de hakıkatini Allah bilir. Bülûğdan sonra her vefat eden hakkında bu müddet tehakkuk etmiş demektir. Altmış, Peygamberden merviy olduğu üzere a’zamîsi demektir. Ya’ni bundan sonra küfre hiç ma’ziret kalmıyor demektir. وَجَآءَكُمُ النَّذٖيرُ bu da füruı ahkâma nazarandır. ٣٨ اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٣٩ هُوَ الَّذٖى جَعَلَكُمْ خَلَآئِفَ فِى الْاَرْضِ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَلَا يَزٖيدُ الْكَافِرٖينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتًا وَلَا يَزٖيدُ الْكَافِرٖينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَارًا ٤ قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَآءَكُمُ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُونٖى مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِى السَّمٰوَاتِ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا اِلَّا غُرُورًا ٤١ اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَا وَلَئِنْ زَالَتَآ اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهٖ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا ٤٢ وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَآءَ هُمْ نَذٖيرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِ فَلَمَّا جَآءَ هُمْ نَذٖيرٌ مَازَادَهُمْ اِلَّا نُفُورًا ٤٣ اِسْتِكْبَارًا فِى الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّىِٔ وَلَا يَحٖيقُ الْمَكْرُ السَّيِّىُٔ اِلَّا بِاَهْلِهٖ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّلٖينَ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْدٖيلًا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْوٖيلًا ٤٤ اَوَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُوٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَىْءٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَافِى الْاَرْضِ اِنَّهُ كَانَ عَلٖيمًا قَدٖيرًا ٤٥ وَلَوْ يُؤٰاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَآبَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاِذَا جَآءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِهٖ بَصٖيرًا

Meali Şerifi