AyetSûreler

Enbiyâ Sûresi 33. Âyet

Mekke · Cüz 17 · Sayfa 324

وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَۖ كُلࣱّ فِي فَلَكࣲ يَسۡبَحُونَ ۝٣٣

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ Halbu ki Allah odur ki geceyi ve gündüzü Güneşi ve Kameri halketit كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ Her biri bir felekte yüzüyorlar-Demek ki zannedildiği gibi onları felek döndürüyor değil, onlar felekte ve her biri bir felekte yüzüyorlar. Felek devreden şey demek olduğuna göre ba’zıları feleği bir cismi devvar addetmişlerdir ki bunlar zamanlarının fen telâkkısine kapılmış görünüyorlar. Halbuki Dahhâkten rivayet olunduğu üzere felek, nücumun medarı, ya’ni devrettiği mahal diye ta’rif edilmiştir ki sırf riyazî bir ifadedir. Son zamanlarda lisanımızda bu medar kelimesi gibi «mahrek» demek te ıstılah olmuştur. Biri devirden ismi mekân, biri de hareketten ismi mekândır. Âyette yalnız Şems-ü Kamer mezkûr olduğu halde haberde tesniye getirilmeyip de ikiden ziyadeyi ifade eden cemi’ sıygasiyle «يَسْبَحُونَ» buyurulması şayanı dikkat görülmüştür. Burada müfessirîn bir kaç vecih söylemişlerdir. Birisi «وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ» takdirinde olmasıdır ki Şems-ü Kamerin yanında nücum hazfedilmiş sonra da kül ve cemi’ ile hepsine işaret olunmuş demektir. İkincisi bu karîne ile Şems-ü Kamerden cinsi nücum kasdedilmiş olmasıdır. Bunu ba’zıları, metali’in ıhtilâfı ı’tibariyle Şems-ü Kamerin bir kesreti gibi mülâbaza etmek ve binaenaleyh diğer yıldızları meskûtün anh bırakmak istemiştir. Lâkin bu vecih mülâhaza edilecek olunca sâir yıldızların da kimisi Kamer ma’nâsında olduğuna işareten bu ikisini hepsinin cinsi gibi ahzetmek dahâ münasibdir. Sonra «kül» ta’mimi Şems-ü Kamerle beraber mâkablinde zikri geçen Arzı dahi ihtiva ederek hepsine işaret olmak da muhtemildir ki Arz, Şems, Kamer bütün ecramdan her biri bir felekte yüzüyorlar demek olur. Ve demek ki ne kadar ecram varsa o kadar da felek var. Hâsılı hangisi olursa olsun şurası muhakkak ki burada eski fenni Hey’et nazariyyesini bir ibtal vardır. Zira onlar Şems-ü Kameri, felek hareket ettiriyor diyorlardı. Burada ise her birinin birer felekte kendilerinin yüzdükleri haber veriliyor ki ecramdan her birinin fezada bir mihver veya mahrek üzerinde hareket ettikleri kail olan yeni Hey’et nazariyyesinin esası da budur. Şübhe yok ki ekilerin nazarında da fenleri şimdikilerinki gibi ve belki daha kuvvetli bir kanatle ta’kıb ediliyordu. Demek ki bu gün bu ve emsali âyetler de Kur’anın fenne karşı büyük bir zaferini okumaktayız. O halde bildiğimiz fenne muhalif görünen noktalara tesadüf edildiği zaman Kur’anı fenne uydurmağa çalışmalı, fenni Kur’ana tevfık etmeğe uğraşmalıdır. Şimdi teemmül etmeli ki kimi Güneş, kimi Kamer, kimi zıya, kimi nûr, bütün ecramdan her biri bir felekte, kendine mahsus bir dairede yüzüyor da yüzüyor, hiç biri sâkin değil, hepsi birer hareketi devriyyede, bir tutarı yok, hepsi muallâkta, hepsi yolunda, hepsi nizamında, hepsi mahfuz yüzüyorlar da yüzüyorlar. Bu ne bedi’ san’at ne büyük kudret ve ne yüksek âyetlerdir. Bunların hepsinden Allahın azamet-ü vahdaniyyeti okunur. Lâkin kâfirler bunları görseler dahi delâletlerinden ı’raz ederler de şuna isnad etmeğe kalkışırlar. Zerrece insafı olanların ı’tiraf etmesi lâzım gelir ki işbu «كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ» kavli kerîmi Allah tealânın kudret-ü vahdaniyyeti âyetlerini âlemi şühudda irâe ederken aynı zamanda âyâti ilâhiyyeden birisi de nûri Muhammedî olduğunu göstermek için nübüvveti Muhammediyyeyi anlatacak bir delili mahsus olmak üzere Arzın Semâdan ayrılmış olması gibi bir hakıkati ılmiyye ile Fizık ve Felsefe eshabına ders verdikten sonra Batlimyus hey’etini kökünden yıkan bir vecize ile Hey’et eshabına de yeni bir fenne mebde’ olacak bir düsturı ılmî vermiş bulunuyor. Gerçi Kopernık, Nevton, Lâplâs gibi bu fennile tevaggul eden kimselerin böyle bir düstur bulmaları haddi zatında mühim bir muvaffakıyyeti ılmiyye, bir dehâ olmakla beraber bir mu’cize teşkil etmezse bunu ümmî bir fıtratin bütün cihanı fenne karşı bir makamı tehaddîde haber verivermiş olması onun nübüvvetini meydana koyan âyâti ilâhiyyeden bir âyet olduğunda da şüpheye mahal bırakmaz.