AyetSûreler

En'âm Sûresi 56. Âyet

Mekke · Cüz 7 · Sayfa 134

قُلۡ إِنِّي نُهِيتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِۚ قُل لَّآ أَتَّبِعُ أَهۡوَآءَكُمۡ قَدۡ ضَلَلۡتُ إِذࣰا وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُهۡتَدِينَ ۝٥٦

De ki: "Şüphesiz ki bana, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmem yasaklandı". De ki: "Sizin çarpık isteklerinize uymayacağım, (eğer uyarsam) o zaman sapıtmış olur, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 56–67. âyetleri birlikte ele alır.

57. يَقُصُّ الْحَقَّ – Nafi’, İbni kesir, Asım, Ebu Ca’fer kıraetlerinde «sad» ile, mütebakısinde noktalı «dad» ile «يَقْضِ الْحَقَّ» okunur ki birisi «قَصَّ» dan birisi de «قَضَاء» dandır. «قَضَآ» nın aslı bir işi tamamiyle fasletmek, ayırıb bitirmektir ki kesip atmak dahi ta’bir olunur. «حُكْمٌ» ün aslı da meni’ etmektir. Batılı meni’ etmesi i’tibariyledir ki huküm denilmiştir. Kasas ve kıssadan «قَصَّ» bir haberi tebliğ ve tefhim etmektir ki türkçe «ayıtmak» ta’bir olunur. Bunu «ayıltmak» masdariyle karıştırmamalıdır. Kaza, kavlî veya fi’lî veya her ikisi ile olur. «Kass» ise kavlî olur «قص الاثر» iz gütmek ma’nâsına da gelir ve o zaman fi’lî olur. Hasılı huküm ve hakimiyyette kazâ ve kadılıkta biri ilmî, biri amelî iki haysiyyet vardır. «Kass» daha ziyade bunun ilmî haysiyyetine, «kazâ» da daha ziyade ameli ve icraî haysiyyetine nâzırdır. Ve hakk-u batılı fasıl, bunların hasıllarıdır. Binaenaleyh burada hem teşriî ve ilmî, hem de icraî ve amelî huküm ve hakimiyyetin ancak Allaha mahsus ve hukmi İlahînin hem hak, hem hayır olduğu tefhim buyurulmuştur.

58. قُلْ De ki لَوْ اَنَّ عِنْدٖى مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهٖ sevdiğiniz şey «فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَآءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَلٖيمٍ= sen Peygamber isen gökten başımıza taş yağdır veya bize elîm bir azab getir» diye acele istediğiniz azab -benim elimde olsa idi لَقُضِىَ الْاَمْرُ بَيْنٖى وَبَيْنَكُمْ benim aramla sizin aranızda iş kesilir biterdi, bana kalsa ben onu hemen yapardım. Lâkin وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِمٖينَ Allah, zalimleri ve onlara yapacağını daha iyi bilir. Çünkü 59. وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ bütün gayb miftahları onun nezdindedir.»-

MEFTEH, «mim» in fethiyle ismi mekân, açılacak yer demektir. «Mim» in kesriyle de «miftâh» gibi ismi

alet olub anahtar demektir. Ya’ni daha açılmamış, vücude gelmemiş, bizim ilmimiz taallûk etmemiş o kadar gayb hazineleri vardır ki bütün bunların kapıları veya anahtarları ancak Allahın nezdinde, Allahın elinddir. لَا يَعْلَمُهَآ اِلَّا هُوَ Onları ondan başka kimse bilmez.» -O bütün bu gayıbları bildiği gibi hazırdaki bütün mevcudâtı da bütün teferruât ve cüz’iyyâtına varıncıya kadar bilir meselâ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ karada ve denizde ne varsa hepsini de bilir وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا ve hiç bir yaprak düşmez ki her halde onu bilmesin. وَلَا حَبَّةٍ فٖى ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ Ne Erzın zulmetlerine düşer bir dane وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ Ne yaş, ne de kuru hiç bir şey yoktur ki اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ her halde hepsi Allahın indinde bir kitâbı mübînde olmasın.- Gaib ve şahid, ma’kulât ve mahsûsat, külliyat ve cüziyyat büyük küçük sukut ve istıkrar, hareket ve sükûn, hayat ve memat, hasılı olmuş olacak, gizli açık her şey bütün tafsılâtı, bütün inceliğiyle gayet açık ve beliğ bir kitâbdadır. Ya’ni ilmi İlâhîde veya Levhi mahfuzdadır. Hem müfredatı, hem silsilei nizamatı ile indallah ma’lûm ve mazbuttur.

Berr-ü bahir vakıatından sonra sukut vakıatının yaprak ve dane ile temsil olunması bütün ecramı Semaviyye harekâtının birer yaprak ve dane gibi sukut kanunlarına tâbi’ bulunduğuna bir delâleti haizdir. Ve şayanı dikkattir ki bu delâlet, eşyadan nasıl ve ne suretle okunabilirse Kur’andan da o kadar okunabilmektedir. Doğrudan doğru ecramın sukut ve harekâtı ifade olunmayıb da yaprağın ve danenin sukutu tasrih olunması hem ma’lûmatı İlâhiyyenin kesret ve inceliğini tasvir, hem de insanlara nazaran sukut kanunlarının evrak ve hububatta cereyanı sarih ve bedihî ve ecramda hafiy ve istidlâlî olduğuna ve Yerde zulumata bir dane sukutunun cevvi Semada ecramın sukut ve harekâtını bilmeğe bir miftah teşkil edebileceğine bir iymadır. Bu âyetin evvelâ gayıbdan şuhude ma’kulden mahsûse, sonra derece derece mahsûsten ma’kule, şuhudden gaybe giden öyle bir tertibi bediî vardır ki bunun ne ızahı biter, ne acaibi tükenir. 60. وَهُوَ الَّذٖى O Allah o kadirdir ki يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ geceleyin sizi vefat ettirir: Uyutur kendinizden geçirir, nefislerinizi sizden alır kabzeder وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ve o halde sizin gündüzün cerhettiğiniz; elinizle yaptığınız, kesbeylediğiniz şeyleri -siz bilmezkeno bilir.-

CERH, aslı lûgatte ma’lûm ki bir şeye icrayı tesir edib zedelemektir. Bunun lâzımı olarak ele geçirmek,

kesbetmek ma’nâsına da müteareftir. Netekim bedenin el, ayak, diş, lisan gibi âzayı müessire ve âmilesine cariha ve cevarih tesmiye olunur ki kâsibe ve kevasib demektir. Ve burada cerh bu ma’nâyadır «اِجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ» «اِكْتَسَبُوا السَّيِّئَاتِ» demek olduğu gibi. İbni Atıyye asıl ma’nâsiyle cerhten olması da muhtemil bulunduğunu söylemiştir. Fakat kesb-ü amel ma’nâsı hem buna şamil, hem makam karinesiyle zahir olduğu gibi umumiyyetle tefsirlerin rivayeti de budur. Ya’ni: Siz o gün uyumazdan evvel âzanızın harekâtiyle bir takım te’sirler icra etmiş, işler yapmış, maddî veya ma’nevî, hayr veya şer bir takım şeyler kesb etmiş bulunursunuz ki bunlar sizin amellerinizdir. Bedeninizin, uzviyyetinizin yıpranması, cerihadar olması da bu müktesebat cümlesindendir. Siz gündüzün uyanık iken iktisab ettiğiniz ve hattâ kendi elinizle yaptığınız bu amellerin ba’zısını bilmezseniz de ba’zısını bilirsiniz. Fakat gece oldumu Allah nefsi natıkanızı kabz eder, sizden alır, siz ölü gibi kendinizden geçersiniz ve şuur-ü idrakâtınıza sahib ve malik olamazsınız. O zaman gündüzün bildiklerinizi ve kendi eseriniz olmak üzere en yakın bildiklerinizi bile bilemez olursunuz. Halbuki siz böyle ölü bir halde iken Allah onların hepsini bilir ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فٖيهِ sonra gündüzün yine size ba’seder. -Bedeninizde zedelenen, uzviyyetinizden ölen eczanızı uykuda haberiniz olmadan telâfi ederek yeniler ve sizden aldığı şuur ve idraktınızı yine sabahleyin size iade edib kel’evvel hayatı maddiyye ve ma’neviyenizle sizi tekrar ihyâ eder uyandırır ve o zaman siz geceyi gündüzü fark eder kendinizi ve müktesebatı sabıkanızı hiç zayi’ etmemiş arada hiç bir fasılai inkıta’ geçmemiş gibi bilir tanırsınız. Bunun düşünüb anlayanlar için hayatı ma’neviyye noktai nazarından nasıl bâhir ve zâhir ba’s ba’delmevt olduğu aşikâr olduktan başka hayatı maddiye noktai nazarından da böyledir. Her iki hayat her gün her gece ve hattâ her lâhza böyle ruhanî ve cismanî bir ba’s ba’delmevt içindedir. Bunun bir çokları mecazî bir ma’nâ ile ba’s telâkki ederlerse de cidden ilmî bir nazarla bakıldığı zaman bunun tam ma’nâsiyle bir ba’s olduğu tezahür eder. Bir yaprağın, bir tanenin, bir taşın sukutiyle yıldızların har ekâtındaki sukut ve cazibei umumiyye aynı ma’nâda nasıl müttehid ve ondan bunları istinbat nasıl ılmî ise uyuyub uyanmaktan ba’s ba’delmevti anlamak ondan daha zâhir bir hakîkattir. Gâyet âdî bir mes’ele gibi görünen uyuyub uyanmak mes’elesi gerek Ilmi vezaifil’a’za ve gerek Ilminnefis noktai nazarından son derece şayânı dikkat ve hâizi ehemmiyyettir. Her gün yıpranıb ölen eczayı uzviyyenin ve her gece inkıta’ eden idrakâtı ilmiyyenin tekerrür ve iadei emsal içinde gidib gelerek aynı bir hayatı idame ve aynı bir nefsin şahsıyyet ve vahdaniyyetine, tekrar ve iade edilen ruhanî ve cismanî tam ma’nâsiyle ba’s ba’delmevte kudretine delâlet eden şevahid ve edillei kat’iyyedendir ki bununla ba’s ba’delmevtin yalnız imkânı değil bilfiil vukuu da görülüb durmaktadır. İşte Allah insanları her gece böyle vefat ettiriyor ve onlar uyurken maddî ma’nevî neleri varsa hepsini biliyor ve ertesi gün aynen iade edib ba’sediyor ki لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّى bir eceli müsemmâ kaza olunsun, mukadder olan vakıt, ömür tamam olsun. Bu böyle olduğu gibi ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ sonra o saat gelince rücuunuz yine onadır. Nihayet yine yalnız ona rücu’ edersiniz ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ondan sonra da o size bu hayatta yaptıklarınızı haber verecektir. 61. وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهٖ ve o ibadının fevkında yegâne kahirdir. -O ademi vücud ile, vücudu ifna ve ifsad ile ve her şeyi zıddiyle, nuru zulmet, zulmeti nur, geceyi gündüz, gündüzü gece, harareti bürudet, bürudeti hararet ile ilh... kahred er. وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً ve üzerinize hafaza gönderir, onlar, sizi ve amellerinizi muhafaza ve mürakabe ederler.- Ki bunlar «لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ مَايَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ كِرَامًا كَاتِبٖينَ يَعْلَمُونَ مَاتَفْعَلُونَ» âyetlerinde beyan olunan Melâikedir ki lisanı şeri’de hafaza Melâikesi ta’bir olunur, Felâsife «anâsırı muhtelife ve tabayii mütezaddeyi mezc-ü te’lif ederek bunlara bir mizaç ve havassı mahsusa vermesi ve bu mizaç ve havass ile onları bir nefsi müdebbire ve kuvayı hissiyye ve harekiyye ve nutkıyyeyi kabule müstaid kılması Allah tealânın kahiriyyeti, ya’ni kudretinin her kudret fevkında kahr-ü galebesi cümlesindendir. Ve hafazadan murad o nüfus ve ervahı müdebbire ve o kuva ve melekâtı ruhıyyedir,» Demişler. Fakat bu izahın nakıs olduğunda şübhe yoktur.

حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ Nihayet her hangi birinize mevt, geldiği, esbabı mevt eriştiği vakıt تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا onu da tarafımızdan Resullerimiz vefat ettirir, emrimizle ruhunu kabzederler. -Hamza kıraetinde imale ile «تَوَفّٰيهُ» okunur.»- Müfessırînden ba’zıları bu Resullerin, işbu vefat Melâikelerinin dahi yine hafaza Melâikesinden ibaret olduğuna kail olmuşlar ve hafazayı «مَلَكُ الْمَوْتِ» in a’vanından saymışlardır. Lâkin ekseriyet vefat Resulleri olan melekülmevt ve a’vanının hıfz Resullerinden başka olduğunu söylemişlerdir. Hasılı her veçhile hukmi ilâhî tahtındasınız, hayatınız, mematınız, emri ilâhî ile ve Allahın hıfz-u murakabe ve vefat Resulleri me’murları yedinde cereyan eder. وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ ve bu resuller tefrıt etmezler. -Ne hıfızda, ne mevtte zerrece bir kusur etmez vazifelerini yapar, Allahın emrini te’hirsiz icra ederler. 62. ثُمَّ رُدُّوٓا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ sonra o vef at edenler hep hak mevlâları olan Allaha reddolunurlar.- Hiç birinde ne kendilerinin, ne sair mevalii batılanın hukm-ü tasarrufu kalmadı, hepsi çarnâçâr Allahın hukmüne teslîm edilirler. اَلَا لَهُ الْحُكْمُ gafil olmayınız ki huküm ancak Allahındır. وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِبٖينَ ve o hisab görenlerin en seriidir. Murad edince bir lemhada bütün kâinatın hisabını görüverir.

63. قُلْ مَنْ يُنَجّٖيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ de ki: kimdir o ki sizi berr-ü bahir zulmetlerinden kurtarır, öyle bir haldeki -Ya’kub kıraetinde «ن» nun sükûnu ve «ج» in şeddesiz olarak «يُنْجِيكُمْ» okunur تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً siz ona açıktan açığa ve gizliden gizliye yalvararak şöyle dua edersiniz:- Âsımdan Ebubekir Şu’be rivayetinde havften «خِيفَةً» okunur. Ya’ni -siz ona şiddetli bir korku içinde ümidlenib yalvarcak şöyle dua ve iltica edersiniz لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِهٖ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرٖينَ kasem olsun ki sen bizi bundan kurtarırsan her halde biz şakirînden olacağız dersiniz.- Âsım, Hamze, Kisaî, Halefi Âşir kıraetlerinden ma’dasında «اَنْجَيْتَنَا» okunur ki gaib sıgasile «kurtarırsa demektir. 64. قُلِ اللّٰهُ يُنَجّٖيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ de ki o Allahdır ki sizi o zulmetlerden ve her sıkıntıdan kurtarır durur ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ sonra siz döner ona şirk koşarsınız, ahdınızı iyfâ etmez, şükr eylemezsiniz.» -Nafi’, İbni Kesir, İbni Âmir ve İbni Zekvan, Ya’kub kıraetlerinde «يُنْجِيكُمْ» okunur. 65. قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ de ki: o Allah size fevkınızdan veya ayakl arınızın altından bir azab göndermeğef evkten azab, yıldırım düşmek, taş yağmak, tufan olmak gibi âfâtı Semaviyye, ayakların altından azab da zelzele olmak, hasf: ya’ni yer göçmek, su ve ateş çıkmak gibi âfâtı Arzıyye hakkında zâhirdir. İbni Abbas Hazretleri «مِنْ فَوْقِكُمْ» vülâti cevr, «مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ» siflei su’ demiştir ki mafevkten azab, mâ tahtten azab demektir. Ba’zı müfessirîn de baştan veya alttan gelen emraz-u masaib ile tefsir etmiştir. Âyet hepsine muhtemildir. اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعًا ŞİYA’ şiy’anın cem’i, şiy’a biribirinin arkasından giderek bir emîre veya reise tarafdar olan fırka demektir. -Veya sizi şiy’a şiy’a biribirinize geçirmeğe, ya’ni her biri bir reise tarafdar olmuş ve muhtelif hevâlara ayrılmış muhtelif fırkalara parçalayıb biribirinizle çarpıştırmağa وَيُذٖيقَ بَعْضَكُمْ بَاْسَ بَعْضٍ ve ba’zınıza diğer ba’zınızınk atil ve saire gibi be’s-ü şiddetini acı acı tattırmağa kadirdir. Ve bunlara kadir olan ancak odur. اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ – Bu âyetlerin mazmununda bâlâda geçen ba’zı âyetlerin ma’nâları tasrif olunmuş diğer bir şekl-ü surette ifade edilmiş olduğundan burada bunun hikmeti beyan buyurulmuştur.

66. قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكٖيلٍ de ki ben üzerinize bir vekîl değilim -Allahın kudreti bana tafviz-u havale olunmuş değildir. Binaenaleyh ne onun size yapacağı azabı yapabilirim, ne de sizi ondan muhafaza edebilirim. Ben ancak bir Resulüm, bir elçi, bir muhbirim, Allahın vahyettiği evâmir ve ahbar ve ahkamı onun namına izafetle haber verir tebliğ ederim 67. لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّ her haberin, her haber verilen şey’in kararlaştığı bir zaman vardır.- Sizin azabınız da bu cümledendir وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ siz de başınıza geleceği yakında bilirsiniz. -Böyle de. ٦٨ وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذٖينَ يَخُوضُونَ فٖٓى اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فٖى حَدٖيثٍ غَيْرِهٖ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ ٦٩ وَمَا عَلَى الَّذٖينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَىْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ٧ وَذَرِ الَّذٖينَ اتَّخَذُوا دٖينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهٖٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِىٌّ وَلَا شَفٖيعٌ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمٖيمٍ وَعَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

Meali Şerifi