En'âm Sûresi 46. Âyet
Mekke · Cüz 7 · Sayfa 133
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَخَذَ ٱللَّهُ سَمۡعَكُمۡ وَأَبۡصَٰرَكُمۡ وَخَتَمَ عَلَىٰ قُلُوبِكُم مَّنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِهِۗ ٱنظُرۡ كَيۡفَ نُصَرِّفُ ٱلۡأٓيَٰتِ ثُمَّ هُمۡ يَصۡدِفُونَ ٤٦
De ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alır da kalblerinize mühür vurursa, Allah’tan başka onları size getirecek tanrı kimdir?". Dikkat et, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz, sonra da onlar yüz çeviriyorlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
قُلْ اَرَاَيْتُمْ De ki şu nu bana haber veriniz اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ eğer Allah kulaklarınızdaki işitmek ve gözlerinizdeki görmek kuvvesini alıverir, duyan kulaklarınızı sağır, gören gözlerinizi kör ediverir وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ ve kalblerinizi mühürleyiverirse. -Ya’ni tabı’ eder, hayr-ü hidayeti anlamıyacak bir hale kor veya mecnunlar gibi akılları giderir veya hiç bir şey duyamıyacak veçhile kalblerinizi öldürür, bütün şuurunuzu selbediverirse مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَاْتٖيكُمْ بِهٖ Allahdan başka onu size getirecek ilâh kim?- Ya’ni işitir kulaklarınız, görür gözleriniz, duyar kalbleriniz var, bunları görüyor, biliyorsunuz değil mi? İnsanlığınızın en şerefli kuvveleri olan bu vasıtaları size veren Allah dilerse sağırlar, körler, yanılanlar, delirenler, uyuyanlar, bayılanlar, ölenlerde yaptığı gibi sizden yine alabilir, Bunu da görüyor, biliyorsunuz değil mi? Allah bunlardan birini veya hepsini alırsa sağırların kulakları, körlerin gözleri açıldığı, delilerin ayıldığı, uyuyanların uyandığı gibi dilediği zaman yine verebiliyor. Bunu da görüyor sunuz değil mi? Peki amma Allah bunları alır ve vermek istemezse size onları alıb getirecek, iade edebilecek hiç bir kimse, Allahdan başka hiç bir kudret tasavvur olunabilir mi? Ve hele sizin ilâh diye tapındıklarınızdan birinin bunları iade edebilmesine imkân var mıdır? Hayır değil mi? O halde Allahın varlığını ve birliğin ve kudretini nasıl inkâr ediyorsunuz ve nasıl olub da Allahdan başka ilâh var diyorsunuz? Ve nasıl oluyor da ba’s-ü kıyametin imkânına ve bunları Resulüne tebliğ edebileceğine inanmıyorsunuz?
Ey muhatab, اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ bak biz âyetleri nasıl tasrif ediyoruz -nasıl tenvi’ ediyor? Ve nasıl şekilden şekle koyuyoruz. Bir vücudde kulaklar yapıyoruz, gözler yapıyoruz, kalbler yapıyoruz, bunları alıyoruz veriyoruz, bir kalbe hem kulaktan hem gözden hem de kendinden nişanlar veriyor, delâletler telkîn ediyoruz. Onlara hem varlıklarını duyuruyoruz, hem yokluklarını, aynı bir medlûlü kâh kulaklara koyuyoruz, kâh gözlere sokuyoruz, kâh doğrudan doğru kalbe bırakıyoruz. Bir Ma’nâ kâh bir ses olub kulaklarda çınlıyor, kâh bir nakş olub gözlerde parıldıyor, kâh bir elem-ü lezzet veya bir aklı mahz olub kalbleri oynatıyor, bir ses, bir nakış, bir akıl kâh mâzıleri çekib getiriyor, kâh istikballere çekib götürüyor, kâh bir cazibei ni’met ile iradeleri cezb-ü terğib ediyor ve kâh bir dafiai nıkmet ile nefretler, terhibler saçıyor, bir ses nağmeden nağmeye, vakfeden vakfeye muhtelif keyfiyyetler içinde diziliyor, kulaklara dökülüyor, müstekım ve münhani, münkesir veya gayri münkesir hareketler, sükûnlar bir zıya ile muhtelif suretler iktisab edib gözlere sokuluyor, bütün bunlar aynı bir ma’nâ ile bir şuur, bir idrâk, bir nûr olub kalblere iniyor, intıba’ ediyor, derken o şuur ve idrâk o kalbden yine aynı ma’nâ ile harekete geliyor, mütenevvi’, müteşabih, mütemasil suver-ü keyfiyyât ile nefislerden, bedenlerden birer fi’ıl olarak çıkıyor. Evvelki gibi ağızlardan ses, ellerden yazı olarak peyderpey intişar ediyor ve bütün bu tasarrufat ve tahavvülâtta o kulakları, gözleri, kalbleri, vücudleri birleştiren aynı ma’nâlar sâbit ve aynı medlûller bakı kalıb gidiyor. Eb’adı feza, imtidadı zeman içinde kalblerle duyulub hafızalarda tutulan, dillerle söylenib kulaklara işidilen, ellerle sahifelere yazılıb gözlerle görülen, ağızlarla okunan ve bu suretle tekrar tekrar intişar edib yaşıyan ve fakat bunların hiç birine hulûl etmiş olmayıb o eb’ad ve imtidadı tayy ederek bir noktada bir lemhai vicdanda toplayan o maanii bâkıye ve hakaikı sâbitedir ki vâhid olan Allah tealânın vücuduna ve kemali kudret-ü tasarrufuna delâlet eden âyâtı hakkın aslı ve zat-ü sıfatı hakkın ifadesi olan ve Allahın tebliğ-u ifadeye kadir en beliğ bir mütekellim olduğunu dahi isbat eden Kur’anın, kelâmullahın kendisidirler. Bakınız Allah o âyetleri Kur’anında ne tertiblere ne üslûblara ne nazımlara koyuyor: kâh inşaya, kâh ifnaya, kâh iadeye tevcih ediyor, kâh mücerred bir tenbih ve ıhtar yapıyor, kâh hissiyyatı tahrik edib terğibler, terhibler saçıyor, kâh Semavât ve Arzı gezdirib afakı dolaştırıyor, kâh kalblerin, vicdanların derinliklerine indirib enfüsiyyâtı gösteriyor, kâh mukaddimâtı akliyye tertibile mantıklar içinde şâhidden gaibi anlatıyor. Kâh aynı mazmunu, aynı haberi, aynı müşahedeyi, aynı âyeti bir san’atı bedia ile şekilden şekle, suretten surete, nazımdan nazma, mütenevvi’ müteaddid âyetler yapıyor ve kâh müteaddid, muhtelif âyetleri bir âyete ifrağ edib tafsılleri icmal eyliyor. Velhasıl şuunı hakikati nasıl bir harf, bir kelime haline getiriyor, o huruf ve kelimatı nasıl sıygalara çekiyor da o beyyinatı baliga ve kendi varlığını, vahdaniyyetini, kudreti tasarrufunu kulaklara, gözlere, kalblere nasıl tebliğ eyliyor ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ sonra da onlar bu âyetlerden nasıl i’raz ediyorlar?