AyetSûreler

En'âm Sûresi 144. Âyet

Mekke · Cüz 8 · Sayfa 147

وَمِنَ ٱلۡإِبِلِ ٱثۡنَيۡنِ وَمِنَ ٱلۡبَقَرِ ٱثۡنَيۡنِۗ قُلۡ ءَآلذَّكَرَيۡنِ حَرَّمَ أَمِ ٱلۡأُنثَيَيۡنِ أَمَّا ٱشۡتَمَلَتۡ عَلَيۡهِ أَرۡحَامُ ٱلۡأُنثَيَيۡنِۖ أَمۡ كُنتُمۡ شُهَدَآءَ إِذۡ وَصَّىٰكُمُ ٱللَّهُ بِهَٰذَاۚ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰا لِّيُضِلَّ ٱلنَّاسَ بِغَيۡرِ عِلۡمٍۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ ۝١٤٤

Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: (Allah), "İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa, Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz? (O’nun yanında mıydınız?). Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 141–150. âyetleri birlikte ele alır.

141. وَهُوَ الَّذٖىٓ اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ Halbuki Allah o halikı zîhandır ki ma’ruş ve gayri ma’ruş Cennetler: Yapıklı yapıksız, çardaklı çardaksız, köşklü köşksüz bağlar وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ hurmalıklar, ekinler مُخْتَلِفًا اُكُلُهُ ki her birinin yemişleri muhtelif وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ müteşabih ve gayrı müteşabih zeytunlar, narlar inşa etti. -Ya’ni bütün bunları yenmek ve intifa’ edilmek için yarattı. Bu âyetin bir nazıri yukarıda sebketmişti. Lâkin orada sani’ tealânın vücuduna, kudretine ve ba’s ba’- delmevte istidlâl sadedinde vârid olduğu için nihayetinde icad ve gayei icada nazarı dikkati celbile «اُنْظُرُوٓا اِلٰى ثَمَرِهٖٓ اِذَآ اَثْمَرَ وَيَنْعِهٖ» buyurulmuş idi, burada ise onu ıhtar ile beraber müşriklerin rızk hususundaki tazyık ve iftiralarına hacr-u tahrim da’valarına mukabil hak tealânın halkındaki minnet-ü ihsanını ızhar ve hars-ü en’amda hıll-ü ibahanın esâletini beyan siyakında vârid olduğu için buyuruluyor ki: كُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖٓ اِذَآ اَثْمَرَ her biri meyve verdiği vakit meyvasından yiyin.- Mahcur değil me’zunsunuzdur. Maamafih وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهٖ hasad günü hakkını da verin, muhtaç olanlara da yedirin. riayet eylemek ve müşriklerin düştüğü sefaleti ıktısadiyyeden sakınmak lâzım gelir.

Görülüyor ki burada mahsulâtın hasadı günü yani kesilib toplandıkları vakıt edası vacib olan sabit bir hakkı bulunduğu iş’ar ve te’diyesi emrolunuyor. Fakat bu hakkın mıkdarı ve kimlere verilmesi lâzım geldiği tafsıl edilmeyib mutlak ve mücmel bırakılıyor. Bunun zekât ya’ni uşur ve nısfı uşur olduğu hakkında rivayetler varsa da zekât âyetleri Medinede nâzil olmuş bulunduğuna nazaran Mekkede nâzil olan bu âyetteki hakkın ondan başka bir sadakai vacibe olduğu ve mıkdarının ta’yini mükellefin israftan tevakkı ederek takdirine mütevakkıf ve maahazâ esası sırf mürüvveten verilecek bir sadakai nafile değil bir hak, bir vecibe bulunduğu beyan ediliyor ki yine Mekkî olan «والذاريات» sûresindeki «وَفٖٓى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّآئِلِ وَالْمَحْرُومِ» âyeti, kezalik sûrei «Mearic» deki «وَالَّذٖينَ فٖٓى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّآئِلِ وَالْمَحْرُومِ» âyeti bunun daha umumî surette bir beyanı demektir ki sâil ve mahruma verilecek bir hakk olduğunu gösterir, Maamafih bu âyetteki hak, mutlak olduğu cihetle zekât emirlerine riayetle bu hakkın dahi iyfa edilmiş olacağını ya’ni bu emrin uşre dahi şamil bulunduğu zâhirdir.

142. وَمِنَ الْاَنْعَامِ حَمُولَةً وَفَرْشًا «Cennat» üzerine ma’tuftur. Evvelki âyette harsin bundan sonra da en’amın alel’ıtlak hılli beyan olunuyor.

HAMULE, «حا» nın fethiyle yük götüren, ağırlık çeken tahammüllü demektir ki çektiği yüke «حا»

nın zammiyle «humule» denilir. Bunu lisanımızda fethile söyliyenler yanlış söylerler.

FERŞ, döşek demektir ki burada murad döşek gibi yere döşenen, yatırılıb kesilen veya yünlerinden,

kıllarından döşekler, yaygılar, sergiler, postekiler yapılan veya yer yüzüne serilib yayılan demektir. Ya’ni en’am denilen yumuşak hayvanattan da hamule ve ferş: Yükler taşıyan ve yatırılıb kesilen şeyler yarattı. كُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ Allahın size halâl kılıb rızık yaptığı şeylerden yiyin وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ Şeytanın izlerine uymayın -Uyub da Allahın halâl olarak nasıbettiği rızıklarınızı müşriklerin şu bahiyredir haramdır, şu saibedir haramdır dedikleri gibi tahrim etmeğe kendi kendinize hıll-ü hurmet ahkâmı vaz’etmeğe veya gayrın hukukuna tecavüz eylemeğe kalkışmayın اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ dir.

Anifen geçtiği üzere Arab müşrikleri Allâha iftira ederek hars gibi en’âmın da ba’zılarını: kâh erkeğini, kâh dişisini, kâh dişinin rahimindekini tahrim ediyorlardı. Ahkâmı islâm nâzil olmaya başlayınca Resulullah ile mücadeleye kalkıştılar. Rivayet edildiğine göre hatîbleri Malik ibni Avf ibni ebil’ahvasılcüşemî idi «ya Muhammed, demişti duyduk ki sen bir takım şeyleri halâl kılıyormuşsun» Resulullah da buyurmuştur ki «siz bir takım şeyleri aslı olmıyarak harâm kıldınız. Allah tealâ şu ezvacı semaniyeyi yenmek ve intifa’ edilmek için yaratmış olduğu halde sizin dediğiniz tahrim nereden geldi? Erkeğinden mi dişisinden mi?» Bu sual üzerine Malik ibni Avf erkeğinden diye ta’lil etse erkeğin hep haram olması lâzım gelecek, dişisinden diye ta’lil etse hep dişiler haram olmak lâzım gelecek, rahim ile ta’lil etse ikisi de öyle olacak, tahrimi beşinci veya yedinci veya her hangi bir batna tahsıs etse bu neden, ne için? Hayret içinde kalmış, susmuş. «Neye söyle miyorsun?» Buyurulmuş. Mâlik «hayır, sen söyle ben dinleyeyim» demiş idi. İşte hamule ve ferş olarak yaratılan ve ekilleri halâl kılınan en’âmı izâh ile buyuruluyor ki:

143. ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ Ya’ni berveçhi âti sekiz eş yarattı ki مِنَ الضَّاْنِ اثْنَيْنِ الخ

ZEVC, cinsinden bir diğerile beraber bulunan demektir ki bunlardan her biri diğerine nazaran zevc,

kendi kendine ferd tesmiye olunur. Ve binaenaleyh zevc ikisinin değil, ikiden birinin diğerine nazaran ismidir. İkisine birden «zevcan, zevceyn» denilir. Şu halde zevc tam ma’nâsile bizim «çift» dediğimiz değil «eş» ya’ni bir çiftin her bir tekidir. Meselâ sekiz çift dediğimiz zaman «on altı eş» anlaşılır. «Semaniyete ezvac» ise âyette beyan olunduğu üzere ikisi koyun, ikisi keçi, ikisi deve, ikisi sığır cinsinden olmak üzere erkek ve dişi dört çift fakat sekiz zevctir. Bu âyetlerde görülüyor ki en’âm denilen bu ezvâcı semâniyenin hıllini isbât ve tefhim için burada pek güzel bir tahric ve tenkıhı menat usulü gösterilmiştir: evvelâ ezvaci semaniye diye bir ihsâ, saniyen koyun ve keçi ve ibil ve bakar olmak üzere dört cins mertebei mümaselet ve mücanesetlerine göre ikişer ikişer tasnif, salisen her sınıf ve çiftten ılleti hurmet olması muhtemil bulunan evsafı zatiyyelerini zükûret veya ünuset veya iştimali rahim olmak üzere hasr-ü istikra, rabian bunların hiç birile hurmetin münasebet ve mülâyemeti vücuden veya ademen telâzümü, deveranı, ıttırad ve in’ikâsı olmadığını bilbedahe irae ederek hiç birinde hılkaten ılleti hurmet bulunmadığını isbat eylemiştir ki işte ilmi usulde tafsıl olunduğu üzere bir müctehidin kıyasi fıkhî ile bil’ictihad isbati ahkâm edebilmesinin esası da böyle tahric ve tenkıhı menattır. Bu usuli ilmî bu âyetlerde böyle en güzel bir surette gösterildikten sonra hıll-ü hurmet mesailinde yalnız bu aklî usulün ya’ni kıyasın kâfi olmıyacağını ve kıyasın ilmî ve fıkhî olmak için menatın ya’ni ılletin her halde bir aslı sabite irca’ ve istinadı lâzım geldiğini bu aslı sabitin de başka bir mı’yar ile değil ancak vahy ile sâbit olabileceğini anlatmak için faslı hıtab olmak üzere şöyle buyuruluyor:

Ya Muhammed, 145. قُلْ لَآ اَجِدُ فٖى مَآ اُوحِىَ اِلَىَّ مُحَرَّمًا عَلٰى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُٓ de ki bana vahyedilmiş olan da taam edecek kimseye haram kılınmış bir taam bulmuyorum اِلَّآ اَنْ يَكُونَ مَيْتَةً ancak yâhud lâkin meyte olması -ya’ni tezkiyesiz olarak türkçesi bısmıl olmıyarak ölmüş bulunması ki kendi kendine ölene, münhanikaya, mevkuzeye, mütereddiyeye, natıhaya, canavar yiyene hepsine şamildir. [Sûrei «Maide» ye bak.] اَوْ دَمًا مَسْفُوحًا yâhud demi mesfuh, dökülmüş kan olmasık i ciğere, dalağa ve zebihten sonra damarlarda kalmış olan bakıyyeye şümulü yoktur. اَوْ لَحْمَ خِنْزٖيرٍ yâhud domuz eti olması فَاِنَّهُ رِجْسٌ çünkü lâhmi hınzir ricistir. -Ya’ni alel’ıtlak necistir, pistir. Bu ta’lilden anlaşılır ki ne kadar pis şeyler varsa hepsi evleviyetle haramdır. Ve haram oldukları zahirdir. Netekim «وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ» âyetiyle bu, sureti umumiyyede tansıs da edilmiştir. Ve bu suretle «فَاِنَّهُ رِجْسٌ» ılleti meyte ve demi mesfuhun hurmetlerine de biddelâle ıllettir. Sûrei «Maide» de geçtiği veçhile hamirde «rics» olduğu için bu ta’lilde müskirat dahi dahildir. Balâda geçen «وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُ» âyetinin mazmunu da gösterir ki rics dahi zahir ve batın olmaktan eamdır. Binaenaleyh yalnız zahiren pis olanlar değil batınen pis olanlar da haramdır. اَوْ فِسْقًا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِهٖ yahud bir fisk olması onunla Allahın gayriye haykırılmış bulunması müstesnadır ki bunlar haramdırlar.»- Allahın gayrisine haykırılmış olmanın zahiri Allahın gayrisinin ismi zikrolunarak kesilenler demektir. Bununla beraber «فِسْقًا» kaydi «وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ» âyeti mucebince amden metruküttesmiyenin, kezalik sûrei «Maide» âyetindeki «وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِ ذٰلِكُمْ فِسْقٌ» fıkrası mucebince mâ zübiha alennusub ile meysir kısmetlerinin de «مَآ اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ» kabîlinden olduğuna işarettir, فَمَنِ اضْطُرَّ sonra her kim muztarrolur -yiyecek bir halâl bulamaz da mahmasa halinde sevkı zaruretle bunlardan yemek ıztırarında kalırsa غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ bağî ve mütecaviz olmadığı ya’ni diğer bir muztarrın elindekini almadığı ve yemekte zaruret mıkdarını tecavüz eylemediği halde فَاِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ şüphesiz rabbın gafuru rahîmdir, onu muâhaze etmez- [sûrei «Bakare» ye ve «Maide» ye bak]. Demek ki muztarr için yemek hususunda haram olan hiç bir şey yoktur, ancak bağy-ü teaddi vardır. Şu halde muztarr olmıyanlar için bağy-ü teaddi evleviyyetle har amdır. Binaenaleyh evvelki dört şeyde hulâsa edilen haramlar muztarrın maadasına mahsus olduğu halde gayrın hukukuna tecavüzle başkasının malını yemek ve birde zarurette zarurete göre, vüs’atte vüs’ate göre haddini tecavüz edib israf eylemek alel’ıtlak ve umum için haramdır. İnsanın yiyeceğine, malına, hukukuna tecavüz böyle umumen ve alel’ıtlak harâm olunca kendine tecâvüzün daha ziyade evleviyyet ve kuvvet ile harâm olduğu da bizzarure anlaşılır. Ve kezâlik bütün bu beyanatta insana zahiren ve batınen muzırr olan her hangi bir şey’in dahi haram olduğu ve alel’umum ılleti hurmetin rics, fisk, bağy, teaddi bu dörtten birine, bunların da insana maddî veya ma’nevî, zahirî veya batınî zarar mefhumuna, bunun da hukmi İlâhîye raci’ bulunduğu ve bunların teferrüatını bundan evvelki âyetlerde gösterildiği üzere tahrici menat veya tenkıhı menat veya tahkıkı menat ile bu asıllara irca’ ederek anlamak lâzım geldiği de münfehim olur ki bunlar gerek diğer âyetlerde gerek sünneti nebeviyyede tavzıh ve tafsıl edilmiştir. Yırtıcı canavarların ve kuşların ve haşeratı habîsenin ve zehirlerin hurmeti de hep bu ılletlerle bu asıllara müteferri’dir. İşte bu suretle burada Resulullaha olunan vahiyde haram kılınan mat’ûmâtın bu istisnâlarla ta’dâd ve tafsıl olunan şeylere münhasır bulunduğu tebliğ edilmiştir. Demek ki Mekkede bu âyetin nüzulüne kadar taâma âid olarak bunlardan başka haram bulunmadığı muhakkaktır. Acabâ sonradan oldu mu olmadı mı? Gerçi bu âyet diğer hususatta olduğu gibi taam hususunda da bil’ahare daha diğer tahrimatın vahyolunmasına münafi değildir. Netekim sûrei «Maide» deki tafsılât nüzulen bundan muahhırdır. Bununla beraber bir çok müfessirîn bu âyetin muhkemattan olduğunu nakl-ü beyan etmektedirler. Binaenaleyh bu babda kitâb ve sünnette bundan sonra vârid olan tafsılât bu âyetin haricinde bir şey’ı tahrim etmemiş, ya’ni bundaki hasrı nesheylememiş belki bunu tavzıh ve tefrı’ eylemiştir. Ve netekim sûrei «Bakare» âyeti Medenî olduğu halde onda da «اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ» diye yine kasrile varid olmuştur. Bunun için ba’zılarının dediği gibi burada istisnâ, münkatı’dır bu ise kasr ifade etmez demesi de mu’teber olmaz. Çünkü «اِنَّمَا» bil’ittifak edatı kasırdır. Şu halde mat’ûmât ta’birinin meşrubâta dahi şümulü kabul edilirse «rics» mefhumu altında hamir ve müskiratın dahi hurmetine daha Mekkede iken işaret buyurulmuş demektir. Maamafih bu sûrede bu âyetin Medenî olan bir kaç âyet cümlesinden olduğu hakkında da bir rivayet vardır. Ve bu takdirde âyetin muhkemattan olduğu daha ziyade zahir olur. Ya’ni hukmünde hiç bir mensuh bulunmadığı muhakkaktır. Ancak böyle olması rics, fisk, bağy, teaddi ılletlerinin ba’zı şeylerde tahakkuku hafiy olabileceği cihetle meyte, demi mesfuh, lâhmi hınzir, «مَآ اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ» ve umumen ma’lûm olan necasattan başka şeylere derecei şümulü i’tibariyle muhtacı tefsir ve tahric ba’zı cihetleride muhtevi olmasına mani’ değildir.

Vahyi Muhammedî böyle. Daha evvel 146. وَعَلَى الَّذٖينَ هَادُوا Yehudî olanlara da حَرَّمْنَا كُلَّ ذٖى ظُفُرٍ her tırnaklıyı haram kıldık. -Zufur, tırnak demektir. Fakat Arabcada muhtelif hayvanların tırnaklarına ayrı ayrı isimler verilmiş olduğu için zufur kelimesinin ıtlakı temamen lisanımızdakinin aynı değildir. Meselâ at ve katır gibi tek tırnaklıya «hâfir» sığır ve davar ve ahû gibi çatal tırnaklıya «zılf» deveninkine «huff», canavarların pençesine ve yırtıcı kuşların çengellerine «mıhleb» ve diğerlerine «zufür» denilir. Bunların hepsine de hakıkat olarak zufur ıtlak edilir mi edilmez mi? Bu cihet muhtelefün fiyhtir. Kamusta der ki: mıhleb «yırtıcı canavarların pençesine ve yırtıcı kuşun çengeline denir ki kaynak ve çıynak ta’bir olunur. Alâ kavlin mıhleb sayyad olan kuşun ve zufür sayyad olmıyanın çıynağına ıtlak olunur.» İlh.... demek ki bu kavle göre meselâ çaylağın çengeline bu sebeble zufür denmez, fakat kavli meşhure göre zufur, mıhlebden eamdır. Şu halde serçe, tavuk bil’ittifak ziy zufur, atmaca, şahin bil’ittifak ziy mıhleb ve bil’ıhtilâf ziy zufurda dahildir. Sonra hâfire, zılfa zuhur veya ziy zufur ıtlakı mecaz olduğu da tefsirlerde beyan olunuyor. Ve maamafih mecaz olmakla beraber ıtlak edildiği de münker değildir. Ve İşte bu ma’nâca zufur bizim tırnak ta’birimize muvafıktır. Daha sonra lisanımızda tırnak böyle hepsinden eam olduğu ve tek tırnaklı, çatal tırnaklı dahi denildiği halde sureti mutlakada «tırnaklı hayvan» ta’birinden orfen kedi köpek vesaire gibi yırtıcı hayvanlar tebadür eder. Fahrüddîni Razî bu âyette de bu ma’nânın mütebadir olduğuna kail olmuş ve «ziy zufür»ü mıhlebli sibâ’-u tuyur ve avcı hayvanat ile tefsir etmiştir. İbni Abbas ve Mücahid ve İbni Cübeyr ve Katade ve Süddîden ise bunun aksine deve ve deve kuşu ve ördek ve kaz ve saire gibi parmakları açık olmıyan hayvanlar diye menkuldür ki Zeccacın muhtarı da budur. İbni Zeyd bundan maksad bilhassa deve olduğunu, Dahhâk deve kuşu ve hımarı vahşî olduğunu söylemiştir. Gerçi bu tahsısler âyetin umumuna nazaran zaiyf ise de her halde bunlara şumulünü beyan noktai nazarından ehemmiyeti mahsusayı haizdir. Kelbî «tuyurdan her ziy mıhleb, devabtan her ziy hafir, siba’dan her ziynâb» demiş. Kutebî «burada zufur, hâfir menzilesindedir. Bunda devabtan her hâfiri bulunan dahil olur. Hâfire istiare tarikıyle zufur tesmiye edilmiştir» demiş, Sa’leb «saydetmiyen ziy zufur, saydeden ziy mıhlebdir» demiş, Nakkaş da «bu mutarrıd değildir, zira Arslan zu zufurdur» demiş Zemahşerî de «deve, tuyur ve siba’ gibi parmaklı olanlar» diye tefsir etmiştir ki bir çok müfessirînin muhtarı da budur. Ve bunda beygir gibi tek tırnaklılar dahil değildir. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre «كُلَّ ذٖى ظُفُرٍ» ta’birinin deveye şümulü ekseriyyet kavlidir. Fakat velev mecaz olsun hafire de zuhur ıtlak edildiği münker değildir. Bundan dolayı bizim anladığımıza göre «كُلَّ ذٖى ظُفُرٍ» bakar ve ganem dahil olmamak üzere gerek beygir gibi tek tırnaklı olsun, gerek parmak veya parmak nişaneleri bulunsun tırnağı bulunan hayvanatın umumuna şamil olmalıdır. Zira burada zi zufur, bakar ve ganem ile mütekabil gibi zikredilmiştir. Yehudîler geviş getirmekle beraber çatal tırnağı bulunan hayvanların halâl ve bu iki vasıf bulunmıyan hayvanatın haram olduğunu söylemekte olduklarına göre sığır, koyun ve keçi ve emsali gibi hem geviş getiren, hem çatal tırnaklı olanlardan maadası kendilerine haram olmuş oluyor. Bu suretle deve geviş getirse de çatal tırnaklı olmadığından, hınzir çatal tırnaklı ise de geviş getirmediğinden, beygir, merkeb, katır vesairede ikisi de bulunmadığından haram oluyorlar. Alel’umum kuşlar ve balıklarda dahi bu iki vasıf bulunmadığından onlar da haram olmak ıktıza ediyor. Halbuki balık tahrim edilmemiş olduğu cihetle Yehudîlerin kendi ifadeleri kendilerine haram kılınanların ta’rifi hususunda sadık değil demektir. Binaenaleyh Kur’anda balıklara şamil olmamak, ve bakar ve ganem mukabili olmak üzere «كُلَّ ذٖى ظُفُرٍ» buyurulması hem bu ciheti ıhtar, hem de Yehudîler hakkındaki tahrimin kesreti şümulünü ve tazyikın şiddetini beyan etmiş olduğu cihetle hınzir ve yırtıcı hayvanlarla beraber tek tırnaklıların ve devenin ve bütün kuşların dahi kendilerine haram kılındığını iş’ar etmektedir. O halde ma’nâ şudur: Yehudîlere bakar ve ganem dahil olmamak üzere diğer tırnaklı hayvanatın hepsini haram kıldık وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ bakar ve davardan da حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَآ her ikis inin şahimlerini -don yağlarını onlara harâm ettik اِلَّا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَآ ancak her ikisinin sırtlarının اَوِ الْحَوَايَآ veya havyanlarının ya’ni bağırsaklarının hâmil olduğu yağlar اَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ yâhud bir kemiğe ıhtılat eden yağlar -ki kuyruk yağı böyledirb u üçü haram kılınmadış u halde onlara haram kılınan sığır ve davar şahimleri gömlek yağı denilen don yağıyle böbreklerin hâmil olduğu yağlar demek olur. ذٰلِكَ Yehudîlere olan bu tahrimi جَزَيْنَاهُمْ بِبَغْيِهِمْ bağıyleri sebebiyle onlara ceza olarak yaptıky oksa esasen bunların hepsi kendilerine haram değil idi. Bir zamanlar bıldırcın etleriyle beslenmişlerdi. Sonra bağy-ü zulümleri: katli Enbiya, ahzi riba, hak yolundan meni’, ekli suht, halâlı haram, harâmı halâl addetmek gibi tecavüzkârlıklarından dolayı sonradan kendileri bir çok temiz rızıklardan mahrum edildiler. «فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذٖينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ» surei «Nisa» ye bak. وَاِنَّا لَصَادِقُونَ Ve muhakkak ki biz her halde sadıkızdır. Ihbarda da sadıkız. Va’d-ü vaidde de sadıkızdır. Binaenaleyh böyle bağye ceza olarak tahrim haber ve inzarının sıdkında da şübhe yoktur. Allahın halâl kıldığını haram, haram kıldığını halâl addedenler sonunda tazyık ve mahrumiyyetle cezalanırlar. Bunun için ya Muhammed 147. فَاِنْ كَذَّبُوكَ seni tekzib ederlerse -ezcümle Yehudîler» hayır bize tahrim edilenler böyle değil idi veya bu tahrim sonradan bağyimizin cezası olarak değil ta aslından böyle idi, bu tahrim ve ceza vahyi, bu haber ve tehdid yalandır.» diyecek olurlarsa ( «كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنٖٓى اِسْرَٓائٖيلَ» bak). فَقُلْ de ki رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ rabbınız geniş bir rahmet sahibidir.- Cebr-ü tazyikı sevmez, her ma’sıyete hemen muâhaze edivermez, tevbeyi kabul eder, rahmeti gazabından vasi’ ve mukaddemdir. Bununla beraber وَلَا يُرَدُّ بَاْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمٖينَ mücrimler güruhundan onun be’si, şiddeti tazyikı, azabı redd-ü defi’ de edilmez. -Alel’umum mücrimler ne kadar imhal edilirlerse edilsinler cürümde devam ettikleri halde nihayet o rahmeti vasıadan mahrum ve bir azaba mahkûm olurlar ki bu nakabili redd-ü inkârdır. Binaenaleyh bağye ceza olarak tahrimin ta’mim ve teşdid edilmiş olması inkâr olunamıyacağı gibi o rahmeti vasıa ile bidayeten nail oldukları vüs’at ve ıhtıyara mağrur olarak hakkı tekzib etmek cürmi azîmini irtikâb eden mücrimler de bidayeten imhal olunsalar bile nihayet be’s-ü tazyikı ilâhî ile vüs’atleri darlığa, ıhtıyarları ıztırara münkalib olarak şiddeti azabı tatmıya mecbur olurlar. Ve bundan kurtulmağa imkân bulamazlar.

Velhasıl Allah tealânın rahmeti çok geniş olmakla beraber mücrimlere er veya geç be’si de kat’îdir. Şu halde meşiyyetullaha teallûk eden şeylerin ba’zıları be’s-ü azab olduğu da muhakkaktır. Takdiri İlâhîde beşer için ıhtiyar da var, ıztırar da vardır. Ve yukarıdan beri anlaşılageldiği ve ezcümle «فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ» ile telhıs olunduğu üzere tekâlifi İlâhiyye, emr-ü nehiy, hıll-ü hurmet, sevab-ü ıkab ıztırariyyata değil, ıhtiyariyyata teallûk eder. Taat, bu tekâlife bil’ıhtiyar muvafekat cürüm bu tekâlife bilihtiyar muhalefettir. Böyle ef’ali cürüm bu tekâlife bilihtiyar muhalefettir. Böyle ef’ali ıhtiyariyyenin takdir ve halkı ıhtiyarı abdi takdir ve ıhtiyariyyenin takdir ve halkı ıhtiyarı abdi takdir ve meşiyyeti İlâhiyyeyi meşiyyeti abde ta’lık ve tertib demek olduğundan bunlar da kaza ve kader, cebri mahız değildir. Gerçi Allah dilemeyince kimse bir şey yapamaz. Lâkin cürmün takdir ve meşiyyeti ilâhiyyeye ıktiranı Allahın rızası değil, mücrimin rızası noktai nazarındandır. Netekim «وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَاهُمْ مُقْتَرِفُونَ» buyurulmuştur. Rahîm olan Allah cürme razı olmadığı için ona be’s-ü ceza takdir etmiş ve böyle be’s-ü ceza takdir ettiği şeyleri de cürüm olarak takdir eylemiş. Bunları temyiz için insanlara idrâk, basıret, risalet, kitab, akıl ve hıkmet de vermiştir. Buna karşı mücrimin arzu ettiği cürme müsaade etmesi de cürme rızasından değil abdin rızasını is’af ve meşiyyetini infaz ile mes’uliyyetini tahkık içindir. Ve bu is’af, abdin marzîsi olmak i’tibariyle bidayeten bir rahmet ve fakat o cürüm, Allahın mebğuzu olmak ve indallah cezayı müstelzim bulunmak i’tibariyle de nihayeten bir nıkmettir. Ve bundan dolayıdır ki Allahın mücrimleri imhali ve meşiyyetlerini is’afı, netice i’tibariyle onları ukubeti âcileden daha büyük ve nâkabili red bir be’s-ü cezaya terk ve ırza demek olduğundan «وَلَوْ شَآءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ» buyurulmuştur. Madem ki Allahın dilediği şeyler miyanında rahmete mukabil be’s-ü azab dahi muhakkaktır. O halde Allah tealânın her meşiyyet ve halkı her veçhile rızasını müstelzim ve beisten hâlîdir denemez. Rızaullahın delilini meşiyyeti halkında değil emr-ü nehyinde aramalıdır. Binaenaleyh «وَلَوْ شَآءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ» buyurulduğundan dolayı «Allah dilemese idi fülân cürüm yapılamazdı meselâ yalan söylenemezdi o halde cürümde, yalan söylemekte beis yoktur, Allah buna razıdır» tarzında batıl bir istidlâl ile beyyinatı hakkı tekzibe kalkışmak bile bile ateşe atılmaktır.

Böyle iken bu nâkabili redd-ü inkâr tebliğatı ilâhiyyeye karşı 148. سَيَقُولُ الَّذٖينَ اَشْرَكُوا o şirki i’tiyad etmiş olan müşrikler لَوْ شَآءَ اللّٰهُ مَآ اَشْرَكْنَا وَلَآ اٰبَآؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ شَىْءٍ «Allah dilemiş olsa idi ne biz ne de atalarımız müşrik olmaz ve hiç bir şeyi tahrim etmez idik» diyecekler. -«سَيَقُولُ» buyurulmasından anlaşılıyor ki bunlar bunu bu âyetlerin nüzulü hengâmında daha söylememişler, fakat bundan sonra muhakkak söyliyecekler ve bu onların istikbalde bir küfürleri olacaktır. Binaenaleyh bu âyet balâdakiler gibi onların mazıdeki vakıalarını değil istikbaldeki sözlerini, cürümlerini vukuundan evvel bir ıhbar ve cevabını iş’ardır. Filvakı’ müşrikler bil’âhare bunu söylemişler ve bu hayrın sıdkı tahakkuk eylemiştir. Netekim sûrei «Nahil» de «وَقَالَ الَّذٖينَ اَشْرَكُوا لَوْشَآءَ اللّٰهُ مَاعَبَدْنَا مِنْ دُونِهٖ مِنْ شَىْءٍ نَحْنُ وَلَآ اٰبَآؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهٖ مِنْ شَىْءٍ» âyeti mazı sıygasiyle bu tahakkuku beyan etmiştir ki bunlar Kur’anın min ındillâh bir vahyi sadık olduğunda ne kadar sarihtir. Ya’ni müşrikler bu delâili sadıkaya karşı şirk-ü tahrimden vaz geçmemek ve seni tekzib etmek için tutunacak hiç bir şey bulamıyacak ve ancak şirk ve tahrimin be’sini inkâr ve Allah tarafından tervicini iddia ederek diyeceklerdir ki «Allah bizim müşrik olmamızı ve zikrolunan hars-ü en’amdan hiç bir şey tahrim etmememizi dilemiş olsa idi biz bunları yapamazdık: ya bize ıhtiyar vermez hepimizi iymâna muztar kılar veya tevfık nasîb eder iymanı ıhtiyarettirir ve daha ne yapar yapar şirk-ü tahrime mani’ olurdu da ne biz ne de atalarımız müşrikliği ve o tahrimi istesek de istemesek de yapamazdık, fakat biz bunları atalarımızdan beri yaptık demek ki şimdiye kadar bizim hakkımızda Allah mazimiz için bunun hılâfını dinlememiş, bizim dilediğimiz bu müşrikliği ve tahrimi dilemiştir.» İşte bu kaziyyei şartıyyenin meali ve neticei mantıkıyyesi budur. Ve bu kadarla bu söz doğrudur. Ve «وَلَوْ شَآءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ» kelâmı ilâhîsinin mazmunudur. Bundan sadık bir netice almak lâzım gelince «artık ne yapalım cezamıza razıyız» demek lâzım gelir. Fakat siyakten anlaşıldığına göre onlar bunu ı’tiraza vesiyle ittihaz ederek «madem ki mazımiz için Allah başka dilememiş böyle dilemiş ve biz böyle yapmışızdır. Demek ki bunlar bizim rızamız gibi Allahın da rızasına muvafıktır. Ve yalnız bizim uydurmamız değil Allahdandır. Çünkü Allah razı olub dilemese idi biz nasıl iftira eder, yalan söyliyebilirdik o halde âtîmiz için de bunda bir beis yoktur. Binaenaleyh şirk-ü tahrimin memnuıyyetine ve cürm olduğuna inanmayız, evvel yaptık yine yaparız, eğer bunda bir beis var da Allah razı değilse bundan böyle bizi cebren ve bilfiıl men’etsin, yoksa biz kendi rızamızla vaz geçmeyiz» gibi batıl bir netice çıkarmak istiyecekler ve böyle derken her meşiyyeti halkın mutlak rızayı ve ademi be’si ve kaderin cebri istilzam etmiyeceğini, vakıatın hepsi ve mümkin olan her fi’li insanın lehine ve nef’ine olmadığını ve meselâ Allahın meşiyyetiyle ateşin insanı yakabildiğini ve zehirlerin öldürebileceğini, kezalik Allah bir yalancının yalan söylemesine ve bir müfterinin iftira etmesine müsaade etmiş olmakla yalanın hakıkat olmıyacağını ve bunun gibi halk ve meşiyyeti ilâhiyye ile müşrikin işrak ve tahrime imkân bulmasından şirk-ü hurmetin de nefsel’emirde sabit olması lâzım gelmiyeceğini ve dün be’si görülmiyen bir şey’in veya fi’lin yarın görülebileceğini, mazıyde bilfiıl tahakkuk eden vukuata nazaran meşiyyeti ilâhiyye ve hukmi kader bir dereceye kadar ma’lûm olsa bile istikbale taallûk eden meşiyyeti ilâhiyyenin ve hukmi kaderin insanlar için gaib ve meçhul olduğunu bununla beraber bu şirk-ü tahrim yüzünden evlâdlarını katletmek husranına düşenlerin mazıleri hakkında da bunların besini inkâr etmeleri yalan olacağını, kezalik yine mazıde Enbiyayı ve delâili hakkı inkâr edenlerin nice be’sler gördüklerini ve sonra meşiyyeti ilâhiyyeyi yegâne delil ittihaz ederek nefyi şirk ile iymanı ve tasdikı halâli yalnız ona ta’lık etmek tevhıdin hakıkatini ve Allah tealânın yegâne halık ve hâkim olduğunu ve şirk-ü tahrime hiç bir huccet-ü delil bulunmıyacağını zımnen ı’tiraf demek olduğu halde tevhıdden şirki, tahlilden tahrimi, meşiyyetten cebri istihraç ve isbata kalkışmanın nasıl bir tenakuz olduğunu düşünmiyecekler ve anlamak istemiyeceklerdir.

كَذٰلِكَ İşte ya Muhammed, böyle -bu tekzib gibiy a’ni öyle diyecek olan ve öyle diyerek şirk etmenin ve hars-ü en’amı tahrim eylemenin Allah tarafından nehyedilmiş ve be’s-ü cezayı müstelzim cürüm olduğunu inkâr edecek olan Kureyş müşriklerinin fiıllerinden cebri fı’lî ile men’edilmemiş ve haber verilen be’s-ü azabı henüz tatmamış olduklarından dolayı zuumlarına göre farzıyyat ile haktan batıl istintaç ederek seni tekzib etmeleri gibi -dir ki كَذَّبَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتّٰى ذَاقُوا بَاْسَنَا bunlardan evvelkilery a’ni Enbiya salife ümmetleri -be’s-ü azabımızı tadıncıya kadar tekzib fı’lini yaptılar da nihayet o inkâr ettikleri be’simizi tattılar- Binaenaleyh o müşriklerin istikbali mâzıya kıyas ederken mazı de be’s olmadı zannetmeleri de yalandır. Ya Muhammed, قُلْ sen öyle diyecek olan müşriklere şöyle de: هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَناَ nezdinizde bir ılim: Ihticaca salih bildiğiniz bir şey varmı ki bize onu çıkarasınız? -Yoksa bu istidlâliniz ılim değil cehildir. Bu söylediğiniz kazıyyei şartıyyeden çıkarmak istediğiniz netice çıkmaz. Bununla şirk-ü tahrimde isabetinizi isbat değil, nihayet vakı’de müşrik olduğunuzu ve hars ü en’amı tahrim etmiş bulunduğunuzu ıkrar ve yalancılığınızı isbat etmiş oluyorsunuz. Bu sözde اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ ılme değil zann-ü tevehhüme tabi’ oluyorsunuz. Atalarınızdan beri bu yalan ve iftiraya imkân bulabildiğinizden, yalancılığınızın emri vakı’ olmasından yalanın da vakı’ de doğru olması lâzım geldiğini ve meşiyyeti ilâhiyyeye ıktiran etmiş bulunduğunu farzediyorsunuz وَاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَخْرُصُونَ ve siz başka bir şey yapmıyor, Ancak kendi gönlünüze göre farzıyyatta bulunuyor, yalan söylüyorsunuz.- Hakkı ve savabı nefsin vakıa mutabakatında değil vakıın nefse mutabakatında arıyor ve zâhir-ü beyyin olan ılmî ve hakıkî delili ve ölçüsiyle ölçmüyor sırf enfüsî olan temayülâtınızla ölçüyor, Nasıl arzu ve tahmin ederseniz hak öyle olur farz ediyorsunuz da istememeniz, görmemeniz, anlamamanız, inkâr veya tahrif etmenizle hakıkat değişir sanıb kendinizi aldatıyorsunuz. Hatta kendi fı’linizi ve enfüsiyyatınız bile hakkıyle takdir etmiyor, ef’ali ıhtiyariyenizle meşiyyeti ilâhiyye, sizin meşiyyetinizi ta’kıbettiğini ve bu yüzden bir çok hatalarla elemler, zararlar çektiğinizi düşünmeyib kuru inkâr ile mes’uliyyetten kurtulacağınızı tevehhüm eyliyorsunuz.

Ya Muhammed, 149. قُلْ فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ binaenaleyh, de, hucceti baliga Allahındır. -Ya’ni madem ki siz ilme ve edillei hakka ehemmiyyet vermeyib hayatınızın istediği farzıyyatta bulunuyor ve ıhticaca salih bir ılmimiz olmadan fı’linizin yalanınızın be’sini inkâr ediyorsunuz o halde aleyhinizde «وَلَا يُرَدُّ بَاْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمٖينَ» hukmünü tatbık için mücrimiyyetiniz, müfteriliğiniz, yalancılığınız da’vasını bâliğan mabelâğ isbat edecek, son derece vazıh ve metîn ve sabit, nakz-u ibtali gayri kabil huccet, Allahındır. Çünkü Allah afâk-u enfüsde bu kadar delâil, ümemi sâlife ve hâzırada bir çok emsali ıbret ikame etmi ve rahmeti vasiasiyle size göz, kulak, akl-ü idrâk ve ıhtiyar vermiş, kitab ve Resul göndermiş «قَدْ جَآءَكُمْ بَصَآئِرُ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ عَمِىَ فَعَلَيْهَا وَمَآ اَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفٖيظٍ» buyurmuş, fi’ıllerinizin fenalığını ve onları rıza veya ırza ile hoşlanarak zevkınizle kesbinizle ve binaenaleyh mes’uliyyeti, lezzeti ve elemi size aid olmak üzere halkettiğini ve bunun nihayetinde bir haşr-ü ceza gününün geleceğini ve zalimlerin felâh bulmıyacağını anlatıb bu ahkâmı hıll-ü hurmeti beyan ve nihayet «وَاِنَّا لَصَادِقُونَ فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ وَلَا يُرَدُّ بَاْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمٖينَ» hıtabını tebliğ ve sizin bunlara karşı tutunmak istiyeceğiniz tebliğ ve sizin bunlara karşı tutunmak istiyeceğiniz bu istidlâlinizin butlânını tefhim eylemiştir.- Bir de hucceti ilâhiyyenin kuvveti belâğatini anlamalı ki siz bunun karşısında tutunacak, söyliyecek bir şey bulamıyorsunuz da Allaha karşı yalnız onun meşiyyetiyle lehinize istidlâl ve ıhticac etmek istiyorsunuz, bu ise tamamen sizin aleyhinizde bir huccettir. Bu cihetle de hucceti baliğa Allahındır. Çünkü Allah dilese idi biz bu şirk-ü tahrimi yapamazdık demek, Allahın meşiyyetine karşı gelebilecek hiç bir meşiyyet olmadığını i’tiraf etmektir. Bu ise Allahın şeriki olmadığını ve Allahdan başka bir ma’bud, bir halik, bir hâkimi mutlak bulunamıyacağını ve bütün şirk da’valarının butlânını i’tiraf eylemektir. O halde siz bu istidlâl ile şirk-ü tahrimin hakkıyyetini isbata kalkışmakta mütenakızsınız. Kendi da’vanızı nakz-u iptal ve tevhidi isbat etmiş bulunuyorsunuz sonra da dönüb bununla şirki isbat ve tevhidi nakzettiğinizi zannedib Peygamberi tekzibe kalkıyorsunuz. Binaenaleyh bu meşiyyeti ilâhiyye hucceti sizin lehinizde değil tamamen aleyhinizde bir hucceti baligai ilâhiyyedir. Kezalik şunu unutmamak lâzım gelir ki tecelliyatını, taallûkatını tamamen bilemezsiniz, onu ancak o bilir «وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ», Ve siz onun meşiyyetinden değil, kendi meşiyyetinizden mes’ulsünüzdür. Ve Allahın rahmeti vasiasiyle bâ’zı ef’alinizde size meşiyyet verdiği ve sizin hakkınızda kendi meşiyyetinin bir kısmını sizin meşiyyetinize taleb-ü kesbinize rabt-u ta’lik eylediği ve «فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَآ اِثْمَ عَلَيْهِ» medlûlünce mükellefiyyet ve mes’uliyyetinizin bu kısma aid olduğu da muhakkaktır. Allah dilemeden sizin bir şey yapamıyacağınız nasıl bedihî ise Allahın bâ’zı şeyleri de sizin dilemeniz üzerine ve sizin rızanız ve talebinizle yaptığı ve bu suretle de bir çok şeyler halk ettiği dahi bedihîdir ki işte sizin mes’uliyyetiniz bu noktada, rahmeti vasıa ve be’si mücrimîn bu noktadadır. Ve iyman-ü ıbadet de bu kabildendir. O halde sizin mes’uliyyeti inkâr etmek için kendi meşiyyetinizi bırakıb da Allahın tafsılâtını bilmediğiniz meşiyyetiyle istidlâl etmeniz veya Allahın sizin meşiyyetinizi Allahın meşiyyetine ta’lik etmeniz ve binaenaleyh o dilemese idi biz müşrik olmazdık, o halde o dilemeyince iyman etmeyiz demeniz Allahın tamamen aleyhinizde bir hucceti baligasıdır. Çünkü hem Allahın meşiyyetini tutamak ediyorsunuz, hem de Allahın dilemediğini dileyorsunuz. Niçin müşrikliği, yalancılığı beğenib ıhtıyar ediyorsunuz da iymanda, doğrulukta cebr istiyorsunuz. Sonra da şirkinizin, iftiranızın cezasını işittiğiniz zaman Allah iymanımızı dilemedi ki iyman edelim diyerek i’tiraza kalkıyorsunuz. Ne biliyorsunuz ki siz iyman etmek dilerseniz Allah dilemeyecekti? Neye bilmiyorsunuz ki Allah size dileyin dedi de siz dilemediniz? Madem ki meşiyyet Allahındır, elbette Allahın dilediği olur, dilemediği olmaz, bu muhakkaktır. O halde siz dileseniz de dilemeseniz de şirk, batıl ve müşriklerin felâh bulmıyacağı, mücrimlerin, yalancıların ceza göreceği de muhakkaktır. Evet فَلَوْ شَآءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعٖينَ Allah herkese alelıtlak hidayet dilemiş olsa idi müşrik, gayrı müşrik hepinizi hidayete kılar iymana muvaffak ederdi, lâkin siz de biliyorsunuz ki mecmuunuza hidayet etmemiştir, kiminiz hidayette, kiminiz dalâlettedir. Teferruatın ta’yininde ıhtılâf etseniz bile hepiniz şunda ittifak edersiniz ki muhalif muvafık, mü’min ve kâfir cümleniz hidayette değilsinizdir. Demek ki Allah hepinizin alel’ıtlak hidayetini dilememiş hidayeti ıhtıyar edene hidayet, dalâleti ıhtıyar edene dal âlet dilemiştir. Şu halde meşiyyeti ilâhiyede bir kısmınızın ya’ni hidayette olmıyanların felâh bulmıyacağı, be’s-ü azab göreceği ma’lûm ve muhakkaktır. Binaenaleyh be’s-ü azabı inkâr edenler hidayette değildirler. Ve bunların be’s-ü azab görecekleri kabili redd-ü inkâr değildir. İşte bu babda meşiyyeti ilâhiyye ve istidlâlden alınacak doğru netice budur. Yoksa müşriklerin, mücrimlerin, yalancıların vakı’de mevcudiyyetinden ya’ni Allahın bunları halk ve kendi dilekleri olan mücrimiyyetlerini irade etmiş olmasından o cürmün, o yalanın, o şirk-ü tahrimin de Allaha ve Allahın emrine, rızasına isnad edilmesi lâzım gelmez. İndallah mücrimin mücrimiyyeti muhakkak, cürmü ve cürmünün be’si de muhakkak, yalancının yalancılığı muhakkak ve meşiyyeti ilâhiyeye mukarindir, rızasına mukarın değildir fakat söylediği yalânın mazmunu vakıde tahakkuk etmez, Allahın ne meşiyyetine, ne de rızasına mukarin değildir. Zira yalana meşiyyeti ilâhiyye taallûk etse idi yalan olmaz hakk olurdu. İşte şirk’ü tahrim hars-ü en’am da böyledir. Müşrik var» cürmü de var, be’si de vardır. Bunlara meşiyyeti ilâhiyye taallûk etmiştir. Lâkin müşrikin iddia ettiği şeriki ilâhî ve hurmet yalandır. Bunlara ne meşiyyeti ilâhiye ne rızayı ilâhî taallûk etmemiştir. Be’s de bundandır.

Ya Muhammed. Allahın hucceti baligasına karşı hiç huccetleri olmıyan ve tutunmak isteyecekleri meşiyyeti ilâhiyye dahi aleyhlerinde bulunan o müşriklere 150. قُلْ هَلُمَّ شُهَدَآءَكُمُ الَّذٖينَ يَشْهَدُونَ اَنَّ اللّٰهَ حَرَّمَ هٰذَا haydi bu iddia ettiğiniz tahrimi Allahın yaptığına şahadet eden şahidlerinizi getirin de -Ya’ni bu hars-ü en’am atalarımızdan beri Allahın meşiyyetiyle haramdır diye avammı müşrikîni aldatan Şeytanlarını ve kodamanlarını da ıhzar etmelerini söyle ki tebliğı huccet tamam olsun فَاِنْ شَهِدُوا bunun üzerine şayed gelib «evet bu hars-ü en’amı Allah haram kıldı, biz buna Allah için şahidiz» diye şehadet ederlerse فَلَا تَشْهَدْ مَعَهُمْ sen onlarla beraber şehadet etme وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا bizim âyetlerimizi tekzib edenlerin وَالَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ ve Âhırete iyman etmeyenlerin وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ ve kendilerinin rabbı olan Allah tealâya başkasını denk tutanların hiç birisinin hevâlarına uyma.- Ya’ni öyle şahadet edecek olanlar bütün bu haldedir. Delâili hakkı tekzib ederler. Yalanda beis görmezler, Allaha bile şirk koşar, haktan udûl ederler ve böylelerinin yapacakları şehadet sırf gönüllerinin hevâsından, yalancı şahidlikten başka bir şey olmaz. Görülüyor ki işbu «وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ» fasılasiyle bu âyet sûrenin birinci âyetine bir terci’ olmuştur. Binaenaleyh «وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ» hakıkati ve «قُلْ يَاقَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّٖى عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ» va’d-ü vaıdi temamen te’kid ve takrir ve münkirlerin geçmişte gelecekte her nevi’ haksızlıkları isbat ve her türlü tutamakları iptal olunduğu bu noktada baştan buraya kadar icmalen bir ircaı nazar daha ıhtar edilerek tevhid-ü nübüvvetin vuzuhı sıdkı kemali belâğatle iş’ar kılındıktan sonra sıratı müstakım olan şer’ı hakkın esasını teşkil eden nevâhi ve evâmiri bilhâssa mutazammın oldukları hurmet noktai nazarından telhıs ile buyuruluyor ki: ١٥١ قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ مِنْ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْ وَلَاتَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتٖى حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهٖ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ١٥٢ وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتٖيمِ اِلَّا بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمٖيزَانَ بِالْقِسْطِ لَانُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَاقُرْبٰى وَبِعَهْدِ اللّٰهِ اَوْفُوا ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهٖ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ١٥٣ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاطٖى مُسْتَقٖيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبٖيلِهٖ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِهٖ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Meali Şerifi