Câsiye Sûresi 15. Âyet
Mekke · Cüz 25 · Sayfa 500
مَنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰا فَلِنَفۡسِهِۦۖ وَمَنۡ أَسَآءَ فَعَلَيۡهَاۖ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ تُرۡجَعُونَ ١٥
Her kim iyi bir iş yaparsa onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra hep Rabbinize döndürüleceksiniz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 13–22. âyetleri birlikte ele alır.
12. اَللّٰهُ الَّذٖى Allah: ülûhiyyet münhasıren kendinin hakkı olan zülcelâli velkemal o kadir mün’ımdir ki سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ size yâhud sizin için denizi teshîr buyurmuştur. -
TESHÎR, bir şey’i zorla hizmete koşmak, itaat ve inkıyad ettirmektir. Ve «سَخَّرَ لَكُمُ» de «لام»
sıla veya ta’lil olmak muhtemildir. Sıla olduğuna göre size musahhar kıldı demek olur, ta’lil olduğuna göre de sizin için, ya’ni sizin menfeatiniz gaye ve hikmeti için emriyle musahhar kıldı demek olur, «بِاَمْرِهٖ» kaydi buna bir işaret gibidir. لِتَجْرِىَ الْفُلْكُ فٖيهِ بِاَمْرِهٖ Emriyle onda gemiler cereyan etsin diye - ya’ni sizin menfeatiniz için ise de sizin emrinizle değil onun emrile cereyan etmek için musahhar kıldı. - Emri, izn-ü irâdesi, ve ona delâlet eden hukmi şüunu demektir ki hem geminin hacmı ile aynı hacimdaki su arasındaki hıffet ve sıklet nisbetine ve hem onunla muharrik kuvvet arasındaki şiddet ve mukavemet nisbetine hem de muhıtteki ahval ve şeriatın onlarla mütenâsib bir surette sevk-u idâresi ahkâmına şamil olur. Yoksa insanlar her istedikleri gibi denizde tesarruf edemezler, Allahın emrine tatbık etmeden sırf kendi emirlerile gemi yürütemezler. Allahın emriyle gemi yürüsün وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهٖ ve Allahın fadlından isteyip arayasınız diye - ticâret, dalgıçlık, avcılık ve sair teharri ve iktisab suretiyle berr-ü behirde tesarruf edip kazanasınız وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ hem de gerek ki şükredesiniz - bu ni’metler yalnız onun olduğunu bilip ma’bud yalnız onu tanıyasınız ve onun emirlerini nehîlerini tanıyarak ona ıbadet ve kulluk edesiniz, şirkten, nankörlükten kaçınasınız. Şükür yalnız ni’meti ve ni’metin zevk-u neş’esini sezmek değil, mün’ımi tanımak ve ni’meti mukabelesinde ta’zîm etmektir. Hem onun ni’meti bu kadarla kalmıyor.
13. وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مِنْهُ Hem Göklerde ne var ve Yerde ne varsa hepsini kendisinden sizin için teshîr buyurdu - başka birinin tevassutıyle değil, yalnız kendisinin halk-u teshîriyle olarak hepsini sizin menafi ve mesalihinize hizmet ettirmektedir, yâhud size musahhar kılmıştır. Tarafı subhânîsinden bir lûtfolmak üzere hepsini bir suretle istihdam edebilirsiniz. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ Şübhe yok ki bunda: bu teshîrde tefekkür edecek bir kavm için çok âyetler vardır - ki Allah tealânın insan üzerindeki ni’metinin çokluğuna ve insana olan fadl-u ınâyetinin ehemmiyyetine ve insanın Allahdan başkasına kulluğu câiz olamıyacağına delâlet eder. Bu âyet çok calibi dikkat bir âyettir. Evvelâ, müfessirîn buradaki «جَمٖيعًا مِنْهُ» kaydının i’rabında bir kaç vecih göstermişlerdir. Zemahşerî «جَمٖيعًا مِنْهُ» kavlinde «مِنْهُ» nin ma’nâsı nedir ve i’rabdan mevkıi ne oluyor? Suâline karşı der ki: hal mevkiındedir: ya’ni şudur: «اِنَّهُ سَخَّرَ هٰذِهِ اْلَاشْيَآءَ كَائِنَةً مِنْهُ وَحَاصِلَةً مِنْ عِنْدِهِ يَعْنِى اَنَّهُ مُكَوِّنُهَا وَمُوجِدُهَا بِقُدْرَتِهِ وَحِكْمَتِهِ» o, bütün bu eşyayı ondan olarak onun ındinden husule gelmiş olarak teshîr etti, ya’ni o kudret ve hikmeti ile onların mükevvin ve mucidi, sonra da halkına teshîr edenidir, Mahzuf bir mübtedânın haberi olmak da câizdir: «هى جَمٖيعًا مِنْهُ» demek olur. Bir de «سَخَّرَ لَكُمْ» yukarıdaki «سَخَّرَ لَكُمْ» ü te’kid olmak «مَا فِىالسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مِنْهُ» diye başlanılmak ta câizdir. «مَا فِى الْاَرْضِ» mübteda «مِنْهُ» haber olmak ta câizdir. اه. Taberî ibni Abbastan: «كُلُّ شَىْءٍ هُوَ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى» ya’ni her şey Allah tealâdandır diye nakleder. Ki bütün müfessirîn ve muhaddisîn bunu Zemahşerînin dediği gibi Allah tealâ tarafından halk-u iycad olunmuştur diye anlarlar. Hikâye olunur ki Harunı Reşidin huzurunda Nesarâ rahiblerinden birisi Hazreti Isâ hakkındaki ı’tikadına Kur’andan «وَكَلِمَتُهُ اَلْقٰيهَآ اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ» kavliyle istidlâl etmek istemiş «من» teb’ız ifâde eder demişti, ona karşı Hüseyin ibni Alî ibni vâkıd de bu âyeti okumuş «جَمٖيعًا مِنْهُ» ne ise «رُوحٌ مِنْهُ» de odur. Her şey Allahın cüz’ü demek olamayıp Allahın mahlûku demek olduğu gibi Isâ da Allah tarafından halkedilmiş bir ruh demek olduğunu anlatmıştır.
Vahdeti vücudcu Sofiyyenin ise burada başka bir neş’esi vardır: Alûsînin beyanı vechile Sofiyyeden şeyh İbrahimi Gûranî demiştir ki: mahlûkat vücudı müfâzın teayyünatıdır, vücudı müfâz, amâ tesmiye olunan nefesi Rahmanînin suretidir. Şöyle ki: amâ nefsel’emirde mütemeyyiz ümurı ademiyyeden ıbaret olan hakaik üzere inbisat eylemiştir, inbisat hâdistir, ve amâ mahiyyâta ıktiranı haysiyyetinden, Hak tealânın zatının gayrıdır. Çünkü zati Hak sübhânehu mahiyyâta ıktiran etmiyen vücudi mahızdır. Binaenaleyh mevcudat, amâde hâdis ve bununla kaim suretlerdir. Allah tealâ da onların kayyumudur. Zira celle ve alâ o suretlere beka ile imdad eden evveli batındır. Ve bundan havadisin zati hakk ile kıyamı lâzım gelmez. Ve Hak subhanehunun onda olması da lâzım gelmez. Çünkü hakk tealânın vücudu, mahiyyattan mücerreddir: onlara gayri mukterindir, onlara göre müteayyin olan ancak amâdır ki vücudı müfâzdır. اه. Bu ifâde halkı işrak nazariyyesine bir tatbık oluyor, halk-u iycad ta’biri yerine ifazai vücud ta’birini koymak daha nezih bir ifâde değildir. Bunun için beyan olunduğu üzere müfessirîn ve muhaddisînin ifâdeleri daha vazıh ve daha ziyade şayanı tercihtir. Bizim zevkımıza kalırsa, «مِنْهِ» «تَسْخِيرًا كَائِنًا مِنْهُ» ma’nâsiyle «سَخَّرَ» den mef’uli mutlak olmak makamı minnete daha muvafıktır. Ya’ni bu teshîr ne insanlardan ne de eşyadan bir sebebiyyet ve ıktiza ile değil mahza Allahın insanlara bir lûtf-u ınâyetinden neş’et etmiştir ve onun için yalnız ona ubudiyyet ile şükreylemelidir. Bu anlaşıldıktan sonra gelelim diğer bir işkâle: burada «سَخَّرَ لَكُمْ» gerek «size teshîr etti» demek olsun gerekse «sizin için teshîr etti» demek olsun ikisinde de insanların bütün eşyadan daha ehemmiyyetli olduğunu ifâde eder. Zira bütün Semavât ve Arzdaki eşyanın insana musahhar olması insanın hepsine hâkimiyyetini ifâde edeceği gibi insan için musahhar olması da insanın gayei hılkat olmasını ifâde eder, her iki takdirde ise insan diğer eşyadan daha mütekâmil bir hılkatte yaratılmış demek olacağından «لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ» âyetiyle bu âyet beyninde bir teâruz olmaz mı? Diye bir suâl hatıra gelir. Müfessirlerden buna tearruz edenine müsadif olmadığımdan âyetin lüzum gösterdiği tefekkür ile bunu şöyle anlıyabileceğimizi arzederim:
İnsanın iki haysiyyeti vardır, birisi bedenî, birisi de ruhî haysiyyetidir. Beden haysiyyetiyle bedihîdir ki insanın hılkati Semavât ve Arzın yanında bir zerre denemiyecek kadar küçüktür. Lâkin ruh haysiyyetine gelince «وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى» izafetiyle şereflendirilmiş ve «قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» beyaniyle i’lâ edilmiş olan ruhı insanî diğer ecram ve escam âleminin hâiz olmadığı yüksek bir cem’ıyyeti hâizdir. Ve işte bu âyette beyan buyurulan teshîr de bu haysiyyetledir. İnsanın bir nazarla Arz ve Semâdan ne kadar geniş bir sahayı görebildiği mülâhaza olunursa bu teshîrin bir lâhzası mütalea edilmiş olur. Bu âyetin bilhassa tefekkür âyeti olmak üzere ıhtar edilmiş olması da gösterir ki buradaki umumî teshîrden murad, teshîri ruhânîdir, teshîri fı’lî ona terettüb eder. Bu suretle bu âyet daha çok tefekkürlerle terakkıye müsâıd ise de bu kadar işâret elverir. Yalnız şunu bir daha ıhtar edelim ki bu tefekkürün ilk netîcesi insana bu teshîri ınâyet buyurmuş olan zati ecell-ü alânın vahdaniyyetini bilerek ni’metlerine şükretmek kazıyyesi olacağını unutmıyalım.
14. قُلْ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذٖينَ لَايَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ iyman edenlere söyle o Allah günlerini ümid etmiyen kimselere mağrifetle muâmele etsinler - Arablar, harb gibi büyük tarihî vak’alara eyyam ta’bir ederler. Meselâ Arabın büyük tarihî vak’alarına eyyamı Arab denilir ki meşhur bir mecazdır. Bu suretle eyyamullah da Allahın düşmanlarına iyka’ ettiği vekayı’, yâhud Allahın mü’minlere nusratı, sevab ve mükâfatı, va’di, kâfirlere kahr-u azâbı, vaîdi için ta’yin buyurduğu vakıtlar demek olur ki şununla iyzah edilmiştir de denebilir: لِيَجْزِىَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ bir kavmı kesibleriyle cezalandırmak için - olan günler, yâhud cezalandıracağı için mağrifet etsinler. Bu cümle, emrin, yâhud cevâbı olan «يَغْفِرُوا» nun ılletidir. Yâhud da eyyamullahın beyanı mesabesinde kaydi olup dolayısiyle emrin hikmetini de ifâde eder. Kavm de mü’minler, yâhud kâfirler, yâhud her ikisi olabilir, ceza da ona göre mücazat ve mükâfâta şamildir. Birisi Hazreti Ömere sebbetmiş, o da onu yakalamak istemiş, afvetmesi için bu âyet nâzil olmuştur deniliyor. Maksud, lüzumunda harbden nehiy değil, ferdî olarak adî münazealardan nehiydir. Binaenaleyh kıtal âyetlerile bunun neshı lâzım gelmez, hattâ eyyamullah ile ona işaret vardır. 16. وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ – «وَمَنْ اَسَآءَ فَعَلَيْهَا» hukmünün yalnız ferdde değil, cem’ıyyette de cereyanına misaldir. Netekim «İsra» da «اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لَِانْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَاْتُمْ فَلَهَا» buyurulmuştu bak الْكِتَابَ kitab - Tevrat, yâhud Zebur ve İncîle dahi şamil olmak üzere cinsi kitab وَالْحُكْمَ huküm - hükûmet وَالنُّبُوَّةَ ve nübüvvet - çünkü Beni İsrâilde çok Enbiya gelmiştir. 17. وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِ ve onlara bu emirden beyyineler verdik - bu dîn emrinden açık delîller, yâhud mu’cizeler verdik. İbni Abbas Hazretleri demiştir ki bu emirden murad emri nebiy sallâllahü aleyhi vesellemdir. Ya’ni Hatemül’enbiyanın geleceğini ve Tihameden Yesribe hicret edeceğini beyan etmişti. Surei «Bakare» ye bak. يَوْمَ الْقِيٰمَةِ Kıyamet günü - Allah günlerinden bir gün ki o günkü kazâ, hakkıle müâhaze ve cezadır. 18. ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرٖيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ sonra emirden bir şerîat üzere seni me’mur kıldık - Bahirde der ki: kelâmı Arabda şerîat, nâsın ırmaklardan ve emsalinden su almağa vardıkları mevzı’dir, dîn şerîati de bu mâ’nâdandır, çünkü nâs ondan Allahın emirlerine ve rahmetine ve kurbüne irer. Ragıb da demiştir ki: şerı’ aslında masdardır. Sonra açık ve geniş yola isim yapılmış şerı’, şir’a ve şerîat denilmiştir. Bu da dînde tarikati ilahiyyeye istiare edilmiştir. Ba’zıları şerîate şeriat denilmesi şerîai maye şu vechile bir teşbih olduğunu söylemişlerdir. Çünkü hakıkat ve sıdk üzere ona sülûk eden hem kanar, hem temizlenir, kanmaktan murad ba’zı hukemânın dediğidir: içerdim kanmazdım, vaktâki Allahı tanıdım içmeden kandım, temizlenmekten murad da «نَّمَا يُرٖيدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖيرًا» mazmunudur. Burada «شَرٖيعَةٍ» de tenvin ta’zîm içindir, emir, dîn işi, yâhud Allahın emri demektir, ya’ni bu Kur’anda beyan olunduğu üzere Allahın sana vahyeylediği emr-ü nehyinden bir büyük ve geniş yol, muazzam bir şerîat üzere seni me’mur ettik فَاتَّبِعْهَا onun için o şeriate ittiba’ et - kendini ona uydur da وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذٖينَ لَايَعْلَمُونَ bilmiyenlerin hevalarına uyma - Allahın ahkâmına ılmi bulunmıyan veya ılmin muktezasına tâbi’ olmıyan kimseler sırf kendi keyf-ü heveslerinin arkasından koşarlar. Hevalar ise ferde göre ıhtılâf eder, Beni İsraîl gibi ıhtılâfa düşürür, Allahın gadabına götürür. Şerîat ise toplar, tevhid ile rızasına götürür. Şerîatı ta’kıyb et de cahillerin hevalarına uyma 19. اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا çünkü onlar Allahdan gelecek hiç bir şey’i senden def’edemezler, - onlara uyduğun takdirde Allahdan gelecek olan azâb ve ıkabdan seni hiç bir suretle kurtaramazlar وَاِنَّ الظَّالِمٖينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَآءُ بَعْضٍ ve çünkü zâlimler birbirlerinin veliyleridir. - Onun için onlara yalnız zalim olanlar uyar dost olur وَاللّٰهُ وَلِىُّ الْمُتَّقٖينَ Allah ise müttekıylerin veliysidir. - Zulümden, haksızlıktan korunanları sever, onlara yardım eder. Onun için sen o cahillere, zâlimlere uyma da, takvaya devam et korun. 20. هٰذَا Bu - Kur’an yâhud bilhassa bu öğüd veya şerîate ittiba’ ile ittika emri بَصَآئِرُ لِلنَّاسِ insanlara basîret nurlarıdır. - Heva, şehevata ittiba’ insanların kalblerini körlettiği, hakkı idrâklerine mâni’ olduğu gibi Allahın kelâmını ve emirlerini tutarak şerîatine ittiba’ etmek de insanların hakka doğru kalb gözlerini açan basîret nurlarıdır. وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ Ve iykan şanından olan kimseler için hak ve savabı gösteren bir hidâyet ve saadete irdirecek bir rahmettir.
21. اَمْ حَسِبَ الَّذٖينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ Yoksa kötülükler işleyip duran: seyyiat işlemekle bulaşık ve yaralı olan kimseler sandılarmı اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ki kendilerini o iyman edip salih ameller yapan kimseler gibi yapacağız سَوَآءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ dirimleri ölümlerini müsavî kılacağız? - Öylemi sandılar? Ya’ni Dünya hayatta kendileri hakkında «يَغْفِرُوا لِلَّذٖينَ لَايَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ» diye afv-ü müsameha ile emrettik diye Âhırette de öyle olacaklar, mü’minler gibi mağrifete irecekler mi zannettiler سَآءَ مَايَحْكُمُونَ ne fena hukmediyorlar. Halbuki: ٢٢ وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ ٢٣ اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٢٤ وَقَالُوا مَا هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَآ اِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ ٢٥ وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَاكَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّآ اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَآئِنَآ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ٢٦ قُلِ اللّٰهُ يُحْيٖيكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَارَيْبَ فٖيهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ
Meali Şerifi