AyetSûreler

Bakara Sûresi 136. Âyet

Medine · Cüz 1 · Sayfa 21

قُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَمَآ أُنزِلَ إِلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلۡأَسۡبَاطِ وَمَآ أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَآ أُوتِيَ ٱلنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمۡ لَا نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدࣲ مِّنۡهُمۡ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ۝١٣٦

Deyiniz ki, "Biz, Allah’a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa’ya ve İsa’ya ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O’na boyun eğen müslümanlarız

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 135–141. âyetleri birlikte ele alır.

135. وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُوا Yehud ve Nasâra bu babda herkese Yehudî veya Nasâra olunuz ki hidâyet bulasınız dediler, Yehudîler Yehudîliğe, Hıristiyanlar Hıristiyanlığa davet ettiler. Bunlar ikisi bir yere gelmez iken hem her biri kendi yoluna davet edip ıhtilaf ve niza çıkardılar, hem de bunun hidayet olduğunu iddia ettiler. Halbuki hidayet hılâf-ü şirkte değil, tevhidi haktadır. Bunun için قُلْ ya Muh ammed!, sen şöyle de بَلْ Yehud ve Nasara değil مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا hanif, yani küfür ve şirkten muteberri, hakka ve tevhide müteveccih olarak milleti İbrahim olalım, hep onun milletine ıttıba edelim, onun ehli milletinden olalım. İbrahim hanif idi وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ müşriklerden değildi. Kendisinden sonra gelen ve balâda görüldüğü üzere bir çok cihetten müşriklere benziyen Yehud ve Nasaradan hiç değildi.- Lâkin bunlar geçmiş bir ümmet idi, biz onlardan nasıl olalım derseniz, onun kolayı vardır. Evvelâ geçmiş olması arkasından ittibaa mani değildir: Saniyen, siz aynen geçmiş olan o ümmet değil, onu tecdid ve tevsi eden ve onun duasında gayei matlubu olan yeni bir ümmeti azîme, bir ümmeti müslime olunuz ki bu ümmet onun milletini de muhtevi bir camiai kübra olur. Böyle olmak için 136 قُولُوٓا şöyle deyiniz اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَآ اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَآ اُوتِىَ مُوسٰى وَعٖيسٰى وَمَآ اُوتِىَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ biz Allaha ve bize inzâl olunana ve İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve Yakubun hafidleri olan Esbata inzal olunana, kezalik Musaya ve İsaya verilmiş olana ve bunlardan başka daha ne kadar Enbiya gelmiş ise hepsinin rabları tarafından kendilerine verilmiş olana iman ettik لَانُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ bunların hiç birinin arasını ayırmayız.- Yehud ve Nasaranın yaptığı gibi bazısını tanıyıp da bazısını tanımamazlık etmeyiz, böyle demek hepsinin mertebesini müsavi biliriz demek değildir, hiç birine küfretmeyiz aslı nübüvvete ayırmayız demektir. Binaenaleyh evvelâ Allahı, saniyen kendi peygamberimizi salisen onun şehadetile diğerlerini tanırız وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ve biz ancak Allaha müslim ve münkadız.- İşte milleti islâm böyle vasi ve bütün edyanı cami bir dini ekmel, bir milleti uzmadır. «قُولُوٓا اٰمَنَّا» buyurulması imanda kalben tasdikten başka lisanen ıkrarın da vücubunu natıktır. Rivayet olunuyor ki bu ayet nazil olduğu zaman Resulullah Yehud ve Nasaraya «Allah böyle emretti» buyurmuş ve kıraet etmiş idi. İsaya gelince: Yahudîler inkâr eyleyib küfrettiler, Nasara da İsa diğer Peygamberler gibi değildir, o Allahın oğludur dediler, bunun üzerine şu âyet nazil oldu: 137. فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَآاٰمَنْتُمْ بِهٖ ey mü’minler siz böyle deyiniz, bunun üzerine Yehud ve Nasara sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse فَقَدِ اهْتَدَوْا ihtida etmiş, doğru yolu tutmuş olurlar, aranızda ittihad ve ittifak hasıl olur. وَاِنْ تَوَلَّوْا ve eğer yüz çevirirlerse فَاِنَّمَا هُمْ فٖى شِقَاقٍ onlar her halde şikak ya’ni ıhtilâf, münazaa, muhasame içindedirler, tefrikadan kurtulmaz, mütemadiyen niza ederler dururlar, فَسَيَكْفٖيكَهُمُ اللّٰهُ böyle olunca da ya Muhammed!. badema onların şerrine karşı Allah sana kâfidir. Biraz te’hir etse bile her halde onların hakkından gelecektir, وَهُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ve o Allah sem’idir, duanızı ve her türlü sözlerinizi işitir, Alîmdir, niyyetlerinize varıncaya kadar her şeyinizi bilir ve hükmünü icra eder.- Hakka ıhlas ile temessükün hükmü felâh-u zafer, hakka karşı şikakın hükmü de erinde veya gecinde helâktir.

Hıristiyanlar çocuklarını Ma’mudiye dedikleri sarımtırak bir suya daldırırlar ve buna ta’mid, «vaftiz» derler ve bunun bir tahtir olduğunu söylerler ve ne zaman birisi çocuğunu böyle vaftiz ederse işte şimdi hakkile Hıristiyan oldu derler. Buna karşı Cenabı Allah müslümanlara buyuruyor ki siz böyle bervechibâlâ tevhid ile bilâ tefrik iman ettiğinizi söyledikten sonra şunu da ilâve ediniz: 138. صِبْغَةَ اللّٰهِ biz Allah boyası olan imanı fıtrî ile iman ettik, sudan imana, sun’î boyaya tenezzül etmeyiz, Allah boyasına, Allah boyasına. Zira وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةً Allah boyasından daha güzel kimin boyası vardır?- Maddiyatta bütün kâinata bir göz geçirseniz, eşcar-ü nebatata, bütün çiçeklere bilhassa insanların simalarına bir atfı nazar etseniz onlardaki fıtrî elvan ile, insanların sürdüğü sun’î boylar arasında kıymet ve hüsn-ü beha cihetinden ne kadar büyük fark görürsünüz, bilhassa insan bedenlerine sürülen ve fıtrati tağyir eden sun’î boyalar ne çirkin, ne mülevves, ne arazî şeylerdir? İşte manevîyatta din ve ahlâkta dahi böyledir. Din, dini fıtrî: iman, imanı fıtrî; taharet, tahareti fıtriye; cemal, cemali fıtrîdir. Mükteseb olan bütün tathirat tahareti fıtriyenin muhafazasına ve ârızî bulaşıkların izalesine ma’tuf olmalıdır. İnsanları bir paçavra boyar gibi bulaşık bir suya sokup çıkarmaktan ibaret südan bir din-ü imanın ne kıymeti olur! Din-ü imanı bir boyaya teşbih etmek lâzımgelirse biz Allah boyası olan bir imanı fıtrî ile iman ederiz. Maddî ve manevî bütün taharetlerimiz, ziynetlerimiz hep fıtrati ulâ esasını muhafaza ve istikmale masruftur. Dini islâm ve imanı tevhid insanların mintarafillah boyandıkları öyle güzel bir Allah boyasıdır. وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ ve bu suretle biz ancak Allaha ibadet ve kulluk ederiz. Onun âbidleri ve onun abidleriyiz. Bütün Peygamberlere imanımız onun hak Resulleri oldukları ve onun emrini tebliğ ettikleri içindir. Yoksa onları ma’bud tanımayız, Nasaranın İsaya yaptıkları gibi şirke sapmayız, hattâ Hatemül’enbiyaya tapmayız. Ona da «اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ» deriz deyiniz. «صِبْغَةَ اللّٰهِ» nazmi celili yukarıdaki «اَمَنَّا» ya merbut olarak âyetin nihayetine kadar «قُولُوا» emrinin mekulünde dahildir. Aradaki «فَاِنْ اٰمَنُوا» âyeti cümlei mu’terızadır binaenaleyh «صِبْغَةَ اللّٰهِ» «صَبَغَنَا اللّٰهُ صِبْغَةً» mealinde «اٰمَنَّا» nın mef’uli mutlakı makamına kaimdir. Maamafih igra babından olması da tecviz edilmiştir. 139. قُلْ ya Muhammed! sen o Yehud ve Nasaraya şöyle söyle اَتُحَآجُّونَنَا فِى اللّٰهِ siz bize Allah hakkında «Allahın hak dini Yehudîlik veya Hıristiyanlıktır ve binaenaleyh Cennete ancak bunlar dahil olacaktır, geliniz Yahudî veya Nasara olunuz ki hidayet bulasınız» diye münazara ve mücadele mi ediyorsunuz وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ halbuki o Allah hem bizim ve hem sizin rabbımızdır. Biz ona iman ederken sizin rabbınız olduğunu inkâr etmeyiz. O halde bize karşı bu mücadele ne boş, bununla beraber وَلَنَآ اَعْمَالُنَا bizim amellerimiz bizim وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ sizin amelleriniz de sizindir.- Biz müslümanlar bâlâdeki imanımız muktezasınca diğer edyan sahiblerinin kendi i’tikadlarına göre yaptıkları dinî amellerine müdahale etmeyiz, hürriyeti edyan ve vicdana riayet ederiz ve bunun için camiai islâm her camiadan vasidir. Onun içinde edyanı semavîyeden her biri kendi halinde yaşayabilir. Allah tealâ hepimizin rabbıdır ve indallah her birimiz kendi amellerimizden mes’ul olacağız. Şu kadar ki وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَ biz ancak ona ıhlâskârız. Amellerimizde ancak ona ıhlâs ile hareket ederiz, arzı ıhlâs edecek başka ma’bud tanımayız, onun rizasına muhalif olan hususatta kimsenin hatırını gönlünü dinlemeyiz, işte huzuri ilâhîye amellerimizle giderken aramızda bu fark ile gideceğiz ve ona göre hisab vereceğiz ki bu nokta ne kadar şayanı dikkattır.

Ve buna karşı siz ne yüzle mücadele edebilirsiniz. Ey Yehud ve Nasara 140. اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى siz milleti İbrahime tabi olmamak ve bizimle mücadele etmek için İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub, Esbat hep bunlar Yehudî ve Nasranî idiler mi diyorsunuz? Nafi, İbni, Kesir, Ebu Amir, Halef rivayetiyle Hamze, Ebu Ca’fer, Revh rivayetiyle Ya’kub kıraetlerinde «ya» ile «اَمْ تَقُولُونَ» okunur, evvelkinde bu âyet «قُلْ» mekulünde dahil, ikincide ona nazır ve re’sen Peygambere bir hıtabdır. O halde ma’na: Ya Muhammed!. o Yehud ve Nasara böyle mi diyorlar, bunların kendilerinden olduklarını mı iddia ediyorlar? قُلْ sen onlara de ki ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُ söyleyin bakayım siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı? Elbette Allah a’lemdir değil mi? Halbuki Allah öyle biliyor ve öyle şehadet ediyor ki onlar ne Yehudîdirler ne de Nasaradırlar, daha evvel geçmiş bir ümmeti sabıkadırlar, İbrahim Hanifî müslimdir ve müşriklerden değildir. Siz ise sabit olan bu hakikate şehadeti ketmediyorsunuz وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِ ve acaba nezdinde ma’lûm ve mintarafillah sabit bir şehadeti ketmeden daha zalim kim vardır? Zira doğru bir şehadeti ketmetmek de en büyük zulümlerden biridir. Ve Allah tealâ İbrahime «لَايَنَالُ عَهْدِى الظَّالِمٖينَ» buyurmuştur. Siz nasıl olur da bihakkın bir milleti metbua olabilirsiniz ve size uyanlar nasıl hidayete erebilir? Siz yoksa zulmünüzden, ketmi şehadet etmenizden Allahı gafil mi sanıyorsunuz? وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ Allah sizin yaptıklarınızdan ve yapacağınızdan gafil değildir. Bu münasebetle bir daha işidiniz ki hakikat şudur: 141. تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَاكَسَبَتْ وَلَكُمْ مَاكَسَبْتُمْ وَلَاتُسْئَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ bunu belleyin, badema hal-ü istikbali düşünün, işbu kanunı kesbe riayet edin, risalet ve imameti Muhammediye tahtında teşekkül eden ve bütün Enbiya tarafından tergib edilmiş bulunan ümmeti muazzamai müvahhideye dahil olmağa çalışın.

Müfessirînin beyanına göre bu âyette başlıca bir kaç tenbih vardır: Evvelâ aba-ü ecdadın fezailine ittikâl ile kalınmamalıdır. Herkes ameliyle muahaze olunur. Saniyen eslâfa farz kılınan ahkâm aynen ahlâfa dahi farz kılınmak nasıl müstenker değilse ıhtilâfı mesaliha mebni Muhammed aleyhisselâmın insanları eski bir milletten yeni bir millete nakletmesi ve bu suretle büsbütün yeni bir şeriat getirmesi de mümkindir. Bu da istinkâr edilmemelidir. Balâdaki nesih âyetleri de bu imkânı natıktır. İşte «ezmanın tegayyürile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz» kaidei fıkhiyesi bu gibi âyetlerin mazmunudur. Ahkâmın böyle ılel-ü mesalihi ile deveranı bilmeğe «fıkıh» tabir olunur. Dini islâmın böyle bir taraftan ahkâmı sabite, diğer taraftan ahkâmı mütehavvileyi haiz olması, onun kıyamete kadar bekasını teyid edecek esbabtan birisidir. Bu sayede beşeriyetin hem terakkisi muhafaza olunur, hem de buhranlı, yıkıcı inkılâblardan mahfuz kalır. Salisen, tarikati Enbiyaya temessük etmek istiyenlerin seleflerini, hata ve savab kör körüne taklid ile uğraşmayıp hakk-u batılı bizzat temyiz ederek amel etmeleri lâzım gelecektir. Çünkü «لَاتُسْئَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ» buyurulmuştur. Bu gibi büyük esasları ihtiva eden bu âyet, lâteşbih bir tercii bend gibi ayrı ayrı siyak ile takrir edilmiş ve bu takrir, mahzı tekrardan ibaret kalmamıştır, birinde intisabı ırkî’ diğerinde intisabı dinî esası sevkolmuş ve bir de evvelkinde esbat «تِلْكَ» işaretinde sarahaten dahil olmadığı halde ikincide dahil olmuştur. Ve bu suretle birinci cüz hitam bulurken ruhı islamın vahdeti temin edilmiştir ki bundan sonra vahdeti cismaniyesini temin edecek olan Kıble mes’elesine geçilecek ve ümmeti Muhammedin teşekkülüne ve evsafı zatiyesine işaret buyurulacaktır. Buraya kadar Surei bakare «اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ» e kadar Fatihanın evveline şebihtir bundan sonra yeni bir sıratı müstakim hidayetine başlanacaktır. Bunun için buyuruluyor ki: ١٤٢ سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنَ النَّاسِ مَاوَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتٖى كَانُوا عَلَيْهَا قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدٖى مَنْ يَشَآءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ١٤٣ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَآءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهٖيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖى كُنْتَ عَلَيْهَآ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِ وَاِنْ كَانَتْ لَكَبٖيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ ١٤٤ قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِى السَّمَآءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ وَاِنَّ الَّذٖينَ اُوتُواالْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ ١٤٥ وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَاتَبِعُوا قِبْلَتَكَ وَمَآ اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَآءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَاجَآءَكَ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ

Meali Şerifi