A'râf Sûresi 98. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 163
أَوَأَمِنَ أَهۡلُ ٱلۡقُرَىٰٓ أَن يَأۡتِيَهُم بَأۡسُنَا ضُحࣰى وَهُمۡ يَلۡعَبُونَ ٩٨
Yoksa o ülkelerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken onlara azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 94–102. âyetleri birlikte ele alır.
94. وَمَآ اَرْسَلْنَا فٖى قَرْيَةٍ مِنْ نَبِىٍّ اِلَّآ Hiç bir karyede hiç bir Peygamber göndermedik illâ şöyle: -Ya’ni berveçhi meşruh mahvedilmiş olan köylerin, memleketlerin her hangi birinde her hangi bir Peygamber gönderdikse behemehal şunları yaptık: Evvela اَخَذْنَآ اَهْلَهَا بِالْبَاْسَآءِ وَالضَّرَّآءِ ehalisini fakr-ü şiddet ve maraz-u zaruretle sıktık ki لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ tadarru’ etsinler kibirlerini atıb hakka boyun eğsinler, yumuşayıb yavarsınlar.- Sûrei «En’am» da «فَلَوْلَآ اِذْ جَآءَهُمْ بَاْسُنَا تَضَرَّعُوا» bak 95. ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ sonra da seyyienin yerini haseneye tebdil ettik: hoşlanmadıkları darlık ve maraz yerine hoşlandıkları vüsat ve sıhhat verdiky alnız Peygamberin irşadatı kavliyye ve ılmiyyesiyle iktifa olunmayıb «وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئاَتِ» mantukunca hem acı hem tatlı tahavvülat ile bilfiıl imtihan da edildiler. İbtida söz dinlemedikleri serkeşlik ettikleri için yumuşasınlar diye malen bedenen tazyık edildiler, yola gelmediler, sonra bu tazyık henüz bir ta’zib ve tecziye değil terbiyevî olduğu ve terbiyevî olan her hangi bir tazyikın idamesi ise gayri terbiyevî olacağı ve muzayakayı ta’kıb eden vüs’at ve ni’metin zevk-u süruru pek mahsûs ve fevkal’âde calibi dikkat bulunacağı cihetle tazyık, vüs’atle tebdil olundu.
حَتّٰى عَفَوْا Ta ki arttılar -«afiv» ba’zan çoğalmak, fazlalanmak me’nasına gelir «عَفَا النَّبَاتُ» denilir ki otlar nemalanıb çoğaldı demektir. «وَيَسْئَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ» ayetinde de «afv» in fazla ma’nasına olduğu geçmişti. Bu ma’na ile ekser müfessirîn şöyle tefsir etmişlerdir: Ya’ni mal ve nüfusça çoğaldılar, aded ve kuvvetçe fazlalaştılar, maamafih Kamusta musarrah olduğu üzere «عَفَتِ اْلِابِلُ الْمَرْعَى» denilir ki «تَنَاوَلَتْهُ قَرِيبًا» ya’ni hayvan mer’ayı yakından otladı, uzağa gitmeğe lüzum görmeden yakından bol bol yedi demek olur. Binaenaleyh gerek bu ve gerek afvin ma’nayı meşhuru mülâhazasiyle burada şöyle bir ma’na da mümkindir: Seyyieyi haseneye tebdil ile kendilerine o derece refah verdik ki hatta hayvan gibi bol bol yakından yediler otladılar ve nefislerini her türlü teklif-ü tekellüften muaf tuttular, ni’met kendilerini şımarttı, darlığı unuttular mübalâtsız oldular وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَآءَنَا الضَّرَّآءُ وَالسَّرَّآءُ ve muhakkak atalarımıza sıkıntılı ve ferahlı demler olmuş dediler. -Ya’ni gördükleri zaruret ve refah hallerinin min tarafillâh terbiyevî bir sebeb ve hıkmetle alâkadar olduğunu düşünmediler, bunları hiç bir sebeble defi’ veya te’mini kabil olmaz umurı tabiiyye veya cebriyyeden saydılar, adam sende darlık, bolluk, fakr-u gınâ, maraz-u sıhhat, gamli veya sürûrlu ahval öteden beri olağan şeylerdir. Peygamberlerin ta’lim eylediği gibi din ve ahlâk ile insanların ihtiyar ve içtinabı ile bunların def’i veya istihsali te’min olunamaz fikrinde bulundular. Velhasıl tefsiri Taberî de mezkûr olduğu veçhile «fenalıklardan tevbe ile zaruretten kurtulmak ve ni’mete şükrile refah-ü haseneyi idame ve tezyid etmek mümkin olduğuna» inanmadılar. Kavlî fi’lî acı tatlı ıhtarata ehemmiyyet vermediler. Yâhud öyle refaha erdiler ki zarureti vaktiyle atalarının ba’zan başlarına gelmiş tarihî bir şey gibi söyler oldular. فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ tam o vakıt biz de kendilerini o şuursuz hallerinde hatır-ü hayallerine gelmez bir surette birden bire tutub bastırıverdik.- Bağteten ahızden murad, Âd ve kavmi Lûtta olduğu gibi yalnız helâkin bir ânda ve tarafetül’aynde olması değil Semudda olduğu gibi ahz-ü kiriftin ansızın başlayıb helâkin bir müddet temadî etmesi haline dahi şamildir. Ba’zı akvam birden yakalanıb birden mahvedilmiş, diğer ba’zısı da birdenbire yakalanıb sürüne sürüne mahvedilmiştir. Bütün mes’ele bu ahz-ü kirift başlamadan evvelki intibahtadır. Zira bu başlayınca «يَوْمَ يَاْتٖى بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا اٖيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ فٖٓى اٖيمَانِهَا خَيْرًا» günü gelmiş çatmış olur.
İşte bütün o karyelerin ehalisi böyle müstahık olarak mahvedildiler, hem de en kuvvetli, en keyfli demlerinde birdenbire yakalanarak mahvedildiler. 96. وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا eğer o mahvedilen memleketin ehalisi iyman-ü itika etmiş -ya’ni Peygamberlerinin tebligatına inanmış ve mucebince korunması lâzım gelen şeylerden korunub sakınmışo lsalardı لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَآءِ وَالْاَرْضِ elbette üzerlerine yerin göğün hayr-ü berekâtını açardık -her taraflarından azâba bedel feyz-u bereket yağar, her işleri yolunda gider, saadet-ü refahları tezayüd ederdi. وَلٰكِنْ كَذَّبُوا ve lâkin tekzib ettiler, inanıb korunmadılar فَاَخَذْنَا هُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ binaenaleyh biz de kendilerini kazanageldikleri küfr-ü ısyanlariylee zcümle «قَدْ مَسَّ اٰبَآءَنَا الضَّرَّآءُ وَالسَّرَّآءُ» diyerek yaptıkları lâübâlilikleriyley akalayıverdik..
97. اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى – Evvelki ehli kurâdan murad ihlâk edilmiş olan kurâ ehalisi idi. Burada fai netice ile berhayat olan alel’umum kurâ ehalisine nakli kelâm edilmiştir. Gerçi ba’zı müfessirîn bunu da evvelkilerine sarfetmiş ise de mülâyim değildir. Ve muvafık ma’na şudur: İmdi alel’umum kurâ ehalisib aşta ehli Mekke olmak üzere hayatı medeniyyet yaşayan bütün halk اَنْ يَاْتِيَهُمْ بَاْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَآئِمُونَ kendilerine be’isimizin -şiddeti azâbımızınu yurlarken gece baskını halinde gelivermesinden emin mi oldular? 98 اَوَ اَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَاْتِيَهُمْ بَاْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ veya kurâ ehalisi kuşluk vakti oynayıb dururlarken kendilerine be’simizin gelivermesinden emin mi oldular? 99. اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِ Hâsılı Allahın mekrine emin mi oldular? -Allahın mekri ta’biri kullarına istidracı ve umulmadık cihetten muahaze edivermesi ma’nasına bir istiaredir. فَلَا يَاْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ Eğer öyle ise Allahın mekrine hâsirûn güruhundan başkası -ya’ni fıtratlerinde Allahın kendilerine bahşetmi olduğu isti’dadı ıbreti, delâili haktan tefekkür ve istidlâl kabiliyyetini zayi’ ederek nefislerini ziyan etmiş olan ehli husrandan maadasıe min olmaz 100. اَوَ لَمْ يَهْدِ لِلَّذٖينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَآ اَنْ şu Arza sabık ehalisinden sonra vâris olanlara -ya’ni mukaddemâ bu vatanların sahibi iken helâk olmuş bulunanların bu gün yerlerini yurdlarını işgal ederek kendilerine halef olanlara ve alelhusus Mekke ve efradı halkına- Allah şu hakikati anlatmadımı ki لَوْ نَشَآءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ dilesek biz onları -da o geçenler gibig ünâhlariyle şüphesiz musab kılardık. -Evet şüphe yok ki diğer âyât ve delâilden kat’an nazar mücerred kendilerini onlara vâris kılmış olmakla bu hakikati anlatmıştır. وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ve fakat biz kalbelerini tab’eder, mühürleriz de onlar bunuv e bu gibi hakaikıd uymazlar. 101. تِلْكَ الْقُرٰى işte o karyeler: o mahv-ü munkarız olan memleketler ya Muhammed! نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَآئِهَا onların mühim haberlerinden bir kısmını sana nakl-ü beyan ediyoruz ve edeceğiz وَلَقَدْ جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ kasem olsun ki onlara Peygamberleri beyyinelerle -şekk-ü şüphe götürmez açık ve kat’î deliller, mu’cizelerleg eldiler de فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ önce tekzib ettikleri hakıkatlere -beyyinelerden sonra dai yman etmeleri ihtimali olmadıı nad ettiler de ettiler كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِرٖينَ Allah kâfirlerin kalblerini işte böyle tab’eder: küfrü onlara böyle tabiat kılar. 102. وَمَا وَجَدْنَا لَِاكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ hem biz onların -o kıssaları geçen kurâ ehalisinine kserisinde ahid namına bir şey bulamadık -ahde vefa görmedik وَاِنْ وَجَدْنَآ اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقٖينَ ve muhakkak ekserisini her halde fâsık, tâatten çıkmış, sözünde durmaz, ahlâksız kimseler bulduk.- Vicdanı hakta, ya’ni ılmi ilâhîde bunlar böyledirler. ٣ ١ ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَآ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهٖ فَظَلَمُوا بِهَا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدٖينَ ٤ ١ وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّٖى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ ٥ ١ حَقِيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَآ اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِىَ بَنٖىٓ اِسْرَآئٖيلَ ٦ ١ قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَاْتِ بِهَآ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ ٧ ١ فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُبٖينٌ ٨ ١ وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِىَ بَيْضَآءُ لِلنَّاظِرٖينَ ٩ ١ قَالَ الْمَلَُا مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌ ١١ يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَاْمُرُونَ ١١١ قَالُوٓا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ ١١٢ يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلٖيمٍ ١١٣ وَجَآءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُوٓا اِنَّ لَنَا لََاجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبٖينَ ١١٤ قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبٖينَ ١١٥ قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّآ اَنْ تُلْقِىَ وَاِمَّآ اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقٖينَ ١١٦ قَالَ اَلْقُوا فَلَمّآَ اَلْقَوْا سَحَرُوٓا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَآؤُ بِسِحْرٍ عَظٖيمٍ ١١٧ وَاَوْحَيْنَآ اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَ فَاِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَا يَاْفِكُونَ ١١٨ فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١١٩ فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرٖينَ ١٢ وَاُلْقِىَ السَّحَرَةُ سَاجِدٖينَ ١٢١ قَالُوٓا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمٖينَ ١٢٢ رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ١٢٣ قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِهٖ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِى الْمَدٖينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَآ اَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ١٢٤ لَُاقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَُاصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ ١٢٥ قَالُوٓا اِنَّآ اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ ١٢٦ وَمَا تَنْقِمُ مِنَّآ اِلَّآ اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَآءَ تْنَا رَبَّنَآ اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمٖينَ ١٢٧ وَقَالَ الْمَلَُا مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِىالْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَآءَهُمْ وَنَسْتَحْيٖى نِسَآءَهُمْ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ ١٢٨ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَعٖينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُوا اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ ١٢٩ قَالُوٓا اُوذٖينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَاْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
Meali Şerifi