A'râf Sûresi 199. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 176
خُذِ ٱلۡعَفۡوَ وَأۡمُرۡ بِٱلۡعُرۡفِ وَأَعۡرِضۡ عَنِ ٱلۡجَٰهِلِينَ ١٩٩
Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
خُذِ الْعَفْوَ Afvi ahzet: -halk ile muamelede evvelâ sühuletle gelenleri al ve onlara sühulet olanları yap, kendilerine zor gelecek, zorluk verecek şeyleri isteme, teşdid-ü tazyık tarafdarı olma. Saniyen afiv hasletini tut, her kesin günahına bakma, kusur afvetmek şiarin olsun. Salisen vergi alacağın zaman halka zorluk vermiyecek surette ve havayici zaruriyelerinden fazla olan emvalden al وَاْمُرْ بِالْعُرْفِ ve urf ile emreyle. -Ya’ni afvi ahzedeyim derken emri terketme, fakat emredeceğin zaman urf ile emret, emrettiğin fi’ıl urf olsun, kitabullahda veya kendini bilir zevil’ukul nezdinde ma’ruf, ya’ni yapılması lâzım ve vücudu ademinden hayırlı olduğu ı’tiraf edilir güzel, müstahsen bir fi’ıl bulunsun.
URF, ÂRİFE, MA’RUF «كُلُّ اَمْرٍ عُرْفٍ اَنَّهُ لَا بُدَّ مِنَ اْلِاتْيَانِ وَاَنَّ وُجُودَهُ خَيْرٌ مِنْ عَدَمِهِ» ta’biri âharle «فِعْلٌ جَمِيلٌ مُسْتَحْسَنٌ» demektir. Urf «مَا يَتَعَارَفُهُ النَّاسُ» diye de ta’rif edilir ki nasın tearüf eder, ya’ni yekdiğerine karşı tatbikını mütekabilen tanır husni telâkkı eder, vücubunu veya cevazını, lüzumunu veya husnünü ı’tiraf eyler, ürküb böyle şey mi olur diye redd-ü inkâra kalkışmaz oldukları şey demektir. Bu da obir ma’nâlarda dahil ise de onlardan ehastır, Burada şu iki noktai mühimmeden gaflet etmemek ıktiza eder. Birincisi urf ile emretmek demek «her urf, her ma’ruf me’murünbihtir, emredilmesi vacibdir» demek değildir. Ya’ni her emir bir ma’ruftur. Fakat her ma’ruf, me’murünbih değildir. İkincisi nas beyninde şayi’ olmuş iyi kötü her şey, her âdet, urf demek değildir. Cehalet ve dalâlet veya cebr-ü ıdlâl ile şayi’ olmuş alışılmış bir takım kötü âdetler vardır ki haddi zatında bâtıl ve çirkin ve nehy-ü ibtal olunması lâzım münkerattandır. Ve hattâ bunların bir çoğu sahiblerinin nazarında bile münkerdir. Kendi nefislerine tatbikıni hoşlanmaz inkâr ederler.
Yukarıdan beri Kur’anda zikr-ü beyan edilegeldiği üzere kâfirlerde, fasıklerde, zalimlerde âdet olmuş daha nice seyyiat ve hepsinin başında şirk ve küfür âdeti vardı ki Peygamber bunlarla emre değil, nehy-ü ibtali için mücahedeye memur buyurulmuştur. Binaenaleyh yukarıdan beri bütün bu fena âdetlerin takbih-ü nehyinden ve nihayet şirk âdetinin bervechi balâ urfi fıtratte ve ma’rifeti hakta münker bulunduğu isbat olunarak ibtalinden sonra «وَاْمُرْ بِالْعُرْفِ» buyurulurken urfun mücerred âdet demek olabileceğini zannetmek galat olur. Her ma’ruf, me’murünbih olmadığı gibi her âdet, urf değil, her urf de âdet değildir.
Urf, ma’rifet ve ı’tiraf ile alâkadar olduğu cihetle «وَاْمُرْ بِالْعُرْفِ» şunu da iş’ar eder ki emrolunacak şey ya emr olunur olunmaz fıtraten ı’tiraf olunacak bir şey olmalı, haddi zatında ma’ruf bulunmalıdır ve yâhud evvelâ sureti umumiyyede bir ta’rif olunub ba’dehu emredilmelidir. Nâsın havsalei ma’rifetine girmiyen ve girmek ihtimali bulunmıyan şeyler emredılmemelidir. Netekim Kur’anın başında Fatiha ve Sûrei Bakarenin evveli ile en mühim maarifi asliyye ve ta’rifatı umumiyye yapıldıktan sonradır ki ilk emir «يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ» hıtabiyle verilmiştir. Kezalik Mekkede nâzil olan Sûrelerle maarifi diniyyei islâmiyyenin fıtrî olan esasatı iymaniyesi ta’rif edildikten ve bu suretle vicdanı ehli iymanda bir urfi şer’î husule geldikten sonradır ki ahkâm ve evâmiri mufassala Medinede nâzil olan Sûrelerle varid olmuştur. Hasılı bir emir esasen bir hüsnü mutazammın veya müstelzim olmalıdır. Ve emrolunan fiil ne derece ma’ruf olursa o emir zâhir ve bâtında o derece nafiz olur. Umumî olan emirler de umumun seviyyei ma’rifetine göre olmalıdır ki sui telâkkiye uğramasın, sühuletle kabili kabul olsun da redd-ü inkâra ve tazyik-u teşdide sebeb olmasın. Bu âyet ılmi ahlâk ve teşri-ü siyaset noktai nazarından o kadar cem’ıyyetli bir düsturdur ki dekayık ve tefriatını ta’dad ve ıhsa mümkin değildir.
Buna karşı o müşrikler gibi cahillik edenlere gelince: وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلٖينَ cahillerden başını çevir -o kendini ve rabbını bilmez cahillerin ne sefîlâne sözlerine mücadeleye, ne sefîhâne fiillerine mukabele bil’misle kalkışma. Bütün mekârimi ahlâkı cami’ olan bu âyetin bir tefsiri gibi olmak üzere cevamiulkelimden olan şu hadîsi kudsî de varid olmuştur: «اَفْضَلُ الْفَضَائِلِ اَنْ تَصِلَ مَنْ قَطَعَكَ وَتُعْطِىَ مَنْ حَرَّمَكَ وَتَعْفُوَ عَمَّنْ ظَلَمَكَ» fazıletlerin en yükseği, seni kat’edeni vasıl ve seni mahrum eden ata ve sana zulm edeni afveylemektir». Rivayet olunmuştur ki bu âyeti kerime nâzil olunca aleyhıssalâtü vessellâm «كَيْفَ يَا رَبِّ وَالْغَضَبُ مُتَحَقِّقٌ = nasıl yarabbi gadab, mütehakkık iken» demekle şu nâzil oldu: