A'râf Sûresi 150. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 169
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ غَضۡبَٰنَ أَسِفࣰا قَالَ بِئۡسَمَا خَلَفۡتُمُونِي مِنۢ بَعۡدِيٓۖ أَعَجِلۡتُمۡ أَمۡرَ رَبِّكُمۡۖ وَأَلۡقَى ٱلۡأَلۡوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأۡسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُۥٓ إِلَيۡهِۚ قَالَ ٱبۡنَ أُمَّ إِنَّ ٱلۡقَوۡمَ ٱسۡتَضۡعَفُونِي وَكَادُواْ يَقۡتُلُونَنِي فَلَا تُشۡمِتۡ بِيَ ٱلۡأَعۡدَآءَ وَلَا تَجۡعَلۡنِي مَعَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ ١٥٠
Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: "Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?" Elindeki levhaları bıraktı ve kardeşi Harun’u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı. Harun, "Ey anamın oğlu!" dedi, "inan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavimle bir tutma
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهٖ غَضْبَانَ اَسِفًا – ESEF hem şiddeti gadab hem de hüzün ma’nâsına gelir. Ve yerine göre her birinde kullanılır. Netekim «فَلَمَّآ اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ» «ağdabunâ» demektir. Esef, nefsin hoşlanmadığı bir mekruh karşısında aldığı haleti mahsusasıdır ki o mekruh mafevktan gelirse hüzün ve inkıbaz, madundan gelirse gadab ve heyecan olur. Şu halde esefi Musâ kavmine karşı son derece bir gadab, Allaha karşı da bir hüzün demek olur. Bu iki haysiyyetle burada «اسفا» bir taraftan «şedidülgadab» ma’nâsiyle, diğer taraftan da «حزيت» ma’nâsiyle tefsir olunmuştur ki evvelki Ebüdderda radıyallahü anhin kavli ve bir çok müfessirînin muhtarıdır. Zira siyakı âyet, gadab üzerindedir. Ya’ni «غَضْبَانَ اَسِفًا» kızarak ve son derece kızarak demektir.
Hâsılı Hazreti Musâ miykattan dönerken arkasından kavminin ıcl ittihaz ettiklerini min tarafillâh haber almış ve bundan dolayı gadab-ü şiddetle dönmüş, dönüb gelince kavmine قَالَ demiştir ki بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونٖى مِنْ بَعْدٖى benden sonra bana ne fena halef oldunuz -siz benim yaptığımı nefyi şirk ve tevhid-ü ıhlâs ile Allaha nasıl ıbadet ettiğimi ve sizi buna nasıl sevkeylediğimi, «اجْعَلْ لَنَآ اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌ» dediğiniz zaman neler söylediğimi gördükten sonra benim gıyabımda, benim ahdime riayet etmiyerek arkamdan ne fena şeyler yaptınız ve buzağıya taptınız, makamıma kaim olub böyle münkeratı men’etmesi lâzım gelenleriniz de bunu men’etmediniz ha! Halbuki haleflerin vazifesi kendilerini istıhlâf edenlerin ahidlerine riayet değil midir? اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْ rabbınızın emrini ivdiniz mi?- Ya’ni dinini ve va’dlerini acele edib bırakıverdiniz mi? Yâhud da rabbınızın bana va’dettiği kırk gece miykatı acele ettiniz, vaktınden evvel bitivermesini istediniz, otuz gün geçer geçmez beni öldü farzettiniz de Peygamberlerinden bir zaman sonra bir çok ümmetlerin dinlerini bozması âdet olduğu gibi siz de alel’acele dininizi değiştirmeğe mi kalktınız? Ve yâhud alel’acele rabbınızın kahr-u gadabını mı istediniz? Böyle dedi وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ ve elvâh ı bırakdı -o elvâhı ki «فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ» buyurulmuş idi. Denilmiş ki bırakılınca elvah kırılmış ve binaenaleyh yedide altısı ref’olunmuş ancak biri kalmış, ref’olunanda «تَفْصٖيلَ كُلِّ شَىْءٍ», bakı kalanda da «وَهُدًى وَرَحْمَةً» varmış, lâkin Kur’anda elvahın böyle kırıldığını ifade eder bir kayd görünmüyor. Anlaşılıyor ki Hazreti Musa, asıl din olan tevhidin ıhtilâli karşısında esas mes’eleyi şiddetle halletmek için tafsılâta aid olan ve hüdâ ve rahmeti mutazammın bulunan elvahı muvakkaten bir tarafa bırakmış ve evvel emirde kardeşini şiddetle kendisine çekmek teşebbüsünde bulunmuştur. Bunda esas tevhide teallûk eden büyük bir ihtilâl karşısında idarei urfiye i’lânına misal veren bir hâdise tasviri var demektir.
Elvahı bıraktı وَاَخَذَ بِرَاْسِ اَخٖيهِ ve biraderinin başından tuttu يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِ kendine çekiyordu.- Bundan şunlar anlaşılır:
1- Din işinde evvelâ kardeş hatırına bile bakınıyor.
2- Kardeşini yerine halef bırakmış olduğundan evvel emirde onun mes’uliyyetinden başlıyor. 3- Kardeş ile tevhidi mesaî etmek ilk iş olduğunu gösteriyor. Buna karşı biraderi قَالَ ابْنَ اُمَّ ey anamın oğlu, dedi -Hazreti Harun Hazreti Musânın şakîkı, ana baba bir biraderi olduğu halde böyle hıtab etmesi ananın rahm-ü şefekatte mesel ve ana hakkının alel’husus Musâ hakkında daha büyük ve daha mühim olması ve bir de analarının mü’mine bulunması haysiyyetiyle biraderinin hissiyyatı rahm-ü şefekatini tehyic eylemek belâgatini muhtevidir. Ya’ni ey benim ana gibi merhametli ve şefekatli olması lâzım gelen sevgili kardeşim اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونٖى وَكَادُوا يَقْتُلُونَنٖى hakikaten kavm, beni zaıfsındılar ve öldüre yazdılar فَلَا تُشْمِتْ بِىَ الْاَعْدَآءَ binaenaleyh düşmanları benimle şematet ettirme: ya’ni bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. -Şair: والموت دون شماتة الاعداء Ölüm a’danın şematetinden hafiftir demiş. وَلَا تَجْعَلْنٖى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ ve beni o zalimler güruhiyle beraber sayma -ya’ni ben onların kendilerinden de fi’ıllerinden de beriim. Ne aslı fi’ıl, ne meni’de taksır cihetinden müstehıkk oldukları muahazeye müstehık da değilim.. İşte Harun biraderi Musânın gadab-ü şiddetini böyle zarîf ve belîğ bir yumuşaklıkla karşıladı. Musâ da