A'râf Sûresi 143. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 167
وَلَمَّا جَآءَ مُوسَىٰ لِمِيقَٰتِنَا وَكَلَّمَهُۥ رَبُّهُۥ قَالَ رَبِّ أَرِنِيٓ أَنظُرۡ إِلَيۡكَۚ قَالَ لَن تَرَىٰنِي وَلَٰكِنِ ٱنظُرۡ إِلَى ٱلۡجَبَلِ فَإِنِ ٱسۡتَقَرَّ مَكَانَهُۥ فَسَوۡفَ تَرَىٰنِيۚ فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُۥ لِلۡجَبَلِ جَعَلَهُۥ دَكࣰّا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقࣰاۚ فَلَمَّآ أَفَاقَ قَالَ سُبۡحَٰنَكَ تُبۡتُ إِلَيۡكَ وَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٤٣
Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَلَمَّا جَآءَ مُوسٰى لِمٖيقَاتِنَا Vaktâki Musâ -biraderini halef bırakıbm îkatımızda, ya’ni, ta’yin ettiğimiz vaktı mahsusta geldi وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ ve rabbı onu kelâmiyle bekâm etti- Meleklere olan kelâmı gibi bilâ vasıta ve fakat verâi hıcabdan ona kelâm söyledi. «وقربناه نجيا» kavli ilâhîsi delâlet eder ki bu kelâm «nevcâ» idi. Musâ aleyhisselâm kelâmullahı her cihetten işidiyordu diye bir rivayet vardır. Bu da gösterir ki Allahın kelâmını işitmek mahlûk kelâmı işitmek gibi değildir. Rabbı onu böyle doğrudan doğru ve fakat verâi hicabdan kelâmiyle bekâm edib kelîm kılınca kelâmullahın neş’ei zevkıyle Musâda şevkı ru’yet galeyana geldi de قَالَ رَبِّ اَرِنٖٓى اَنْظُرْ اِلَيْكَ yarab, bana göster sana bakayım dedi -ya’ni hicabı kaldır, bana bizzat tecelliy et de dîdarını görmek nasîb eyle diye yalvardı قَالَ لَنْ تَرٰينٖى rabbi, beni dedi, kat’ıyyen görmiyeceksin وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ ve lâkin dağa bak فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينٖى eğer yerinde durursa sen de beni göreceksin. Bunun üzerine فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ rabbı dağa tecelli edincek i bu bir tecelliyi izafîdir. Ya’ni zatındaki bütün azamet ve kudreti mutlaka değil, azamet-ü kudretinden bir lemha zuhur ve bir emr-ü iradesi dağa tesaddi edverince جَعَلَهُ دَكًّا onu hürd u haş eyledi, ufalayıverdi -Hamze, Kisaî, Halefi âşır kıraetlerinde «دكاء» okunduğuna göred ümdüz ediverdi. Ya’ni dağ gidib, yeri örgüçsüz bir deve veya bir sırt, bir tepe gibi oluverdi.
DEKK, esasen «dakk» gibi bir şey’i ezib ufalamak, un ufra etmek ma’nâsına masdar olub bunun ismi
mef’ulü olan «medkûk» ma’nâsına da gelir ki burada böyledir. «دكاء» ise hörgüçsüz deve veya «دكّه» gibi tepe ve sırt demektir. Bir ma’nâya göre dağ hiç kalmamış, diğerine göre yukarısı uçmuş, aşağısı küçürek kalmış demek olur. Meşhura göre bu dağ, Turiseyna idi, fakat diğer bir dağ olduğu da nakledilmiş «Cebeli zebiyr,» veya «Medyen» de «Erriyn» denilen dağ veya büsbütün nabud olmuş bir dağ olduğu dahi söylenmiştir ki Hazreti Musânın üzerinde bulunduğu dağ değil karşıdan baktığı dağ demek olur.
Hasılı rabbının tecelliysine dağ dayanamıd «dekk» yâhud «dekkâ» oldu وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا Musâ da şiddetle baygın düştü -tecelliyye iki eser terettüb etti: Biri dağın parçalanması, biri de Musânın bayılıb düşmesi. Demek ki Musâ dağ dolayısiyle olan bir tecelliyi izafîye bile tahammül edemedi, tam ve mutlak bir tecelliyi zatî olsa bütün dünya muzhamill olacaktı. Ve İşte «لَنْ تَرٰينٖى» buyurulmasının hikmeti bu idi yoksa haddi zatında tecellide imtina’ veya lûtufta buhul yok, mes’ele, tahammüldedir. Bu âlemi fenada onu görmeğe tahammül olunamaz. Ve o halde bundan mevt-ü fenanın munkati’ olduğu âlemi bekada ya’ni Âhırette dahi imtina’ı ru’yeti anlamağa kalkışmak doğru değildir.
فَلَمّآَ اَفَاقَ Vaktâki Musâ ayrıldı قَالَ سُبْحَانَكَ tenziyh sana yarabbi dedi -fani gözlerle görülmekten münezzehsin تُبْتُ اِلَيْكَ sana tevbe ettimç ünkü iznine ıktıran etmiyen bir dilekte bulunmuş oldum وَاَنَا اَوَّلُ الْمُؤْمِنٖينَ ve ben, mü’minlerin evveliyim -bu Dünyada «لَنْ تَرٰينٖى» tecelliysine ilk iyman eden benim. Bunun üzerine cenabı Allah tesliye ve tatyiyb ve vazifesini ta’yin için: ١٤٤ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتٖى وَبِكَلَامٖى فَخُذْ مَآاٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ ١٤٥ وَكَتَبْنَا لَهُ فِى الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصٖيلًا لِكُلِّ شَىْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَاْمُرْ قَوْمَكَ يَاْخُذُوا بِاَحْسَنِهَا سَاُرٖيكُمْ دَارَ الْفَاسِقٖينَ ١٤٦ سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِىَ الَّذٖينَ يَتَكَبَّرُونَ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا وَاِنْ يَرَوْا سَبٖيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبٖيلًا وَاِنْ يَرَوْا سَبٖيلَ الْغَىِّ يَتَّخِذُوهُ سَبٖيلًا ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ ١٤٧ وَالَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَآءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali Şerifi