AyetSûreler

Yûsuf Sûresi 78. Âyet

Mekke · Cüz 13 · Sayfa 244

قَالُواْ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلۡعَزِيزُ إِنَّ لَهُۥٓ أَبࣰا شَيۡخࣰا كَبِيرࣰا فَخُذۡ أَحَدَنَا مَكَانَهُۥٓۖ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ۝٧٨

Dediler ki: "Ey vezir! Emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni iyilik edenlerden görüyoruz

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 69–78. âyetleri birlikte ele alır.

69. اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ Kardeşini kendine iyvâ etti - yanına aldı, sinesine çekti. Rivayet olunur ki Yusüfün huzuruna girdiklerinde işte emrettiğim biraderimiz, getirdik diye takdim ettiler, o da iyi ettiniz, isabet eylediniz, onu nezdimde bulacaksınız dedi, ikram etti, sonra onlara bir ziyafet verdi ve ikişer ikişer sofraya oturttu, Bünyamîn tek kaldı, kalınca «şimdi kardeşim Yusüf, sağ olsa idi o da beni beraberinde otur durdu» dedi ve ağladı, Yusüf de «biraderiniz tek kaldı» dedi ve yanına alıp kendi sofrasına oturttu, sonra yine her ikiye ayrı ayrı birer yatak odası tahsıs etti ve «bunun ikincisi yok binaenaleyh bu da benim yanımda olsun» diyerek kendi odasına götürdü, koklaya koklaya yanında yatırdı, sabah oldu, Yusüf, ona evlâdını sordu, o da «on oğlum var, hep isimlerini helâk olan biraderimin isminden muştak koymuşumdur» dedi, bunun üzerine «o helâk olan biraderine bedel ben biraderin olsam hoşlanır mısınız? » dedi, o da «senin gibi bir biraderi kim bulabilir, amma ne çare ki seni Ya’kub ve Rahil doğurmuş değil» diye ğöğüs geçirdi, o vakıt Yusüf, ağladı kalkıb boynuna sarıldı ve kendini tanıttı da قَالَ اِنّٖىٓ اَنَا اَخُوكَ ben, dedi, ben cidden senin o kardeşinim - Yusüf فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ binaenaleyh aldırma yaptıklarına - ya’ni biz iki kardeş hayırlısıile birleşib mes’ud olduğumuzdan artık kardeşlerinin mâzıyde yaptıklarına veya bu kerre benim adımlarımın yapması mukarrer olan muameleye gücenme, mahzun olma, ve bu sana anlattıklarımı kimseye sezdirme, duymamiş gibi ol diye tenbih etti ve demek ki macerayı da anlattı. Rivayet olunur ki Bünyamîn, Yusüfe artık ben senden ayrılmam demiş, Yusüf de iyi amma babamın benden dolayı gamlı olduğunu bilirsin, bir de seni alıkorsam gamı izdiyad edecek, hem buna bir bahane yok meğer ki sana nahoş bir şey isnad edeyim demiş, o da aldırmam, ne istersen yap cevabını vermiş, bunun üzerine Yusüf, âyetteki çareyi anlatmış, o da hay hay, yap demiş 70. فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فٖى رَحْلِ اَخٖيهِ الخ – Vakta ki onları sureti mahsusada cehazlarile techiz etti, o esnada şikayeyi kardeşinin yükü içinde yerleştirdi - şüphe yok ki bir müsafiri uğratırken yüküne bir şey koymak onu ona hediyye etmektir.

SİKAYE, susak, meşrebe, tas gibi içilecek su konulan kap, lâmı ahid, bunun ma’lûm ve ma’hud bir

meşrebe olduğunu gösteriyor. Ki Yusüfün bünyamîni yatırdığı odasında kullanılan ve sevgili bir kardeşe hediyye edilmeğe lâyık bulunan kıymetdar bir meşrebesi olmak zahirdir. Netekim bir altın veya gümüş tas idi demişlerdir. Ve ifadenin zahirine nazaran Yusüf, bunu kendi elile koymuş, o bir defa sermaye işinde yaptığı gibi uşaklarına koydurmamıştır. Şu halde konuşuluşuna başka kimse vakıf olmamış, ancak taharri ve istihracı için kafilenin çevrilmesine me’murlar gönderilmiştir. Ki ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ sonra da bir münadî bağırdı: اَيَّتُهَا الْعٖيرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ey kafile, siz mutlak hırsızsınız - düşünmeli ki gördükleri ikramın arkasından ansızın böyle bir teşhir ve ittiham ne acı bir şeydir. Bu isnad, gayri muayyen bir münâdiye nisbet ediliyor. Bu ta’biri Yusüfün emr-ü telkin ettiği tasrih olunmuyor. Fakat neticei muameleye nazaran onun sevk-u icazetine ıktıran ettiğide anlaşılmıyor değil. O halde bu haydi zahiren bir ittiham olsun, fakat meşrebenin çalınmış olmadığını bilen Yusüf noktai nazarından hakikatte bu bir yalan bir ühtan olmaz mı? Yusüf, buna nasıl cevaz ve müsaade vermiş olabilir? Burada bu sual, mühim, cevabı da gayet dakiktir. Hakikatte bu nida, meşrebe için bir ittiham değil, mukaddemâ Yusüfü babasından kaçırmış olmalarına bir ta’rız ve ona aid bir ta’zirdir. O sabıkada medhaldar olmıyan Bünyamîn ise bunun kendi hakkında bir muvazaa olduğunu bildiğinden bu ta’rızı üzerine almıyor, memnun bile oluyordu. Fakat Bünyamîne «فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ» diye tenbih eden Yusüf, kendisi böyle bir ceza ile kardeşlerinden intikammı alıyordu? Hayır, göreceğimiz vechile Yusüf, onlardan kendi hakkını afvetmişti, lâkin o yaptıkları işlerde bir de hakkullah vardı ki onu afv-ü mağrifet Yusüfün elinde değil idi. Ancak o bunların ındallah mağfur olmalarını da arzu ettiğinden bu hususta kendini tanıtmadan evvel hakkullah namına ta’rızlı bir ıhtarı tezammun eden o ta’zir ile ciddî bir nedamet ve tevbe vesilesi ihzar edecek ve bu suretle Bünyamînin kalmasını te’min ettiği gibi onların da tevbekâr olarak gelmeleri esbabını tehyie etmiş olacaktı. Ve filhakika bundan sonraki gelişlerinde nasıl bir rıkkati kalb ve ne kadar safi bir hiss-ü isti’dad arzetmiş olduklarını göreceğiz.

İşte hakikatte bu, böyle ledünnî bir takım hikmetleri tazammun eden rabbanî bir ceza, ilâhî bir terbiye olacak ve bunun zımnında babalarına verdikleri taahhüd ve misakın mes’uliyyetinden de kurtulacaklar, çünkü «اِلَّآ اَنْ يُحَاطَ بِكُمْ» istisnası tahakkuk etmiş bulunacaktı. Böyle batında şefîk bir ta’zir, zahirde acı bir ittiham olan bu nida karşısında nasıl bir dirayet ve metanet ibraz ettiler? 71. قَالُوٓا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ Üzerlerine yönelerek dediler ki - ya’ni sesi işidince baktılar, bağıran yalnız değil, arkalarından bir cemaat ta’kib ediyor, bunlara dönüp dediler ki: مَاذَا تَفْقِدُونَ ne arıyorsunuz? - Şayanı dikkattir ki kendilerini o söze kaptırıp da neyiniz çalındı? deyivermemişler, üslûbı hakîmane ile nezahetlerini beyan ve husni edebe da’vet yolunda şu mazmunu ifham etmişler ki hele acele ile o kadar ileri gitmeyin bakalım, bize karşı böyle bir hitab yakışmaz berî olan kimseleri yok yere ittiham reva olmaz. Biz sarık olmadıktan başka ihtimal ki sizden bir şey de çalınmamıştır. Ne arıyorsunuz? Kaybınız nedir onu söyleyin?

Filhakika bu irşad sebebile onlar da bu dairede tahvili kelâm lüzumunu hissederek 72. قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ dediler ki Melikin suvaını arıyoruz وَلِمَنْ جَآءَ بِهٖ حِمْلُ بَعٖيرٍ ve onu getirene bir deve yükü (zahire) bahşiş var - ya’ni bakın bakalım belki yüklerinizin arasına karışmıştır. Mukabilinde tekdir değil taltıf görürsünüz وَاَنَا بِهٖ زَعٖيمٌ ve ben buna kefilim - anlaşılıyor ki sözü o bağıran müezzin söylüyor ve evvelki cümlelerde «biz», bunda «ben» diyor. Ve o, bu ta’kıb ve taharri memurlarının reisleri imiş ve yine anlaşılıyor ki Yusüfün ta’limatı böyle imiş. SUVA’, lügatte «sa’ » denilen ve ahkâmı islâmiyyede mu’teber olan bir kile, ya’ni ölçek, birde su içecek bir nevi’ tas ve meşrebe ma’nâlarına gelir. Burada da ba’zıları ölçek, ba’zıları da yukarıda sıkayenin bir beyanı gibi meşrebe ma’nâsile tefsir etmişler, suva’ isim, sıkaye vasfolduğunu da söylemişlerdir. Lâkin « essıkaye » den zahir olan Yusüfün meşrebesi olmaktı, burada ise hem iki ma’nâya muhtemil olan «suva’ » ta’birinin kullanılması hem de Melike isnad edilmesi kaçamaklı bir tevriye kasdedilmiş olduğunu anlatıyor. Melik ta’birile muhatabları zihninde başka bir mehabet iykaı matlûb olduğunda şüphe yoksa da bundan Azîz olan Yusüf veya bizzat Melik kasd olunmak da muhtemildir. Yusüfün koyduğu şey her halde kendinin olmak gerektir. Ancak bu ona ihtimal ki mukaddemâ Melik tarafından hediyye edilmiştir. Eğer zahire ölçülen kile de kıymetdar bir sâ’ idise işin hakikatini bilmiyenler bunun zahirinden hükûmetin o ölçeğini zannedebilecekler ve binaenaleyh hakikatte zahiren göründüğü gibi bir ittiham yapılmamış, kabili te’vil bir tevriye kasdedilmiş ve belki bir istiare gözetilmiş olacaktır. Çünkü Yusüf, Devletin bir mi’yarı ma’dileti, memleketin bir vasıtaı hayatı idi, «ne arıyorsunuz» sualine karşı bu ma’nâ izhar olunsa da «siz bir Azîzi kuyuya atmışsınız onu arıyoruz» deniverse idi ne müdşid olurdu?

73. قَالُوا تَاللّٰهِ – Arabca «ta» ı kasem, «ba» veya «vav» ma’nâsında veyahud onlara bedel bir yemîn harfi olmakla beraber fazlaca bir de taaccüb ma’nâsı ifade eder. Ya’ni taaccüb ile beraber kasem yapılacağı zamandır ki «tallahi» denir. Lisanımızda ise biz bunu fark etmeyiz de ancak «ta» ile «vav» ı cemi’ ederek «tevallahi» denildiği surette bir taaccüb anlarız. Onun için « ta » ile olan kasemlerin tercemesinde bu sureti ıhtiyar etmek muvafık olur. Ya’ni «tevallahi» dediler لَقَدْ عَلِمْتُمْ hakikaten ma’lûmunuz oldu - hüviyyetlerimizi öğrendiniz, yakından ahvalimize vakıf oldunuz, cidden ılim hasıl ettiniz. مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِى الْاَرْضِ ki biz bu Arzda: bu Mısır toprağında müfsidlik yapmak, ahlâksızlık etmek için gelmedik وَمَا كُنَّا سَارِقٖينَ biz hiç bir zaman sarık da değiliz. - Ya’ni bunlar hükûmetinizin ma’lûmu iken böyle sözler söylemeniz ne acaib şey?. Cevaben me’murlar:

74. قَالُوا فَمَا جَزَآؤُهُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِبٖينَ O halde, dediler, şayed yalancı çıkarsanız cezası ne? - Yani haydi onlar öyle olsun, fakat aradığımız nezdinizde zuhur eder de bu suretle beraet iddianızda yalancı çıkarsanız aradığımız şeyin cezası nedir? Bunun fetvasını verir, ta’yin eder misiniz?

75. قَالُوا جَزَآؤُهُ Onun cezası, dediler: مَنْ وُجِدَ فٖى رَحْلِهٖ فَهُوَ جَزَآؤُهُ her kimin yükünde bulunursa o kendisi, onun cezasıdır, o malın çalınması mukabilinde sarıkın kendi şahsı tutulur istihdam ve istimlâk edilir. كَذٰلِكَ نَجْزِى الظَّالِمٖينَ Biz zalimleri böyle cezalandırırız. - Ya’ni bir zulûm demek olan sirkat fi’lini yapanlara böyle ceza veririz. Deniliyor ki Ya’kubun dininde sirkatin cezası sarıkın kendisini çaldığı malın sahibine mâl etmekti ki ba’zı tefsirlerde bir sene müddetle olduğu mezkûrdur.

76. فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَآءِ اَخٖيهِ Bunun üzerine - Yusüf - kardeşinin kabından evvel onların kablarından başladı - demek ki o vechile istintak ve isticvabdan sonra kafile bütün yüklerile beraber Yusüf huzuruna ihzar ve ifadeleri tesbit edildi de taharriyi Yusüf bizzat kendisi yaptı. ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَآءِ اَخٖيهِ sonra da onu - ya’ni sikayeyi - kardeşinin kabından çıkardı - binaenaleyh mucebinde kardeşini alıkoymağa hak kazandı. Burada görülüyor ki «اِسْتَخْرَجَهُ» değil «اِسْتَخْرَجَهَا» buyurulmuş, zamir, suvaa değil de sikayeye irca’edilmiştir. Demek ki yükten çıkarılan asıl Melikin suvaı değil, Yusüfün sikayesi idi. Bununla onlar hakikatte münadînin ittihamından kurtulmuş bulunuyorlarsa da kendi dinleri mcebinde verdikleri fetvanın hukmü değişmiyor. Bu nokta mühimdir. Çünkü çıkan şey, Melikin suvaı olmuş olsa idi Yusüf, bir hâkim sıfatıle kardeşini Melik namına zabt için hukmetmek lâzım gelecek ki bu bir zulm olacaktı ve belki o zaman Bünyamîn kendini müdafaa etmek lüzumunu hissedecek, matlûb hasıl olmayacaktı. Fakat çıkan şey Yusüfün koyduğu sikayesi idi. Binaenaleyh kardeşinide kendi namına zabtediyordu. Bu surette Yusüf, hem müddei’ hem hâkim olmuş oluyor mu? Hayır, Yusüf, bir müddei’ vaz’ıyyetinde taleb ve taharri etmiş oluyor, huküm de kardeşlerinin fetvasıile hakemliklerine istinad etmiş oluyordu. Müddeâ aleyh mevki’inde tutulması lâzım gelen kardeşide ıkrar etmemekle beraber i’tiraz da etmiyor, sebkeden «فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ» mantukunca hiç aldırmıyordu. Anlamalı ki henüz kendisini tanıtmak zamanının hulûl etmediğini bilen Yusüf, kardeşini alıkoymak çaresini düşünürken bile istibdad yoluna sapmıyor, makamının haiz olduğu kuvveti sui isti’mal etmiyor, zulmü ceberrut şaibesi verecek tedbirlerden tevakkı ediyor da mes’eleyi sırf adlî ve kanunî bir surette halle muvaffak oluyor. Gerçi bu bir hiyledir, fakat ne güzel hiyle!

كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ İşte Yusüf için böyle bir hiyle yaptık - yukarıda geçen «مَاكَانَ يُغْنٖى عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَىْءٍ» gibi bu da anlatıyor ki Yusüfün bu işleri hep Allah tealânın ta’limile cereyan ediyordu: ya’ni Yusüf için bu acîb hiyleyle Allah, takdir ve tertib etti, ona onu Allah, vahy - ü eyledi de kardeşini alıkoymak için fetvasını kardeşlerine verdirdi ve bu suretle babasının şeriatini Mısırda tatbık yolunu açtı. Yoksa مَاكَانَ لِيَاْخُذَ اَخَاهُ فٖى دٖينِ الْمَلِكِ Melikin dininde kardeşini zabtetmesine ihtimal yokdu - burada «din» kelimesinin ma’nâsı calibi dikkattir. Belli ki bundan maksad, o zaman Mısır memleketinde mer’iy olan şeriat ve bilhassa « ceza kanunu » dur. Nakl olunduğuna göre o vakıt Mısır ceza kanunuda sirkatin ma’ruf ve mer’iy olan cezası sarıkı döğmek ve çaldığı malı iki kat tazmin ettirmekten ıbaret idi. Binaenaleyh ahz-ü habis, hılâfı kanun olurdu. Yusüf, hılâfı kanun olurdu. Yusüf, hılâfı kanun hareketi tecviz etmiyeceği ve babasının şeriati henüz Mısırda i’lân edilmemiş bulunduğu cihetle Mısır mahkemesi ancak memleketin ma’ruf olan kanunu ile hukmetmek lâzım gelirdi. Memleketin kanununda da Yusüfün kardeşini kendisi için ahzetmesine çare yoktu اِلَّآ اَنْ يَشَآءَ اللّٰهُ lâkin Allahın dilemesi müstesna - Allah bir şeyi murad edince esbabını tehyie eder. Onun için bir taraftan Yusüfe o şekli ta’lim edip kardeşlerinin hakemliğine müracaat ettirdiği gibi diğer taraftan kardeşlerini de işi sezdirmiyerek ol vechile cevab ve huküm verdiriverdi. Ve bu suretle hem memleketin kanununu ihlâl etmeden onları ıkrarlarıyle ilzam eyledi, hem babasının şeriatinden bir hukmün tatbikıle Mısır urfuna amelî bir mîsal verdi de bir vechi ma’ruf ile kardeşini alıkoymak hakkını bahşettikten başka hiç biri farkında olmıyarak obir kardeşlerini de balâdaki «اِلَّآ اَنْ يُحَاطَ بِكُمْ» medlûlünce istisnaî bir vaz’ıyyete getirerek babalarına karşı verdikleri mîsakın mes’uliyyetinden kurtardı. Eğer « cezası nedir? » suâline karşı kardeşleri bilfarz memleketinizin kanunu ne ise onu yaparsınız deyivermiş olsalardı veyâhud bundan evvel kendi yükleri içine haberleri olmadan sermayelerinin konuluvermiş bulunduğunu hatırlayarak yük içinde öyle bir şeyin bulunuvermesi doğrudan doğru bir sirkat delili olmak lâzım gelmiyeceğini ileri sürüb de kasden konulmadığına bir yemîn teklif etselerdi şüphe yok ki Yusüf bu vesile ile matlûbuna iremiyecekti. Lâkin Allah, böyle diledi, öyle oldu - نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَآءُ biz - azîmüşşan - her kimi dilersek derecelerle yükseltiriz - ya’ni böyle müstesna ılm - ü irade ile terfi’i derecat, bu maddeye ve Yusüfe mahsus değildir, Allah, kimi dilerse böyle ve hattâ bundan daha ziyade derecelerle yükseltir. - وَفَوْقَ كُلِّ ذٖى عِلْمٍ عَلٖيمٌ ve her zi ılmin fevkında bir alîm vardır. - Ya’ni o dereceler içinde en yüksek mertebe ılim mertebesidir. Ve Yusüfün kardeşlerine tefevvuku bir ılim tefevvukudur. Kardeşleri de ehli ılim iseler de bu işin hakikatini onlar bilmiyor, Yusüf ise bilerek hareket ediyordu. Maamafih ne kadar yüksek derecede bulunursa bulunsun her ılim sahibinin fevkında bir alîm vardır ki o, Allahdır. Onun ılmine kimse yetişemez. Şimdi işin hakikatini bilmediklerinden dolayı kendi hukümlerile da’vayı gaybetmiş ve müşkil bir vaz’ıyyete düşmüş olan kardeşler 77. قَالُوٓا اِنْ يَسْرِقْ şayed, dediler, sirkat etmiş bulunuyorsa فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُ bundan evvel onun bir kardeşi de bir sirkat yapmıştı - bunda mutlaka bir yanlışlık var diyecek yerde kendilerini şüpheden kurtarmak için Bünyamîn ile Yusüf hakkında yine hakıkate vakıf olmadıklarından böyle bir ığbirar daha ızhar ettiler.

Bir rivayete göre Yusüfün anasının babası bir puta tutkunmuş, Yusüf çocukken anasının emriyle o putu gizlice almış ve kırmış imiş, hiddetle bunu söylemek istemişler. Bu sözü balâdaki «اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ» hıtabının verdiği endişe ile söylemiş ve ona mukabil ledünnî bir ıtab gibi olmuştur.

فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ فٖى نَفْسِهٖ Yusüf de bunu nefsinde gizledi - ya’ni nefsi bu sözden bir acılık hissetmedi değil, fakat gizledi, sabretti, kusurlarına bakmadı da kendi kendine قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا siz, dedi, fena bir mevkı’desiniz - ya’ni bu ma’ruz olduğunuz mes’eleden dolayı fena bir mevkıa düştünüz, mahcub ve müteessir oldunuz, binaenaleyh teselliye muhtac olduğunuz böyle bir sırada hiddet ve şaşkınlıkla ağzınızdan kaçırdığınız bu lâfınıza tahammül etmek, kusurunuza bakmamak ıktiza eder. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ isnad ettiğiniz vasıflara da Allah, a’lemdir. - Ya’ni ben ve kardeşim biliyoruz, ve Allah, daha iyi biliyor ki hakikat sizin dediğiniz gibi değil bizden sirkat sadır olmamıştır. O halde asılsız sözünüzden neye alınayım.

Bunun üzerine hıddeti bırakıp şefaat ve istirham yoluna dökülerek ve aldırdıkları kardeşlerini kurtarmak için kendilerini fedaya razı olarak 78. قَالُوا يَآ اَيُّهَا الْعَزٖيزُ ilh... ٨ فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيّاً قَالَ كَبٖيرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُوٓا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ فٖى يُوسُفَ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَاْذَنَ لٖٓى اَبٖٓى اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ لٖى وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمٖينَ ٨١ اِرْجِعُوٓا اِلٰٓى اَبٖيكُمْ فَقُولُوا يَآ اَبَانَآ اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدْنَآ اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظٖينَ ٨٢ وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ الَّتٖى كُنَّا فٖيهَا وَالْعٖيرَ الَّتٖىٓ اَقْبَلْنَا فٖيهَا وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

Meali Şerifi