Yûsuf Sûresi 76. Âyet
Mekke · Cüz 13 · Sayfa 244
فَبَدَأَ بِأَوۡعِيَتِهِمۡ قَبۡلَ وِعَآءِ أَخِيهِ ثُمَّ ٱسۡتَخۡرَجَهَا مِن وِعَآءِ أَخِيهِۚ كَذَٰلِكَ كِدۡنَا لِيُوسُفَۖ مَا كَانَ لِيَأۡخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ ٱلۡمَلِكِ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ نَرۡفَعُ دَرَجَٰتࣲ مَّن نَّشَآءُۗ وَفَوۡقَ كُلِّ ذِي عِلۡمٍ عَلِيمࣱ ٧٦
Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin eşyalarından önce onların eşyalarını aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünün içinden çıkardı. İşte Yusuf’a biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin kanunlarına göre, kardeşini alıkoymasına imkan yoktu. Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَآءِ اَخٖيهِ Bunun üzerine - Yusüf - kardeşinin kabından evvel onların kablarından başladı - demek ki o vechile istintak ve isticvabdan sonra kafile bütün yüklerile beraber Yusüf huzuruna ihzar ve ifadeleri tesbit edildi de taharriyi Yusüf bizzat kendisi yaptı. ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَآءِ اَخٖيهِ sonra da onu - ya’ni sikayeyi - kardeşinin kabından çıkardı - binaenaleyh mucebinde kardeşini alıkoymağa hak kazandı. Burada görülüyor ki «اِسْتَخْرَجَهُ» değil «اِسْتَخْرَجَهَا» buyurulmuş, zamir, suvaa değil de sikayeye irca’edilmiştir. Demek ki yükten çıkarılan asıl Melikin suvaı değil, Yusüfün sikayesi idi. Bununla onlar hakikatte münadînin ittihamından kurtulmuş bulunuyorlarsa da kendi dinleri mcebinde verdikleri fetvanın hukmü değişmiyor. Bu nokta mühimdir. Çünkü çıkan şey, Melikin suvaı olmuş olsa idi Yusüf, bir hâkim sıfatıle kardeşini Melik namına zabt için hukmetmek lâzım gelecek ki bu bir zulm olacaktı ve belki o zaman Bünyamîn kendini müdafaa etmek lüzumunu hissedecek, matlûb hasıl olmayacaktı. Fakat çıkan şey Yusüfün koyduğu sikayesi idi. Binaenaleyh kardeşinide kendi namına zabtediyordu. Bu surette Yusüf, hem müddei’ hem hâkim olmuş oluyor mu? Hayır, Yusüf, bir müddei’ vaz’ıyyetinde taleb ve taharri etmiş oluyor, huküm de kardeşlerinin fetvasıile hakemliklerine istinad etmiş oluyordu. Müddeâ aleyh mevki’inde tutulması lâzım gelen kardeşide ıkrar etmemekle beraber i’tiraz da etmiyor, sebkeden «فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ» mantukunca hiç aldırmıyordu. Anlamalı ki henüz kendisini tanıtmak zamanının hulûl etmediğini bilen Yusüf, kardeşini alıkoymak çaresini düşünürken bile istibdad yoluna sapmıyor, makamının haiz olduğu kuvveti sui isti’mal etmiyor, zulmü ceberrut şaibesi verecek tedbirlerden tevakkı ediyor da mes’eleyi sırf adlî ve kanunî bir surette halle muvaffak oluyor. Gerçi bu bir hiyledir, fakat ne güzel hiyle!
كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ İşte Yusüf için böyle bir hiyle yaptık - yukarıda geçen «مَاكَانَ يُغْنٖى عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَىْءٍ» gibi bu da anlatıyor ki Yusüfün bu işleri hep Allah tealânın ta’limile cereyan ediyordu: ya’ni Yusüf için bu acîb hiyleyle Allah, takdir ve tertib etti, ona onu Allah, vahy - ü eyledi de kardeşini alıkoymak için fetvasını kardeşlerine verdirdi ve bu suretle babasının şeriatini Mısırda tatbık yolunu açtı. Yoksa مَاكَانَ لِيَاْخُذَ اَخَاهُ فٖى دٖينِ الْمَلِكِ Melikin dininde kardeşini zabtetmesine ihtimal yokdu - burada «din» kelimesinin ma’nâsı calibi dikkattir. Belli ki bundan maksad, o zaman Mısır memleketinde mer’iy olan şeriat ve bilhassa « ceza kanunu » dur. Nakl olunduğuna göre o vakıt Mısır ceza kanunuda sirkatin ma’ruf ve mer’iy olan cezası sarıkı döğmek ve çaldığı malı iki kat tazmin ettirmekten ıbaret idi. Binaenaleyh ahz-ü habis, hılâfı kanun olurdu. Yusüf, hılâfı kanun olurdu. Yusüf, hılâfı kanun hareketi tecviz etmiyeceği ve babasının şeriati henüz Mısırda i’lân edilmemiş bulunduğu cihetle Mısır mahkemesi ancak memleketin ma’ruf olan kanunu ile hukmetmek lâzım gelirdi. Memleketin kanununda da Yusüfün kardeşini kendisi için ahzetmesine çare yoktu اِلَّآ اَنْ يَشَآءَ اللّٰهُ lâkin Allahın dilemesi müstesna - Allah bir şeyi murad edince esbabını tehyie eder. Onun için bir taraftan Yusüfe o şekli ta’lim edip kardeşlerinin hakemliğine müracaat ettirdiği gibi diğer taraftan kardeşlerini de işi sezdirmiyerek ol vechile cevab ve huküm verdiriverdi. Ve bu suretle hem memleketin kanununu ihlâl etmeden onları ıkrarlarıyle ilzam eyledi, hem babasının şeriatinden bir hukmün tatbikıle Mısır urfuna amelî bir mîsal verdi de bir vechi ma’ruf ile kardeşini alıkoymak hakkını bahşettikten başka hiç biri farkında olmıyarak obir kardeşlerini de balâdaki «اِلَّآ اَنْ يُحَاطَ بِكُمْ» medlûlünce istisnaî bir vaz’ıyyete getirerek babalarına karşı verdikleri mîsakın mes’uliyyetinden kurtardı. Eğer « cezası nedir? » suâline karşı kardeşleri bilfarz memleketinizin kanunu ne ise onu yaparsınız deyivermiş olsalardı veyâhud bundan evvel kendi yükleri içine haberleri olmadan sermayelerinin konuluvermiş bulunduğunu hatırlayarak yük içinde öyle bir şeyin bulunuvermesi doğrudan doğru bir sirkat delili olmak lâzım gelmiyeceğini ileri sürüb de kasden konulmadığına bir yemîn teklif etselerdi şüphe yok ki Yusüf bu vesile ile matlûbuna iremiyecekti. Lâkin Allah, böyle diledi, öyle oldu - نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَآءُ biz - azîmüşşan - her kimi dilersek derecelerle yükseltiriz - ya’ni böyle müstesna ılm - ü irade ile terfi’i derecat, bu maddeye ve Yusüfe mahsus değildir, Allah, kimi dilerse böyle ve hattâ bundan daha ziyade derecelerle yükseltir. - وَفَوْقَ كُلِّ ذٖى عِلْمٍ عَلٖيمٌ ve her zi ılmin fevkında bir alîm vardır. - Ya’ni o dereceler içinde en yüksek mertebe ılim mertebesidir. Ve Yusüfün kardeşlerine tefevvuku bir ılim tefevvukudur. Kardeşleri de ehli ılim iseler de bu işin hakikatini onlar bilmiyor, Yusüf ise bilerek hareket ediyordu. Maamafih ne kadar yüksek derecede bulunursa bulunsun her ılim sahibinin fevkında bir alîm vardır ki o, Allahdır. Onun ılmine kimse yetişemez. Şimdi işin hakikatini bilmediklerinden dolayı kendi hukümlerile da’vayı gaybetmiş ve müşkil bir vaz’ıyyete düşmüş olan kardeşler