Yûsuf Sûresi 54. Âyet
Mekke · Cüz 13 · Sayfa 242
وَقَالَ ٱلۡمَلِكُ ٱئۡتُونِي بِهِۦٓ أَسۡتَخۡلِصۡهُ لِنَفۡسِيۖ فَلَمَّا كَلَّمَهُۥ قَالَ إِنَّكَ ٱلۡيَوۡمَ لَدَيۡنَا مَكِينٌ أَمِينࣱ ٥٤
Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, kendime tahsis edeyim." Sonra onunla konuşunca da: "Sen bugün yanımızda gerçekten büyük bir mevki sahibisin, güvenilir birisin" dedi
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونٖى بِهٖٓ Melik de dedi getirin bana onu - o Yusüfü اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسٖى kendim için istihlâs edeyim - ya’ ni halıs olarak kendime hass kılayım. Lisanı Arabda «Azîz» dahi Melik demek olduğuna nazaran ba’zıları bu meliki salifüzzikir Azîz zannetmişlerse de ifadei Kur’anın zâhirine muhaliftir. Zira bu surette Azîzin «اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسٖى» demesi ma’nâsız olacağı gibi birine Azîz birine de Melik denilmesi tegayürde zâhirdir. Binaenaleyh Azîz, Mısrın hukümdarına yakın en büyük payede bir vezir veya emîr. Melik de hukümdarı demek olduğu anlaşılıyor. Netekim ba’zı rivayetlerde Azîzin ismi «Kıtfir» Melikin ismi de «Reyyan» olduğu nakledilmiştir. Eski Mısır hükümdarlarına «Fir’avn» ıtlakı ma’ruf olduğu halde buna Fir’avn ta’bir olunmayıp da Melik ıtlak edilmesi her halde şu iki nükteden birini iş’ar etmekten halî değildir:
Birincisi: «Fir’avn» unvanı zulm ile müştehirdir. «وَمَآ اَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشٖيدٍ» Halbuki Yusüfü istihlâs eden bu Melikin evsafı memduhası, rüşd-ü kiyaseti mevzuı bahistir. Bu suretle bu Melikin siyret noktai nazarından bir Fir’avn olmadığına işaret edilmiş demektir. Netekim Mücahidden bu Melikin müslim olduğu menkuldür.
İkincisi: Esasen Fir’avn lâkabının lisan ve kavmiyyet ı’tibarile Mısrî olduğuna göre bu Mısır hukûmdarının Fir’avn sülâlesinden ve Kıbıt Kavminden olmadığına da bir iymayı tazammun eder. Netekim ba’zı tarihlerde Amalikadan idi denilmiştir ki Mısır tarinde «hiksüsler» namı verilen ve Arabistan tarafından geçip Fir’avnlara galebe ederek dört yüz sene kadar Mısırda icrayi hukûmet ettikleri söylenen kavm olacaktır. İsminin «Reyyan» olduğu hakkındaki rivayet de bunun Arabî olduğuna dalâlet eder. Sûrei «Bakare» de geçtiği üzere ba’zıları bunun Hazreti Musâ zamanına kadar yaşadığını ve Fir’avni Musanın da bu Reyyan olduğunu zannetmişlerse de zâhiri Kur’ana muvafık değildir. Çünkü Kur’anda buna Fir’avn denilmemiş, hasmı Musânın ise Fir’avn olduğu tansıs edilmiştir. Bu Melik âyâtı hakka ı’tibar ile Yusüfü istihlâh etmiş, Fir’avn ise bunun tam zıddına olarak beyyinatı Musâya küfr-ü zulmile Fir’avnlık mahiyyetinin yegâne misali olmuştur.
Hâsılı bu Melik, kıymet şinas bir zat idi, Hazreti Yusüfü henüz görmeden bil’vücuh kemalâtına meclûb oldu, zamanının vahîdi olduğunu anladı, onu kendine tahsıs etmek istedi, getirilmesini emretti. فَلَمَّا كَلَّمَهُ Binaenaleyh konuştuğunda - ya’ni Melikin emri derhal icra edildi, Yusüf geldi, Melik ile konuştu, bu suretle Melik, Yusüfün tekellümünü de müşahede etti, o vakıt:
قَالَ اِنَّكَ Cidden sen dedi الْيَوْمَ bu gün - ya’ni bu günden, şu mükâlememiz anından ı’tibaren لَدَيْنَا مَكٖينٌ nezdimizde mekîn - büyük bir mekânet ve mertebe sahibi اَمٖينٌ bir emînsin - her hususta mü’temen ve mu’tebersin.
Rivayet olunur ki: resul, gelib haberi getirince Hazreti Yusüf kalkmış zındanın kapısına «burası belâlar konağı, diriler kabri, a’da’ şemateti, asdika tecribesidir» diye yazmış ve çıkmış, hanedanına dua etmiş yıkanmış, yeni elbise giymiş «اَللّٰهُمَّ اِنِّىٓ اَسْألُكَ بِخَيْرِكَ مِنْ خَيْرِهِ وَاَعُوذُ بِعِزَّتِكَ وَقُدْرَتِكَ مِنْ شَرِّهِ وَمِنْ شَرِّ غَيْرِهِ» yarab hayrinle senden bunun hayrini dilerim, bunun ve başkasının şerrinden senin ızzetine ve kudretine sığınırım» diye dua ederek Melikin nezdine girmiş, Arabca selâm vermiş ve Ibranîce bir dua etmiş, Melik «bu ne lisanı» demiş, «atalarımın lisanı» diye cevap vermiş. Melik, bir çok lisan bilirmiş, hepsinden söylemiş, o da cevap vermiş, binaenaleyh Melik, teaccüb etmiş de «arzu ederim ki demiş ru’yamı senden bizzat dinleyeyim» müşarün’ileyh de sığırları, sümbüleleri ve yerlerini onun gördüğü vechile tavsıf ederek anlatmış, bunun üzerine seririne oturtmuş ve re’yini sormuş. «Re’yim demiş bu bolluk senelerde çok zer’ıyyat yaptırırsın ve depolar bina ettirir, oralarda mahsulâtı toplatırsın, kıtlık seneler gelince bu galleleri satarız bu suretle hazineyi büyük bir servet de hasıl olur.».. «Fakat demiş bana bu işi kim yapıverecek?» O vakıt Yusüf kendini arzederek: