AyetSûreler

Vâkıa Sûresi 93. Âyet

Mekke · Cüz 27 · Sayfa 537

فَنُزُلࣱ مِّنۡ حَمِيمࣲ ۝٩٣

İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 76–95. âyetleri birlikte ele alır.

75. فَلَآ اُقْسِمُ – «فا», kelâmın maba’dini makabline tertib içindir. Bu tertibin vechini Razî şu suretle ifade etmiştir: Allah Tealâ hidayet ve dîni hakk ile Resulünü gönderdiğinde ona gereken her şey’i vermiş ve gerekmiyen her şeyden onu tathir buyurmuştur. Ve binaenaleyh ona hikmet, ya’ni kat’î bürhanlarla onların vücuhi isti’malini, ve mev’ızai hasene, ya’ni kalbleri inceltip fikirleri tenvir edecek müfid nutuklar ve en güzel yollarla mücadele usullerini bahşetmiş ve herkesi herhangi bir suretle muarazasından âciz bırakmış, bununla beraber kâfirler iymana gelmemişlerdi. Bütün bunlar kendisine okunup da iyman etmiyen kimsenin ise nihayet diyeceği şu olur: Bu beyan, müdde’înin haklı olmasından değil, zihninin kuvvetinden ve edillenin terkibine iktıdarından, ve sözünün zuhuriyle değil, cidalinin kuvvetiyle galebe edeceğini bilmesindendir. Netekim birçokları mübahasede âciz kalınca derler ki hak benim yedimde olduğunu sen bilirsin ammâ beni zayıf görüyorsun insaf etmiyorsun, vaz’ıyyet bu noktaya gelince de öyle bir hasma söylenecek sözde yemîn ile te’minat vermekten başka çare kalmaz. Onun için Allah tealâ inzal buyurduğu âyat ve delâilini bir de türlü kasemlerle te’yid buyurmuştur. Ve bundan dolayı ilk nâzil olan Surelerde ve bahusus süb’ı ehîrde kasem çoktur. Bu kasem suretlerinden birisi de «لَآ اُقْسِمُ» dir. Bunda kasem fi’li tasrih olunmakla beraber evvel emirde birde «لَآ» ile nefi vardır. Bu «لَآ» hakkında müfessirîn başlıca üç vecih beyan etmişlerdir. Birçokları kelamın âhengini tezyin için ziyade kılınan ve nefi ma’nası maksud olmıyan lâi zâide olduğuna kail olmuşlardır. Ba’zıları da lâmı te’kid ve aslı «لَآ اُقْسِمُ» olup vakıf halinde olduğu gibi fethası işba’ edilmiş olduğunu söylemişlerdir. Diğer ba’zıları da lâ, vallâhi denildiği gibi aslı üzere nafiye olduğunu söylemişlerdir ki bizce zâhir olan da budur. Binaenaleyh ma’na şu olur: yok: iş öyle zannettikleri gibi değil, yemîn ederim, yahud artık başka söze lüzum yok kasem ederim بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ o nucumun mevki’lerineki: - nucum, yıldızlar demek olduğuna göre mevki’leri guruh ettikleri veya tulu’ ettikleri mahaller, ya’ni Magribleri ve meşrıkları yâhud semadaki mevzi’leri, burcları ve menzilleri, yâhud şihabların sukut ettikleri mevki’ler, yâhud kıyamet günü döküldükleri sıra düşecekleri mevki’ler olmak üzere dört beş veche veya hepsine muhtemildir. Maamafih burada da nücum Kur’ânın necimleri ya’ni her tenzilde indirilen kısımları ma’nasına olmak daha muvafıktır. Bu ma’na tevriye suretiyle olsun herhalde murad olacağından nücum yıldızlar diye terceme edilmemek lâzım gelir. Bu ma’naca o nücumun mevki’leri ise Melaikenin, Peygamberin, hafızların kâlbleri, yâhud yazıldıkları sahifeler veya ma’naları veya nüzulüne sebeb olan vakıat ve ahkâmdır. Şu halde mevakıı nücum ıtlak olunanların hepsine şumulü en muvafık ma’na olur. 76. وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ – bir cümlei mu’terızadır. لَوْ تَعْلَمُونَ – mu’terıza içinde mu’terızadır. 77. اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ – kasemin cevabıdır. كَرٖيمٌ Kerîm - ya’ni çok faydalı, feyızlı, çünkü maaş ve meade müteallık bir çok mühim ılimlerin esaslarını muhtevidir. Diğer bir ma’na ile: gayet güzel, hoş, tekrîm ve ihtirama layık, diğer bir ma’na ile de: Allah tealâ ındinde Mükerrem. 78. فٖى كِتَابٍ مَكْنُونٍ meknun bir kitabda - MEKNUN, saklı, ya’ni temiz tutulmak, kirletilmemek, zayi’ edilmemek için saklanır, mahfazalar içinde mahfuz tutulur. Mushaflar öyle mahfuz tutulmalıdır. Öyleki 79. لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ mutahher olanlardan başkası ona el süremez. - Bu nefiy, nehiy ma’nasındadır. Ya’ni taharetsiz kirli eller ona dokunmasın, ancak maddî ve ma’nevî pislikten: hubs-ü hadesten taharetle temizlenmiş iymanlı, abdestli kimseler temass etsin. Bu âyet sebebiyledirki Fıkıhta cünüb iken Kur’an okunamıyacağı ve abdesti olmıyanın Mushafa mess edemiyeceği beyan olunmuştur. Çünki 80. تَنْزٖيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ rabbülâlemîn tarafından indirilmiş bir tenzîldir o. 81. اَفَبِهٰذَا الْحَدٖيثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَ Şimdi siz bu kelâmamı yağ süreceksiniz -hörmetsizlik edip inkâr veya taharetsizlikle onu kirletmeğemi kalkışacaksınız? 82. وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ Ve rızkınızı sırf tekzibetmenizden ibaretmi kılacaksınız? - Ya’ni o kitabdan nasıbinizi onu tekzibetmek, bu suretle o ni’mete karşı nankörlük eylemekten ibaretmi yapacaksınız? Çünki ondan istifade edecek yerde ona hörmetsizlik etmek, onu kirletmeğe çalışmak ondan alınacak nasîbi küfr-ü inkârdan ibaret kılmaktır. Bunun üzerine de tekzib ve inkârda israra karşı akıbeti göstererek buyuruluyorki: 83. فَلَوْلَآ اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ o halde haydiseniz’â can hulkuma geldiği vakıt - «فا» tekzib üzerine tertibi kelâm için, «لَوْلَآ» da acizlerini göstermek üzere tahdıyd içindir, cevabı ikinci «لَوْلَآ» den sonra gelecek olan «تَرْجِعُونَهَآ» dır. «بَلَغَتِ» fı’lının tahtindeki «هى» zamiri nefse, ya’ni ruha racı’ olduğu kelâmın cereyanından ma’lûmdur. HULKUMA buğaz demektir. Lisanımızda da can hulkuma geldiği vakıt denilirki ruh çıkmak üzere bulunduğu son ihtizar vaktı demektir. 84. وَاَنْتُمْ – vav, i’tirazıyyedir. Ya’ni onun etrafında hazır bulunan alâkadarlar, sizler حٖينَئِذٍ o sıra - içinizden birinin canı hulkum geldiği o demde تَنْظُرُونَ bakar durursunuz - onun sekeratını görür, kurtaracak hiç bir şey yapamaz, acz içinde kara kara bakarsınız 85. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ biz ise ona: o can çekiştiren arkadaşınıza sizden daha yakınızdır. - Gerek ılim gerek kudret gerek tesarruf cihetiyle her hususta yakın. Siz onun ahvalinden yalnız zâhirde gördüğünüz asarını tanıyabilirsiniz. Onun künhüne, keyfiyyatına, batındaki hususıyyatına vakıf olamaz, ve onlardan hiç birini defı’ edemezsiniz, biz ise hepsini bilir ve dilediğimizi yaparız. وَلٰكِنْ لَاتُبْصِرُونَ ve lâkin siz görmezsiniz - o yakınlığı idrâk etmezsiniz 86. فَلَوْلَآ o vakıt haydiseniza -bu «لَوْلَآ» evvelkini te’kiddir. اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدٖينٖينَ eğer siz hak dinin hukmüne tabi’ olmıyacak tekzibinizin cezasını çekmiyecekseniz 87. تَرْجِعُونَهَآ o hulkuma gelen canı geri çevirseniz’a - bu cümle «لَوْلَآ» ların cevabı olmakla beraber «اِنْ كُنْتُمْ» şartıyesinin cezası makamına da kaimdir. Onu çevirseniz’a bakalım اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ eğer sadıksanız - Allahın dinine tabi’ olmamak vahdaniyyetle rububiyyetini tanımamak da’vasında doğru iseniz!..., Fakat ihtimalimi var? İşte siz Allah tealânın hukm-ü kudreti altında öyle âciz öyle mahkûmsunuz. Şimdi hâtime olarak o müteveffanın ölümden sonraki halini beyan için de buyuruluyorki 88. فَاَمَّآ اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبٖينَ o canı geri dönmeyip vefat eden kimse o mukarrebînden ise Surenin başında zikri geçen üç sınıftan en ileride bulunan sabikundan ise ki en yüksek vasıfları olan mukarrebîn ile zikredilmişlerdir. 89. فَرَوْحٌ artık ona bir revh-REVH, rahat, rahmet, ferah, hayatı daime ma’nalarına gelir. وَرَيْحَانٌ Ve bir reyhan - güzel bir rızk وَجَنَّتُ نَعٖيمٍ ve bir neıym Cenneti - hiç kederi olmıyan bir ni’met ve saadet Cenneti 90. وَاَمَّآ اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمٖينِ amma eshabı yemînden ise - aynen bâladaki unvan ile zikredilmişlerdir. 91. فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمٖينِ Artık sana eshabı yemînden selâm - eshabı yemînin birbirlerine selâmını tarafı ilahîden ıhbardır. 92. وَاَمَّآ اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبٖينَ الضَّآلّٖينَ ve amma o tekzib eden dallînden, o sapkın münkirlerden ise - ki bunlar eshabı şimaldır ki «ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّآلُّونَ الْمُكَذِّبُونَ» diye tavsıf ve zemmedilmişlerdi. Dallîn vasfı sıfatı kâşifeleridir. 95. اِنَّ هٰذَا hakikaten işte bu - bu Kur’ân, bahusus Surede zikrolunan haber ve nihayet üç sınıftan her birine ait ecr-ü ceza لَهُوَ حَقُّ الْيَقٖينِ hiç şübhesiz hakkulyakîndir o. - Yalnız ılmülyakîn ve aynülyakîn değil, hakkulyakîndir. Onlar bunun içinde mütehakkık olarak kalacaklardır. Hak ve yakîn ikisi de aynî ma’nayı ifade ettikleri halde Hakkın yakîne izafeti hakkında hayli söz söylenmiştir. En muvafıkı İbni Atıyyenin beyanı ve Razînin dediği vechile hakkulhak ve savabüssavab demek gibi bir nevi’ te’kiddirki yakînin son derecesi, daha fevkında bir vusul bulunmıyan en yüksek mertebesi demek olur. اه. Filvakı’ yukarılarda da geçtiği ve Seyyidin ta’rifatında da ta’rif olunduğu üzere yakîn üç mertebe olarak mülâhaza olunur. Ilmülyakîn, aynülyakîn, hakkulyakîndir. Hakkulyakîn ılm-ü ıyandan geçip bilfiil içinde tehakkuk ile yaşanan hakikat demektir. Demişlerdirki hakkulyakîn, Abdin hakta fani olması ve onunla yalnız ılmen değil, hem ılmen hem şuhuden hem halen bakasıdır. Mesela, her akılin ölümü bilmesi ılmi yakîndir, Melâikeyi muayenesi aynülyakîndir. Ölümü tatması hakkülyakîndir. 96. فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ o halde tesbih et rabbine azîm ismiyle - bu Surenîn de terci’ ayeti budur. Allah tealâ hakkı beyan buyurduktan sonra kâfirlerin imtinaı üzerine Resulüne buyuruyorki kâfirler imtina’ etseler de sen onları bırak, gerek tasdık etsinler, gerek tekzib etsinler hemen Rabbine tesbih et, hem de azîm ismiyle tesbih et. Bu suretle bu âyetin üst tarafına bir tertibi bulunduğu gibi ma’na ı’tibariyle gelecek surenin başına da bir irtibatı vardır ki şu ma’nayı ifade eder. Bütün Göklerde ve Yerdeki mevcudat, Allahı tesbih eder, sen onlara nazaran bir şirzimei kalîle demek olan kâfirlere bakma da bütün kâinat ile beraber Rabbına tesbih ve onun namı azameti, ismi a’zamı ile tenzih eyle.