Vâkıa Sûresi 16. Âyet
Mekke · Cüz 27 · Sayfa 534
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيۡهَا مُتَقَٰبِلِينَ ١٦
Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–38. âyetleri birlikte ele alır.
1. اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ O vakı’a vukua gelince, ya’ni kıyamet kopunca - Vakıa esasen vukua gelen, vukuu muhakkak olan hadise demektir. Lâmı ahd ile «اَلْوَاقِعَةُ» da Kıyametin bir ismidir. İstıkbalde vukuu muhakkak olmak ı’tibariyle bu isim verilmiştir. اذا, şart ma’nasını mutazammın zarfiyyedir. Çokları cevabın tehvil için mahzuf olup hasılı ma’na: Kıyamet kopunca neler neler olacaktır! Demek olduğunu söylemişler ise de zâhir olan cevab şudur: 2. لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ vak’asına yalan diyen nefis yoktur. - VUKU’, düşmek demek olduğu gibi esasen vak’a da masdar binai merre olarak şiddetle bir düşüş demektir. Sonra başa çarpan büyük iş ma’nasında şayi’ olmuştur. Ba’zan bilhassa harbe ıtlak olunur. Onun için burada Kıyametin kopuşuna vak’a ta’bir olunmuştur. Hasılı kıyamet kopmadan evvel onu tekzib ve inkâr edenler bulunursa da onun vukuu tehakkuk edip bir kerre olacak oldu mu artık onu kimse inkâr edemez, çar nâçar tasdika mecbur olur. Ta’biri âharla onun başa çarpışı yalan olmaz. Te’siri inkılâbından kurtuluşa imkân kalmaz. 3. خَافِضَةٌ indirdiğini indirir رَافِعَةٌ bindirdiğini bindirir - bir takımlarını düşürür alçaltır, diğer bir takımlarını kaldırır yükseltir, çünkü Devletler yıkan fitneler, ıhtilâller, inkılâblar gibi büyük vak’alar, azizleri zelil, zelilleri aziz ederek nicelerini aşağı düşürür, nicelerini de yükseklere kaldırır. Hafdın takdimi tehvil için yâhud bu gibi vakıada yıkım yapıya mukaddem olduğu içindir. 4. اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجّاً «اِذَا وَقَعَتِ» ten bedel olarak onu bir nev’i tasvirdir: Yâhud tenazu’ üzere «خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ» ya müteallıktır. RECC, zelzele, şiddetle hareket ve sarsıntı demektir. Ki bizim Dünya yerinden oynadı ta’birimize benzer. Ya’ni bütün üzerlerindeki yıkılacak vechile Arz dehşetle sarsılıp sarsılıp dünya yerinden oynadığı 5. وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسّاً dağlar da toz duman olup bir serpiliş serpildiği «وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا» mazmunu tehakkuk edip 6. فَكَانَتْ هَبَآءً مُنْبَثّاً hepsi heva üzerinde uçuşan zerrat haline geldiği 7. وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً siz de üç çift, ya’ni üç sınıf olduğunuz zaman - hıtab tağlib suretiyle ümmeti hazıra ve ümemi sâlife mecmuu bütün insanlara olabilirse de ba’zı müfessirînin ihtiyarı vechile ümmeti hazıraya olmak bizce daha müreccahtır. O üç sınıf fai tafsıliyye ile şöyle beyan buyuruluyor: 8. فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ ki Eshabı meymene - MEYMENE, yemin yeri ya’ni sağ kol, sağ taraf yâhud meymenet, yümn-ü bereket ma’nalarına gelir. Sağ taraf, mecalis ve mehafilde ta’zîm ve ihtiram mevkıi olduğuna göre Eshabi meymene ihtiram mevkıinde bulunan yüksek haysiyyet sahibleri demek olur. Ayni zamanda bu gibi kimseler hayra yarar kendilerinden istifade olunur nâfi’ zatlar olmak hasebiyle meymenetli de olurlar. Netekim kelimenin iki ma’nasına da işaret için şöyle nazarı dikkat celbolunuyor: مَآ اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ amma ne Eshabi meymene - ya’ni öyle çok meymenet sahibi zatlar ki yümn-ü bereketleri her vechile gıbta ve hayrete şayan, fikrimizce bu vasıf hıtabın ümmeti hazıraya olduğuna bir tenbih gibidir. Ya’ni ümemi sâlifede misli bulunmıyan Eshabı meymene. Bunlara mukabil 9. وَاَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِ ve Eshabı meş’eme - MEŞ’EME de şum yeri, ya’ni sol kol, yâhud yümnün zıddı olan şeâmet ve uğursuzluk ma’nalarına gelir. Eshabi meş’eme de solak tarafta alçak mevkı’de bulunan değersiz, yâhud kendilerine ve yakınlarına şeâmeti dokunan uğursuzlar demek olur. İki ma’naya işareten de şu vasıf tekrar olunuyor: مَآ اَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِ amma ne Eshabi meş’eme ne uğursuz kimseler! - biraz sonra gelecek olan tafsılde Ashabi meymeneye Eshabi yemin denildiği gibi Eshabi meş’emeye de Eshabi şimal dahi ıtlak olunacaktır. Ki vechi orada iyzah olunur. Bunların hepsinin önünde olmak üzere 10. وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ sabikun da sabikundur - sebkedip ileri geçmişlerdir. Bunlar hakka kullukta iyman ve taatte hayır yarışlarında en öne geçenlerdir. Enbiyai mürselîn, Sahib Yasin, Ali Fir’avnın mü’mini, Mühacirîn ve Ensardan sabikunı Evvelûn unvanını haiz Eshabı kiram gibi. «وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ», mübteda ve haberdir. Ya’ni Sabikun unvanını haiz olanlar hakikaten sabikun vasfını haiz olan ve üç sınıfın ilerisinde, menzili maksuda hepsinden evvel varan zevattır. 11. اُولٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ işte onlar mukarrebundur - Allah Tealâ ındinde yakınlığa, en yüksek mertebe ve makama irdirilmiş zatlardır. 12. فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ ne’ıym Cennetlerinde mukarrebdirler - rûhanî ve cismanî ni’metlerle lezzeti daime ve safiye içinde mütene’ımdirler. 13. ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلٖينَ evvelînden bir çok 14. وَقَلٖيلٌ مِنَ الْاٰخِرٖينَ âhirînden de biraz - hıtab ümmeti hazıraya olduğuna göre böyle olması zâhirdir. Sabikunun çoğu evvelînden olmak yaraşır. Netekim sabikun evvelûn Eshabdandır. Hıtab ümemi sâlifeye de şamil olduğuna göre ise evvelînden sabikunun çokluğu bütün enbiya ve mürselîne şamil olması hasebiyledir. SÜLLE, cemaat, çok bir cemaat. Bunların ne’îmlerini tasvir ile ezhana takrib için buyuruluyor ki 15. عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ murassa’ tahtlar üzerinde. SÜRÜR, serîrin cem’i, serîr, taht ve sandalye ve köşk demektir. MEVDÛNE, altın ve inci ve yâkut, elmas gibi mücevherat çakmalı veya işlemeli ya’ni murassa’, yâhud biribirlerine yakın dizilmiş müretteb muntazam demektir. 17. وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ daima vildan şeklinde taze kalan genç hizmetçiler, garsonlar, yâhud hılede denilen bir nevi’ küpe ile küpeli uşaklar. 18. اَكْوَابٍ küpler - Sapı ve emziği olmıyan surahı, desti ve küp gibi kaplar اَبَارٖيقَ ibrıkler - emziği ve sapı olan kaplar, كَاْسٍ dolgun kadeh مَعٖينٍ menbaından, pınarından akan içki 19. لَايُصَدَّعُونَ عَنْهَا ondan tasdi’ olunmazlar - başlarına suda’ verilmez, başları ağrıtılmaz. Yâhud cem’iyyetleri perişan edilmez, lezzetleri kesilmez وَلَا يُنْزِفُونَ nezf de yapmazlar - akıllarını gidermezler. Serhoş olmazlar yâhud, içdikleri tükenib bitirilmez, zevale irmez.
25. لَايَسْمَعُونَ فٖيهَا لَغْوًا orada: o ne’ıym Cennetlerinde hiç lagv işitmezler - boş, ma’nasız lâf veya çirkin lakırdı duymazlar. وَلَا تَاْثٖيمًا te’sim de işitmezler. - TE’SİM, isme, günaha nisbet etmektir. Ya’ni kendilerine günah işlediniz denilmez. 26. اِلَّا قٖيلًا ancak bir kelâm işidirler - ki o da سَلَامًا سَلَامًا selamen semlamdır - kemali selâmetle selâmlanır dururlar. 27. وَاَصْحَابُ الْيَمٖينِ Eshabı yemîn ise مَآ اَصْحَابُ الْيَمٖينِ ne eshabı yemîndir! - işbu «eshabülyemin» cümlesi «اُولٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ» üzerine ma’tuftur. Yukarıda Eshabülmeymene burada Eshabülyemîn ta’bir olunması tefennün için olmak gerektir. Bunlara Eshabı yemîn denilmesi defteri a’malleri olan kitabları Kıyamet günü «فَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ بِيَمٖينِهٖ» mantukunca sağlarından verilmesi hasebiyle olduğu dahi söylenmiştir. Eshabı yemin yemininde sadık, ahdıne vefakâr, işine sahib bahtiyarlar demek de olabilir ki mukabili hânislik, yeminsizliktir. Bir de Eshabı yemîn, sabikan Alellâh için yemînine merbut sadık vefakârlar olabilir. 28. فٖى سِدْرٍ مَخْضُودٍ SİDRİ MAHDÛD -yukarılarda da geçtiği üzere Arabistan kirazı ta’bir olunan meşhur nabk ağacının ismidir. «مَخْضُودٍ» iki ma’na ile tefsir edilmiştir. BİRİSİ silinmiş, tesviye edilmiş, düzgün demektir. Arabistan sidri dikenli bir ağaç olduğu için bununla Cennet sidrinin dikensiz olduğu anlatılmıştır. Hâkim ve Beyhekî Ebî ümame radıyallahü anhten rivayet etmişlerdir: demişdir ki Resulullahın Eshabı derlerdiki Allah tealâ bizi a’rabîlerle ve onların mes’eleleriyle müstefid buyuruyor. Birgün bir a’rabî geldi, ya Resulullah, Allah tealâ Kur’anda bir şecrei muziye zikrediyor, halbuki ben Cennette sahibine eza verecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim, dedi, Resulullah sallallâhü aleyhi vesellem nedir o? Buyurdu, a’rabî sidir, çünkü onun dikeni vardır dedi, Resulullah buyurduki Allah tealâ «فٖى سِدْرٍ مَخْضُودٍ» buyurmuyormu? Allah onun dikenini silmiştir de her dikenin yerine bir meyve yapmıştır ve onun meyvelerinden her biri yetmiş iki taam rengile açar, bir rengi diğerine benzemez,
İKİNCİSİ, Abd İbni Hümeydin İbni Abbas, Katade, Ikrime ve Dahhâkten tahriclerine göre meyvasının
çokluğundan dalları basıp bükülmüş ma’nasına tefsir edilmiştir ki biz bunu dal bastı ta’birimize yakın görerek mealde dal bastı kiraz diye ifade etmeği o bir ma’nadaki dikensizlik mefhumuna da mutabık olacağı kanaatiyle zevkımıza muvafık bulduk 29. وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ VE TALHİ MENDUD - meyvesi aşağıdan yukarı istifli, sıvama muz, ba’zıları muz değil, Dünya muzuna benzer meyvesi baldan tatlı bir ağaçtır demişlerdir. Daha başka türlü söyliyenler de olmuştur. 30. وَظِلٍّ مَمْدُودٍ Uzanmış bir gölge-tekallus ve tefavütü yok, Fecr ile Güneşin tulûu arasındaki sabah gölgesi gibi lâtîf 31. وَمَآءٍ مَسْكُوبٍ ve çağlıyan bir su - yüksekten dökülen akar su. Denilmiştirki kufasız, dolabsız istedikleri yerde akan bir su. Yukarıda sabikînin hali, Dünyada şehirlilerin, mednî halkın imrenecekleri en yüksek saydıkları ezvak ve lezaize göre tasvir olunarak yeni edebiyatçıların «senbolizim» dedikleri remzî tarzda ifade ve temsil edilmiş olduğu gibi Eshabı yemînin hali de bedevîleri imrendirecek lâtîf yaylalar manazırını andıran remizlerle ifade olunarak ikisi arasındaki fark medenîlerle bedevîlerin farkı gibi olduğuna bir nevi’ işaret yapılmıştır denebilir. Mücahidden menkuldur ki Vecc, gölgelikleri; talhı ve sidri ile müslimanların hoşlarına gitmişti, Allah tealâ «وَاَصْحَابُ الْيَمٖينِ مَآ اَصْحَابُ الْيَمٖينِ فٖى سِدْرٍ مَخْضُودٍ الخ» inzâl buyurdu. Dahhâkten rivayette de: müslimanlar Vecce baktılar, imrendiler, nolurdu bunun gibi bizim de olsaydı dediler, bu âyet nazil oldu. 32. وَفَاكِهَةٍ كَثٖيرَةٍ ve çok meyve-her türlüsünden bol bol 33. لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ ne maktu’ ne de memnu’ - ya’ni Dünya meyvaları gibi değil, hiç bir zaman kesilmez, tükenmez, almak istiyenlerden menı’ de iade edilmez, yasak da yok 34. وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ ve yüksek düşekler -Ebû Ubeyde demiştir ki: Burada firaştan murad kadınlardır, yükseklik de ma’nevî yükseklik, ya’ni rif’ati kadirdir, zira şöyle buyuruluyor: 35. اِنَّآ اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَآءً biz onlara inşa suretiyle yeni bir neş’et vermişizdir. - İbni Cerîr, Tirmizî ve daha diğerlerinin Hazreti Enes radıyallahü anhten rivayetlerinde Resulullah Sallâllahü Aleyhi Vesellem bu ayette buyurmuştur ki: «اِنَّ الْمُنْشَأَتِ اللَّاتِى كُنَّ فِى الدُّنْيَا عَجَائِزَ عَمَشًا رَمَصًا= Bu inşa olunan kadınlar Dünyada kocamış, buruşmuş kadınlardır» Taberânî ve İbni ebî Hâtim ve daha bir takımlarının rivayetleri üzere Selemetebni Mirsedi Cu’fî radıyallahü anh demiştir ki: Resulullahı «اِنَّآ اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَآءً» âyetinde işittim şöyle diyordu: Gerek seyyib gerek bikir Dünyadaki kızlar ve kadınlar. Tirmizînin Şemailde rivayet ettiği üzere Resulullaha bir koca karı geldi. Ya Resulâllah Allaha duâ et beni Cennete koysun dedi, Resulullah: Ya ümme fülân Cennete hiç koca karı girmez buyurdu. Kadın ağlıyarak döndü, Resulullah buyurdu ki haber verin ona koca karı olarak girmez, çünkü Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «اِنَّآ اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَآءً» 36. فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًا inşa edip de onları hep bikir kızlar kılmışızdır. Öyle ki 37. عُرُبًا hep nazenînler - URUB arubun cem’idir, üç ma’na ile tefsir edilmiştir. - 1) Kocalarına âşıkı şeyda, ya’ni zevcelerini çok seven sevgili kadınlar. - 2) Cilveli ışvekâr. - 3) Güzel söz söyliyen. Şüphe yok ki ışve ve hüsni beyan da sevişmenin en lâtîf esbabından ve nazenînlik şıarındandır. اَتْرَابًا hep bir yaşıd - ya’ni yaşları da müsavi, hep bir birine denk. Tirmizînin Hazreti Mu’azdan rivayet eylediği bir hadîste şöyle vârid olmuştur: Ehli Cennet Cennete. Tüysüz, emred, gözleri sürmeli otuz, otuz üç yaşında olarak girerler. 38. لَِاصْحَابِ الْيَمٖينِ Eshabi yemin için - inşa edilmişlerdir. ٣٩ ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلٖينَ ٤ وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِرٖينَ ٤١ وَاَصْحَابُ الشِّمَالِ مَآ اَصْحَابُ الشِّمَالِ ٤٢ فٖى سَمُومٍ وَحَمٖيمٍ ٤٣ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ ٤٤ لَابَارِدٍ وَلَا كَرٖيمٍ ٤٥ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَفٖينَ ٤٦ وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظٖيمِ ٤٧ وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ٤٨ اَوَ اٰبَآؤُنَا الْاَوَّلُونَ ٤٩ قُلْ اِنَّ الْاَوَّلٖينَ وَالْاٰخِرٖينَ ٥ لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى مٖيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ٥١ ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّآلُّونَ الْمُكَذِّبُونَ ٥٢ لَٰاكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ ٥٣ فَمَالِؤُنَ مِنْهَا الْبُطُونَ ٥٤ فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمٖيمِ ٥٥ فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهٖيمِ ٥٦ هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّٖينِ ٥٧ نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
Meali Şerifi