AyetSûreler

Tûr Sûresi 7. Âyet

Mekke · Cüz 27 · Sayfa 523

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعࣱ ۝٧

Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–28. âyetleri birlikte ele alır.

1. وَالطُّورِ Kasem olsun o Tûra - Hazreti Musânın Allah kelâmınî işittiği dağ, Tûri Sina. Beyzavî der ki: Tur, Süryanîde dağ demektir. Yâhud evci iycaddan hadîdi mevâdde veya âlemi gaybdan âlemi şehadete tayeran edendir اه. 2. 3. وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فٖى رَقٍّ مَنْشُورٍ Ve bir rakkı menşurda mestur kitaba -

RAKK, kâğıd haline getirilmiş yazı yazılan ince deri demektir. O münasebetle verak gibi yazı yazılan her

şeye de itlak olunabilir.

MENŞUR, neşredilmiş, dürülü, kapalı değil, açılmış, yayılmış, satr, yazılı harfleri nizama koymak,

MESTUR, muntazamen yazılmış demektir. Turdan sonra bu kitabı mesturun Tevrat olması tebadür

ederse de «والكتاب المسطور» değil, nekire olarak «وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ» buyurulması, bunun henüz tanınmadık başka bir kitab olduğunu andırır ki «وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا» buyurulmuş olan defteri a’mal olması en muraccah ma’nadır. Levhi mahfuz veya yeni bir kitab olmak ı’tibariyle Kur’an olması da melhuzdur. 4. وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ ve Beyti ma’mura -

BEYTİ MA’MUR, Bir rivayete göre yedinci Semada bir beyttir ki her gün onu yetmiş bin Melaike ziyaret

eder, Kıyamete kadar bir daha avdet etmezler, ona «Durah» dahi denilir. Haseni Basrîden bir rivayette de murad Ka’bedir. Allah tealâ onu her sene altı yüz bin kişi ile ma’mur kılar. Eğer insanlar ondan eksik olursa Melaike ile doldurur denilmiştir. Ma’lûm ki bir yerin ma’mur olması demek meskûn olması ve geleni gideni çok olup güzel bakılması ma’nasından mecazdır. Ka’benin ma’muriyyeti de «اَنْ طَهِّرْ بَيْتِىَ لِلطَّآئِفٖينَ وَالْعَاكِفٖينَ» mısdakınca etrafındakilerin ve huccacın kesret ve ziyaretiyledir. Beyzavî der ki: yâhud beyti ma’murdan murad, mü’minin kalbidir ki ma’muriyyeti ma’rifet ve ıhlâs iledir. 5. وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ ve sakfi merfua - o yüksek tavana, ya’ni Semaya, bir rivayette de Cennetin sakfi olan Arş 6. وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ ve mescur denize - mescur, - 1) Alevlendirilmiş, kızdırılmış demektir ki «وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ» buyurulduğu üzere Kıyamet koparken denizler ateş olup kaynatılacak onunla Cehennem kızıştırılacaktır. - 2) Dolgun, taşgın demek olup Bahrı muhît ma’nasını ifade eder. - 3) Muhtelıt, karışkan, suyu birbirine veya tatlısı acısına karışan demek de olabilir. - 4) ezdaddan olarak boş ma’nasına geldiği de söylenmiştir ki bu da Kıyamet alâmetlerinden demek olur. Tur karînesiyle bu bahri mescur Fir’avnın battığı denize işaret olmak da pek melhuzdur. Başta vav kasem, sonrakiler ona atf içindir 7. اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ – kasemin cevabıdır. 9. يَوْمَ – Vakıın zarfıdır, ya’ni o gün vakı’ olacak ki تَمُورُ السَّمَآءُ مَوْرًا Sema bir çalkanış çalkanacak - kıyamet ıztırabını bir tasvirdir. 10. وَتَسٖيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا dağlar da bir yürüyüş yürüyecek - yerinden oynayıp hebaen mensûra olacak 11. فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ artık veyl o gün - o çalkanış olduğu gün لِلْمُكَذِّبٖينَ o yalan diyenlere 12. اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى خَوْضٍ يَلْعَبُونَ ki daldıkları bir batakta oynarlar - iyman edip de o gün için hazırlanacak, korunacak yerde bir takım yalan dolana dalmış uğraşır dururlar. 13. يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعّاً Cehennem ateşine bir kakılış kakılacakları gün - bu «yevm» evvelki «yevm» den bedel veya mukadder kavl ile mansub olarak veyli izahtır. 14. هٰذِهِ النَّارُ ya’ni o gün böyle diyerek kakılacaklar 15. اَفَسِحْرٌ هٰذَآ Bu da sihir mi? - «فاء» mukaddere ma’tuftur. Ya’ni siz bu ateşi haber veren vahye bir sihir, bir aldatma diyordunuz, şimdi onun böyle fi’len tehakkuku da sihir mi? ilh... Böyle denecek. اه...

17. اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى جَنَّاتٍ وَنَعٖيمٍ – Kur’anda daima mu’tad olduğu üzere kâfirlerin halini beyan yanında müttakı mü’minlerin halleri de beyan olunuyor. Demek oluyor ki Allahın azâbını dâfi’ bulunmamakla beraber vâkıy vardır, Allahın vikayesiyle ondan korunulur. Onun için Allahdan korkup Peygamberi tasdık edip de Allaha kulluk ederek, Allahın emri vechile çalışan korunan müttakıler, Allahın vikayesiyle o gün Cennat-ü neım içinde zevkyab olacaklardır. 21. وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا – bunda iki vecih vardır. Birisi «حُورٍ عٖينٍ» e ma’tuf mehallen mecrur olmasıdır ki mü’minlerin mü’minlerle arkadaşlığını ifade eder. Bunu «علفتها تبنا وماء باردا» kabîlinden olarak «وَقَرَنَّاهُمْ بِالَّذِينَ اٰمَنُوا» mealinde anlamak daha iyi olur. Bu surette وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ – «زَوَّجْنَا» ya ma’tuf olur. Birisi de «وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا» mübteda «وَاتَّبَعَتْهُمْ» «اٰمَنُو» ya ma’tuf اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ – de mübtedanın haberi olmasıdır ki bir çokları bu vechi tercih etmek istemişlerdir. Buna göre ma’nâ şu olur: hem o kimseler ki iyman etmişler, zürriyyetleri de bir iyman ile onların ardınca gitmişlerdir, zürriyyetlerini kendilerine ilhak etmişizdir. Ya’ni zürriyyetleri amelde atalarından dun olmakla beraber iyman ile onlara ittiba’ sâyesinde Cennette onların derecelerine çıkarılarak yanlarında bulundurulur ki zevk-u sürurları tammolsun وَمَآ اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَىْءٍ bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir.- Zürriyyetlerini kendilerine ilhaktan dolayı amellerinin sevablarından bir şey eksik verilmiş de değildir. كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ Herkes kazancına bağlıdır - rehin gibi bağlıdır. Kazanç kazanma, ya’ni çalışma veya çalışılan amel sanki bir borç ve insan o borca Allah yanında bir rehin gibidir, kurtuluşu ona bağlıdır. Eğer güzel kazanç tutar güzel çalışırsa borcunu öder, çünkü Allah salih ameli kabul buyurur, yok eğer çalışmaz veya kötü amele çalışırsa halâs olamaz, kendisini kurtaramaz. Zira tayyib, temiz ve güzel olmıyan şeyler Allah tealâya yükselemez «اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ» dur. Bundan dolayıdır ki ileride «كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهٖينَةٌ اِلَّآ اَصْحَابَ الْيَمٖينِ» gelecektir. Ya’ni eshabi yemînden maadası nefislerini o bağlantıdan kurtaramazlar. Onun için mükezzibîn tekziblerine bağlı kalarak Cehennemde kıvranırlarken müttakıler Allahın vikayesiyle kurtulup Cennetlerde ni’metler içinde zevk edeceklerdir. Ve Allah tealânın ayrıca fadl-ü lûtfuna da mazher olarak zürriyyetlerinin i’tilâsına da sebeb olacaklardır. Bu cümlenin burada sevkı zürriyyetler noktai nazarından da mühimdir. Ya’ni zürriyyetlerin kurtuluşu ve Sâbikun olan atalarının derecelerine yükselişleri de kendilerinin hiç kesbi olmaksızın mücerred babalarının kazançlarıyle değildir. Kendilerinin iyman ile onlara ittiba’ etmeleri ve onların ardınca yollarından gitmeleri sebebiyledir. Ataları kesibleriyle sebeb oldukları için evlâdlarını Cennette kendilerine ilhak olunmuş görmekle mes’ud olacaklar, evlâdları da iyman ile onlara ittaba’ ettikleri için kendilerini kurtardıktan başka Allah tealânın fadl-ü kereminden onların derecesinde mütena’im olacaklardır. Demek ki zadegân kendi kesibleri olmaksızın mücerred babalarının, dedelerinin kesibleriyle kendilerini kurtaramazlar. Ancak iyman ile çalıştıkları takdirde atalarının feyzından da müstefid olarak daha kolaylıkla yükselirler. İşte mü’minlerin evlâdlarını atalarına ittiba’ ile yükselmeğe sevk ederken, neseb şerefine güvenerek atâlete düşmemeleri için «كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ» buraya tezyil edilmiştir. Binaenaleyh bu âyette «وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَاسَعٰى» kasrını nâsih bir ma’nâ bulunduğunu zannetmek doğru değildir. Bil’akis «كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ» «لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَاسَعٰى» mısdakındadır. 22. وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ Hem onlara bir fâkihe ve bir et ile imdad etmekteyizdir ki içlerinin çekeceklerinden -ya’ni esaslı ni’metlerden ziyade olarak mahza zevk ve telezzüz için vakıt vakıt türlü ni’metler yetiştirmekteyizdir. Burada Âhıret saadetinin Dünya keyf ve zevkına mübtelâ ışret düşkünlerini imrendirecek, iştihalarını gıcıklıyacak bir neş’e ile tasviri vardır ki hulâsası humardan, günahtan azade saf ve temiz bir garam neşvesi duyurur 23. يَتَنَازَعُونَ فٖيهَا كَاْسًا orada, ya’ni Cennette bir keis çekiştirirler ki - KE’S, dolgun kadeh demektir. Mecazen içindeki içkiye de denilir. Kadeh çekiştirmek de neş’e ile teâtîden mecazdır. Bir keis ki لَالَغْوٌ فٖيهَا onda lagıv yok - ya’ni onu içerken boş, saçma sapan söz söylemek yoktur وَلَا تَاْثٖيمٌ günaha sokmak da yoktur. - Dünya ışretleri gibi değil. Şair şu mazmunu ne güzel söylemiştir:

Huni ciğerle memlu camı zer olmadansa

Bi inkisarı hatır işkeste sâgar olsun 24. وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ ve üzerlerine dolanır - Sûrei vakıada geleceği üzere ellerinde sâğarler surahıylerle hizmete amade ve emre müheyya olarak etraflarında pırıl pırıl döner dolaşır غِلْمَانٌ لَهُمْ kendilerinin has Milkleri olan uşaklar, Cennet sakîleri genc hizmetciler: كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ sanki saklı iri inciler - sadeflerinde gizli hiç kirlenmemiş, el değmemiş, öyle beyaz, öyle safi, öyle temiz, parıl parıl.

LÜ’LÜ’, parıldıyan büyük inci demektir. 25. وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ve ba’zısı ba’zısına dönmüş soruşuyorlardır. - Hem o zevk ve neş’e esnasında birbirlerine yüzyüze yönelmiş ahval ve ef’alinden soruyor, hasbi hal ediyorlardır 26. قَالُوٓا soranlar demektedirler - yine her biri demektir. اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فٖٓى اَهْلِنَا مُشْفِقٖينَ evet doğrusu biz evvel ehlimiz içinde; ilimizde veya obâmızda veya hanemizde ailemiz içinde yüreklerimiz titrer, korkar idik - akıbetten endîşe eder, bir ısyana düşmekten veya bir azâba ma’ruz olmaktan korkar idik 27. فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا şimdi Allah bize mennetti: lûtf-u tevfîkıyle bu ni’metleri in’am buyurdu وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ ve bizi o semum azâbından korudu -

SEMUM, yukarılarda da geçtiği üzere mesammata işleyen, zehirli sıcak, samm dahi denilen ma’ruf

rüzgârdır. Burada zikri geçen Cehennem ateşi veya Dünyadaki o korkunç hayat ona teşbih edilmiştir. Semum, Cehennemin isimlerinden biridir diye bir rivayet de vardır. 28. اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ Evet biz bundan evvel ona, ya’ni Allaha duâ ediyor «النَّارِ» diye korunmamızı dileyorduk اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ hakikat o, öyle berr, ya’ni va’dinde sadık muhsin, keremkâr الرَّحٖيمُ öyle rahîm - kendisine duâ ve ıbadet eden mü’minlere akıbette merhameti çok rahmetine nihayet yok. ٢٩ فَذَكِّرْ فَمَآ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ ٣ اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهٖ رَيْبَ الْمَنُونِ ٣١ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّٖى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصٖينَ ٣٢ اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَآ اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٣٣ اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَايُؤْمِنُونَ ٣٤ فَلْيَاْتُوا بِحَدٖيثٍ مِثْلِهٖٓ اِنْ كَانُوا صَادِقٖينَ ٣٥ اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ ٣٦ اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَايُوقِنُونَ ٣٧ اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَآئِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ ٣٨ اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فٖيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ ٣٩ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ ٤ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ ٤١ اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ٤٢ اَمْ يُرٖيدُونَ كَيْدًا فَالَّذٖينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكٖيدُونَ ٤٣ اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٤٤ وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَآءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ ٤٥ فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذٖى فٖيهِ يُصْعَقُونَ ٤٦ يَوْمَ لَا يُغْنٖى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ٤٧ وَاِنَّ لِلَّذٖينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَايَعْلَمُونَ ٤٨ وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حٖينَ تَقُومُ ٤٩ وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ

Meali Şerifi