AyetSûreler

Şuarâ Sûresi 10. Âyet

Mekke · Cüz 19 · Sayfa 367

وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ ۝١٠

Bir vakit de Rabbin, Musa’ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 10–33. âyetleri birlikte ele alır.

14. وَلَهُمْ عَلَىَّ ذَنْبٌ onlara üzerimde bir günah var - Şûrei Kasasta geleceği üzere kazara kıptıyi öldürmüştü. Zenb ta’biri onların zu’muna nazarandır. فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ onun için hemen beni öldürüvermelerinden korkarım - risaleti eda etmeden evvel katlolunmaktan korkuyor. 23. قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمٖينَ – rabbül’âlemînin Resülüyüz denildiği için Firavn: hem o rabbül’âlemin nedir? Diyor «ما» ile süal mahiyyetten süaldir. Mahiyyet kelimesi «ما» ya nisbettendir, ya’ni «ما» süaline verilecek cevabdır. Demek ki Firavn bu süal ile rabbül’âlemînin mahiyyetini sormuş oluyor. Bir şey’in mahiyeti ise emsalile beraber müşterek oldukları hakıkati külliyyedir. Fülânın mahiyyeti nedir? Denildiği zaman ona şeriklerile beraber ne denilir? Nev’ı veya cinsi nedir? Denilmiş olur. Halbuki Allah tealânın şeriki, misli, nazıri muhal olduğundan ona mahiyyet tasavvur olunamaz. Onun için Hazreti Musâ, cevabda üslûbi hakîm denilen tarzı iltizam edip yalnız rabbül’âlemîn ismini mefhumile tasavvur ettirmek üzere âlemîni tefsir ederek 24. قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنٖينَ Semavat ve Arzın ve bütün aralarındakilerin rabbı, eğer iykana ehl iseniz dedi ya’ni iykana ehil değil iseniz anlamazsınız. Fakat eşyayı tahkık etmiş, sebebsiz bir hâdise olamıyacağına bir yakîn edinmiş iseniz bilirsiniz ki bu üstünüzdeki Semavat ve altınızdaki Arz ile aralarındaki bütün bu mahsûsat, hudûsleri teaddüdleri, teşekkülleri, tefayyürleri ve bütün nızamı tehavvülleri ile bir rabbın tahti huküm ve terbiyesinde bulunduğuna ve bütün mümkinatın fevkında olan o vacibül’vücûdun şeriki olamıyacaığından nefsi mahiyyetile ta’rif olunamayıp ancak asâri zâhiresiyle bilinebileceğinden yakîn hasıl ederdiniz. Bu cevaba karşı Fir’avn 25. قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ etrafındakilere dinlemezmisiniz dedi - bakın bakın ben ne soruyorum o nasıl cevab veriyor demek istiyor ve ihtimal ki tabiatin rabba ihtiyacını kabul etmiyordu. Onun için Musâ 26. قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَآئِكُمُ الْاَوَّلٖينَ rabbınız ve evvelki atalarınızın rabbı dedi - tabiat üzerinde mutasarrıf olan bununla beraber hükûmete ihtiyaçları ma’lûm bulunan zevil’ukulün bariz olan delâletini ileri sürdü ki âlemîn mefhumunun rüknü bulunuyordu. Bunu sizin ve atalarınızın diye hıtab ve izafetle ifade etmesi de daha ziyade müessir ve vazıh olmak içindir. Çünkü sizin rabbınız demekle kendi ihtiyaçlarını göstermiş oluyor. Ve evvelki atalarınız demekle de beşerriyyetin faniliğini anlatarak gururlarını kırmış bulunuyor. Bununla beraber zevil’ukul hayyizinde göstermekle kendilerine bir şeref de izafe eyliyordu. Buna mukabil Fir’avn yine etrafındakilere hıtaben 27. قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذٖٓى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ her halde size gönderilmiş olan Resulünüz mutlak mecnun dedi - bu suretle Resulünüz demesi belli ki bir istihza oluyordu. İşte Fir’avnlık taslıyanların hepsi de ilâhilere böyle mecnun derler, alay ederler. Bidayeten yumuşaklıkla hakîmâne idârei kelâm eden Musâ bu ınad ve tecavüze karşı yine evvelki kelâmını tefsir ederek mislile mukabele etti 28. قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ o Maşrık ve Mağbirin ve bütün aralarındakilerin rabbı eğer siz âkıl iseniz dedi - ya’ni her gün gürüldüğü üzere güneşi doğurup batıran, o Maşrık ve Magribi ta’yin eden ve değiştiren ve bu suretle ecramı hareket ettirerek bütün kâinatı idare eden. hepsinin üzerinde huküm süren, hepsinin sahib ve maliki o, eğer siz âkıl olsanız bunu anlardınız, o Maşrık ve Mağribin rabbı bizi parlatıp sizi dulundurmağa (batırmağa) kadir ve şerîkten münezzeh olduğunu anlardınız da o nedir diye sormazdınız. Bu def’a da Fir’avn münakaşadan tehdîde geçerek 29. قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرٖى لََاجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونٖينَ kasem ederim ki dedi: eğer benden başka bir ilâh ittihaz edersen seni mutlak ve muhakkak o zindandakilerden ederim - zindana atarım yerinde bu ta’biri kullanması o zindandakilerin halindeki fecaati bilhassa hatırlatmak içindir. ٣٤ قَالَ لِلْمَلَِأ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌ ٣٥ يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهٖ فَمَاذَا تَاْمُرُونَ ٣٦ قَالُوٓا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ ٣٧ يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلٖيمٍ ٣٨ فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمٖيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ٣٩ وَقٖيلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ ٤ لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبٖينَ ٤١ فَلَمَّا جَآءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لََاجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبٖينَ ٤٢ قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبٖينَ ٤٣ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَآ اَنْتُمْ مُلْقُونَ ٤٤ فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ ٤٥ فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَايَاْفِكُونَ ٤٦ فَاُلْقِىَ السَّحَرَةُ سَاجِدٖينَ ٤٧ قَالُوٓا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمٖينَ ٤٨ رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ٤٩ قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ اِنَّهُ لَكَبٖيرُكُمُ الَّذٖى عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَُاقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَُاصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ ٥ قَالُوا لَا ضَيْرَ اِنَّآ اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ ٥١ اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَآ اَنْ كُنَّآ اَوَّلَ الْمُؤْمِنٖينَ ٥٢ وَاَوْحَيْنَآ اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادٖٓى اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ ٥٣ فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ ٥٤ اِنَّ هٰٓؤُلَآءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلٖيلُونَ ٥٥ وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَآئِظُونَ ٥٦ وَاِنَّا لَجَمٖيعٌ حَاذِرُونَ ٥٧ فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ٥٨ وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرٖيمٍ ٥٩ كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ ٦ فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقٖينَ ٦١ فَلَمَّا تَرَآءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَ ٦٢ قَالَ كَلَّا اِنَّ مَعِىَ رَبّٖى سَيَهْدٖينِ ٦٣ فَاَوْحَيْنَآ اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظٖيمِ ٦٤ وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرٖينَ ٦٥ وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَعٖينَ ٦٦ ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرٖينَ ٦٧ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَةً وَمَاكَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖينَ ٦٨ وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖيزُ الرَّحٖيمُ

Meali Şerifi