AyetSûreler

Sâffât Sûresi 152. Âyet

Mekke · Cüz 23 · Sayfa 451

وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ۝١٥٢

Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 139–181. âyetleri birlikte ele alır.

139. وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ Şübhesiz ki Yunüs de o mürselînden - Yunüs aleyhisselâmın kıssasında Allah tealânın bir Peygamberini habsedişinin bir ifâdesi vardır. Bunun burada zikri daha ziyâde Peygambere bir tezkir olmak haysiyyetiyledir. 140. اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ hani düşün o vaktı ki Yunüs ibak suretiyle dolu gemiye kaçmıştı -

İBAK, bir kölenin Efendisinden firar etmesidir. Sûrei «Enbiya» da «وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا» buyurulduğu üzere Yunüs aleyhisselâm öfkelenip tarafı ilâhîden izin gözlemeksizin çıkmış olduğundan ibak ta’bir buyurulmuştur. Alûsî tefsirinde der ki: Yunüs aleyhisselâm hakkında ehli kitabın kitablarında mezkûr olan şudur: Allah tealâ onu Ninüva ehalisine gidip da’vet etmeğe me’mur eylemişti ve o vakıt Ninüva cidden büyük idi, üç gün kadar bir müddette kat’olunabilirdi, şerleri büyümüş, fesadları çoğalmış idi, işi isti’zam etti ve Tersise kaçtı, onun için Yafaya geldi, bir gemi buldu, sahibleri Tersise gitmek istiyorlardı isticar etti, ücretini verdi ve gemiye bindi, derken büyük bir fırtına koptu, dalgalar çoğaldı gemi gark olacak hale geldi, gemiciler telâş ettiler, gemi hafiflemek için ba’zı eşyaları denize attılar, o sırada Yunüs geminin karnına inmiş uyumuş, hattâ nefesi yukarı çıkarmış, kaptan ona vardı ne uyuyorsun kalk rabbına duâ et ola ki bizi bu halden halâs eder de helâk etmez dedi ve birbirlerine gelin bu şer bize kimin sebebiyle geldi bilmek için kur’a atalım dediler, kur’a attılar Yunüse düştü, bunun üzerine: anlat bize sen ne yaptın, nereden gelip nereye gidiyorsun, hangi köyden hangi soydansın? dediler, o vakıt onlara «ha ben karayı ve denizi yaratan ilâhüssema rabbın kuluyum» dedi ve haberi anlattı, onun üzerine çok korktular ve neye öyle yaptın diye levmettiler, sonra ona «bu deniz durmak için biz sana ne yapalım» dediler, «beni denize atın durur, çünkü bu büyük fırtına benim için» dedi, adamlar gemiyi geri karaya atmağa çalıştılar, yapamadılar, nihayet Yunüsü tuttular, gemide bulunanların necatı için denize attılar, derhal deniz durdu ve Allah tealâ büyük bir balığa da emretti onu yuttu, onun karnında üç gün üç gece kaldı,ve karnında rabbına duâ ediyor ve ona yalvarıyordu, derken Allah sübhaneh balığa emretti onu karaya bıraktı, sonra Allah azze vecell ona «kalk Ninüva var bundan evvel sana emrettiğim vechile ehalisine nida et» buyurdu, Yunüs aleyhisselâm da vardı, nida etti ve «Ninüva üç gün zarfında batacak» dedi, bunun üzerine Ninüva ricali Allah tealâya iyman ettiler, ve oruç nidâ ettiler ve hepsi eskiler giydiler, kıral haber aldı, o da tahtından indi, hullesini çıkardı, ve bir çul giydi ve kül üzerine oturdu, gerek insan ve gerek hayvan hiç biri ne yiyecek ne içecek tatmasın diye münadi çağırdıldı ve hepsi Allah tealâya sığındılar ve şer ve zulümden geçtiler. Allah tealâ da kendilerine merhamet buyurdu, azâb etmedi, etmeyince Yunüs aleyhisselâm merak etti, ilâhî işte ben bundan kaçmıştım, çünkü bilirdim sen rahîm, raûf, sabûr, tevvabsındır. Ya rab benim canımı al artık ölüm bana hayattan hayırlıdır dedi, ya Yunüs cidden mahzûn oldun? buyurdu, evet ya rab dedi, ve Yunüs çıktı, şehrin mukabilinde beride bir gölgelik yaptı, altına oturdu, şehirde ne olacağını gözetiyordu, Allah tealâ emretti kendisine sıkıntısından gölge olmak için başı ucunda bir kabak çıktı, o kabakla ferahlandı büyük bir ferah duydu, yine Allah tealâ bir kurda emreyledi kabağı vurdu kuruttu, sonra sıcak bir semum rüzgârı esdi, Güneş de Yunüs aleyhisselâmın başına aksetti, iş ağırlaştı. Ölüm hoşlanılacak hale geldi, o vakıt rab: ya Yunüs kabağa cidden acıdınmı? buyurdu, cidden acıdım ya rab dedi, Allah sübhanehü de «ya sen o hiç üzerine yorulmadığın bakıb büyütmediğin, belki bir gecede bitip bir gecede helâk olan kabağa acırsın da ben o içinden on iki tepeden fazla insan sakin olan ve sağını solunu bilmez bir kavim ve bir çok hayvanat bulunan o büyük Ninüva şehrine merhamet etmezmiyim? buyurdu اه. Âlûsî bunu naklettikten sonra bunda hakka muhalif noktalar bulunmakla beraber ıttıla’ hasıl olmak için nakleyledim diyor. Onun için bu kıssaları okurken Kur’anın ifâdesindeki nezahete ve inceliklere dikkat ederek okumalıdır. Orada Yunüs aleyhisselâmı kavminin iymanından sonra azâb etmedi diye balığın karnındakinden ziyade vicdan azâbına düşmüş ve başında kabak da ondan sonra bitmiş gösteriyor, halbuki Kur’an sûrei Enbiyada: «فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذٰلِكَ نُنْجِى الْمُؤْمِنٖينَ» diye onun gamdan kurtarıldığını anlattığı gibi burada da alana atılışını ve kabağının bitirilmesini balığın karnında hasta olarak çıkarılması akıbinde olarak anlatmış ve kıssanın sonunu da kavminin iymaniyle istifâdeleri gibi bir husni akıbetle bağlamıştır. Sûrei Yunüste «فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَآ اٖيمَانُهَآ اِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْىِ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حٖينٍ» buyurulduğu üzere böyle iymanı yeis halinde halâs yalnız kavmi Yunüse nasîb olmuştur. Azâb iyman etmediklerinden dolayı mev’ud olduğu için kavmi iyman ettikten sonra azâb etmedi diye bir Peygamberin gûya yalancı çıkmış olup da ölsem bundan iyi idi diye mahzûn olmasında ma’nâ yoktur. Bu huzün belki bidayetinde kızıp kaçtığı zaman olmuş olabilir. Hulâsa buyuruluyor ki: hani o dolu kemiye kaçmıştı 141. فَسَاهَمَ da sehim, kur’a atışmıştı فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضٖينَ kaydırılanlardan olmuştu - ya’ni kur’ada mağlûb olmuş, gemiden atılmıştı, burada kendi kendini attı diye bir söz varsa da «مُدْحَضٖينَ» ta’birinin zâhirine muvafık değildir. Kendini atmış değil de kendi rızasiyle atılmış olabilir. 142. فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ Derhal balık onu lokma etti, ya’ni yuttu وَهُوَ مُلٖيمٌ melâmette idi, kendini levm ediyordu, peşiman oluyordu 143. فَلَوْلَآ اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحٖينَ eğer o çok tesbih edenlerden olmasa idi - öteden beri Allahı tesbih ile çok zikr ederdi, bu zulûmatta da «لَآ اِلٰهَ اِلَّآ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ» diye nida ediyordu. Fakat sâde şimdi değil, öteden beri çok tesbih edenlerden olmasa idi 144. لَلَبِثَ فٖى بَطْنِهٖٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ba’s olunacakları güne kadar elbette onun karnında kalırdı - lâkin kalmadı 145. فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَآءِ hemen biz onu alana, açık, boş bir sâhaya fırlattık وَهُوَ سَقٖيمٌ o halde ki hasta idi, fırlattık 146. وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطٖينٍ ve üzerine yaktîn, ya’ni bal kabağı cinsinden bir ağaç bitirdik - gövdesiz, çabuk biter, çok çatallanır uzar ve yaprakları büyük olduğundan gölgeliğe kabiliyyetli bir ağaç, sâkı olmadığı halde buna ağaç denilmesi çatallanıp yükselebilmesi ı’tibariyledir. Demek ki başında bu kabağın bitmesi çıktığı sırada hasta halinde bir siper olmak için idi. Bunun basît bir teşkilâta işaret olması da melhuzdur. 147. وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ ve onu, ya’ni Yunüsü yüz bine gönderdik - ya’ni kaçtığı yere tekrar gönderildi ki yüz bin nüfusa baliğ oluyordu اَوْ يَزٖيدُونَ hattâ artıyorlardı - ya’ni pek çok değillerse de az da değillerdi, artmağa da müsteıd idiler, bu ta’bir iki irsal arasında tezayüd bile vakı’ olduğuna işarettir. 148. فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حٖينٍ bunun üzerine iyman ettiler de biz de onları bir zamana kadar yaşattık - iymanı yeis faide vermezken bu suretle kavmi Yunüse verdi. 149. فَاسْتَفْتِهِمْ – Bu «فا» bir fezlekedir, ya’ni yukarıdaki «فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرٖينَ اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ» emrinden buraya kadar tafsıl olunan kıssaları bir telhıs ederek demek olur ki şimdi bunlara atfı nazar ve nihayet Yunüs kıssasını da teemmül eyledikten sonra Peygamberliğin müşkilâtından kaçınmıyarak ya Muhammed! sen yine müşriklere sor: susturmak için de: اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ rabbına kızlar. Onlara oğullar öyle mi? - Bu ne biçim taksim? Cüheyne Benî seleme, Huzâa Benî melîh gibi Arab müşrikleri Melekler Allahın kızlarıdır diyorlardı, halbuki kendilerinin kız evlâdları olsa istemiyorlardı, bir de meleklere kız demekle onlarda şiddet tasavvur etmiyorlardı, Sûrenin başında onların tasvir olunan şiddetlerini duyurmak için «فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا» buyurulduğu gibi burada da akıdelerini ibtal için zecir buyuruluyor. Buna karşı ı’tizar makamında murad dişi mahlûkları demektir diyecek olurlarsa buyuruluyor ki 150. اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ yoksa biz Melâikeyi dişi olarak yaratmışız da onlar şâhidler mi imiş? - 151. اَلَآ الخ ha bak - bu yukarıki «sor» emrinde dahil olmıyarak doğrudan doğru tarafı ilâhîden yalancılıklarını i’lan ile mezheblerini ibtal ve tenakuz gibi açık yalan olduğu ma’lûm olan şeylere şehadet etmeğe kalkışınların şehadetleri mesmu’ olamıyacağını ıhtar eder. 158. وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا bir de Allah ile Cinler beyninde bir neseb uydurdular.- Bu cümle «لَيَقُولُونَ وَلَدَ اللّٰهُ» kavli üzerine ma’tuftur. Hıtabdan yine bu suretle gıyaba geçilmesi sözlerinin şenaatinden dolayı hıtaba kabiliyyetleri olmadığını bir ıhtardır. Ya’ni iftiralarından bütün Cinlerle Allah arasında bir neseb, ülûhiyyette iştiraki ifâde edecek vechile bir münasebet, bir ortaklık uydurmağa kadar gittiler. Burada Cin, Meleklere dahi şamil olan eamm ma’nâya alel’umum gizli mahlûklar, maba’dettabiî kuvvetler, bütün ruhanîler demektir. Mecûsî mezheblerinde olduğu üzere Şeytan, Allahın kardeşidir, Melekler Allahın kızlarıdır dedikleri gibi bir takımları da ruhanîlerin, Cinlerin, Meleklerin Allaha münasebeti yakınlığı vardır. Biz onların vesatati olmaksızın Allaha yaklaşamayız, Allah yanında şefi’lerimiz olmak için biz onlara ıbadet etmekteyiz diyor, şirk koşuyor, biri şer yapar, biri hayır diyorlardı. Sûrei «En’am» da «وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَآءَ الْجِنَّ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَاطٖينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ» âyetlerinin tefsirinde buraya dair tafsılât geçmişti bak. وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ halbuki o neseb isnad ettikleri ruhanîler alel’husus Melâike bilir, şehadet ederler ki اِنَّهُمْ her halde onlar: o iftirayı uyduran yalancılar لَمُحْضَرُونَ muhakkak ıhzar olunacaklar - yakalanıp Cehenneme tıkılacaklardır. 159. سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ Allah, onların isnad ettikleri vasıflardan münezzeh sübhandır. - Bilirler, böyle tesbih ile tenzih ederler. Meleklerin tesbihinde şübhe olmadığı gibi «خَلَقْتَنٖى مِنْ نَارٍ» diye mahlûkıyyetini ı’tiraf eden İblîs bile müşriklerin isnad eyledikleri şirk vasıflarından Allahı tenzih eder, «اِنّٖى بَرٖٓىءٌ مِنْكُمْ» der 160. اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ lâkin Allahın ıhlâs ile seçilen kolları başka - onlar öyle isnadda bulunmazlar ve onun için azâba da ıhzar olunmazlar. 161. فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ Çünkü siz ve o taptıklarınız - putlarınız ve Şeytanlarınız 162. مَآ اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنٖينَ Allaha karşı meftun edemezsiniz 163. اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحٖيمِ ancak Cehenneme yaslanacak olanı aldatırsınız - onun için Allahın ıhlâs ile seçilen kullarını bozamazsınız. Şu da o bilen Cinlerin, ya’ni Melâikenin sözlerindendir. 164. وَمَا مِنَّآ Bizden ise başka değil اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ ancak ona ma’lûm bir makam vardır. - Ya’ni her birimizin Allah tealâya ubudiyyet için durduğumuz ma’lûm bir makamı, muayyen bir haddi vardır ki onu geçemeyiz 165. وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّآفُّونَ ve biz elbette biz şübhesiz o saf dizenleriz «وَالصَّآفَّاتِ صَفًّا» 166. وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ ve biz her halde biz o tesbih edenleriz - ya’ni Allah tealâyı şanı sübhanîsine lâyık olmıyan evsaftan tenzih ederiz - binaenaleyh veled, neseb gibi isnadları kat’iyyen reddederiz. 167. وَاِنْ «انّ» nin muhaffefidir. Ya’ni ve gerçek كَانُوا لَيَقُولُونَ kat’iyyetle diyorlardı ki 168. لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلٖينَ bizim ındimizde evvelkilerinkinden bir zikr olsa idi - onlarınki gibi Allah tarafından indirilme bir kitab, fikirler açıp ıbret dersi veren ilâhî bir kitab olsa idi 169. لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ Allahın ıhlâs ile seçilen kulları olurduk - Kureyş böyle demişlerdi 170. فَكَفَرُوا بِهٖ fakat olunca ona küfrettiler - ıhlâs ile sarılmak şöyle dursun küfrettiler, zikirlerin en güzeli olan Kur’an nâzil olunca nankörlük edip tanımak istemediler فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ artık ilerde bilecekler - küfürlerinin akıbeti neye varacağını görecekler, çünkü va’di ilâhî şöyledir: 171. وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلٖينَ celâlim hakkı için mürselîn kullarımız hakkın da ezelde şu kelimemiz sebk etmiştir: 172. اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ elbette onlar muhakkak mensur olacaklardır onlar - önünde olmazsa sonunda yardım onlara olacaktır. 173.

وَاِنَّ جُنْدَنَا Ve elbette bizim askerlerimiz - o mürselîne yardım edecek, onun ensarı olacak olan hakk orduları لَهُمُ الْغَالِبُونَ muhakkak onlar galib olacaklardır. - Peygamberlerin hikmeti irsalleri akıbet tehakkuk edecek, da’vaları zaferi kazanacaktır. Burada bu kelimei ilâhiyye Peygambere va’d ve muhaliflerine vaîd sıyakındadır. Bu va’d-ü vaîd tekrar buyurulduktan sonra bu Sûrei celîle de şu âyetle hatm olunuyor: 180. سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ tesbih, o ızzetin sahibi olan rabbın sübhane onların isnad ettikleri vasıflardan - ya’ni seni terbiye edip risaletle gönderen ve o kat’î nusrat ve galebeyi va’d buyurmuş olup va’dinde hulf etmesine veya kuvvet-ü kudretine karşı gelinmesine ihtimal bulunmıyan sahib ızzet rabbın sübhane o müşriklerin, kâfirlerin isnad eyledikleri eksik vasıflardan tenzih 181. وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ bir de selâm, o mürselîne - mensurıyyetleri ezelde mukadder olan sana ve yukarıda bir kısmının isimleri geçmiş olan bütün Peygamberlere, bütün bu ni’metlerden dolayı 182. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ hamd de Allaha rabbül’âlemine - bu âyet de pek cem’iyyetli olan âyetlerdendir. İbni Ebi hâtimin Şa’bîden tahric eylediği bir hadîste Resulullah sallallahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki: her kimi kıyamet günü ecirden tam ölçekle ölçmek mesrur edecekse meclisinin Âhirinde kalkacağı sıra desin: «سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ»