AyetSûreler

Sâffât Sûresi 13. Âyet

Mekke · Cüz 23 · Sayfa 446

وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ ۝١٣

Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–21. âyetleri birlikte ele alır.

1. وَالصَّآفَّاتِ صَفًّا – «واو» Kasem içindir, «اُقْسِمُ بِالصَّآفَّاتِ» ma’nâsını gösterir.

SAFFAT, saf yapanlar demektir ki Ebüssüudun beyanına göre hem dizilip saff olanlar, hem saf dizenler

ma’nâsına gelir. İleride gelecek olan «وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّآفُّونَ» da bu iki ma’nâ üzerine deveran eder. Saff, müteaddid şeyleri düz bir hat nizamı üzerinde sıra ile dizmek ma’nâsına masdar olup dizilen sıraya da ism olarak saff denilir. Namaz saffı, saffı harb nizamı gibi. Melekûtı ilâhîde meratibi muhtelifede kemali intizam ile dizilip iyfayı vazıfe eden Melâikeye kasem intizam ile dizilipiyfayı vazıfe eden Melâikeye kasem buyuruluyor ki bunda islâm için matlûp olan cemaat, cihad, ılim kuvvetleri gibi teşkilâtın esaslarına da işaret vardır. Bu suretle ma’nâ şu oluyor: yemin ederim o Meleklere, o kuvvetlere ki saflar yapıp dizilmişler, bu sıfat, Arşı ilâhî etrafını donatmış olan Meleklerden ta Semai Dünyayı tezyin eden ecramda ahzı makam ederek iyfayı vazıfe için emri ilâhiye âmade bulunan Melâikeye kadar hepsine şamil ve esası beş vakıt namazlarda bağlanan saflarla temsil olunan millet ve cemaate işareti de havidir. 2. فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا Derken zecrederek sürerler. -

ZECR, aslında bir tasallûtla bağırıp azarlıyarak bir şeyden defi’ etmektir. Haylâyıp sevketmek ve

bağırmaksızın men-ü nehiy eylemek ma’nâlarına da kullanılır. Binaenaleyh gerek bulutları sevk eden sürücü Melekler gibi sâik ve gerek alel’umum men-ü defeden daf’i kuvvetler bu zâcirattandırlar: bu suretle bütün mücahid ordular buna dahil olduğu gibi bilhassa kumanda götürenler ve va’z edip yürüdenler de bunda dahildir. 3. فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا Sonra bir zikir tilâvet ederler - hakdan vahiy, kitab, Kur’an indirir, ılm-ü ma’rifet telkıyn ederler. Bütün bunlara kasem ile ehemmiyyetlerini ıhtar ederek söylerim ki 4. اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌ hakikatte sizin ıbadet edeceğiniz Tanrınız birdir.- İsbatı: 5. رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا o bütün Göklerin ve Yerin ve aralarındakilerin rabbı وَرَبُّ الْمَشَارِقِ hem bütün meşrıkların rabbı - meşarık, kevakibin meşrıkları ve yâhud sene zarfında her gün başka bir noktada doğması i’tibariyle Güneşin meşrıkları demek olabilirse de bunlardan başka «فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا» karînesiyle bilcümle envarı ma’neviyyenin dahi işrakatına işaret olunmak için «رَبُّ الْمَشَارِقِ» buyurulmuş olması daha doğrudur. Çünkü zâhir ile batın, haric ile zihin, afak ile enfüs birleşmeden hakkın vahdeti bilinemez. Envarı zahirenin Semai Dünya ziynetinden gösterilmesi de bunu anlatır. Şöyle ki: 6. اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَآءَ الدُّنْيَا بِزٖينَةٍ biz Dünya Semayı: en yakın Göğü bir ziynet ile donattık: الْكَوَاكِبِ kevkebler - yıldızlarla. Semâi Dünya terkibinde de Dünya ednanın müennesidir ki en yakın demektir. Bu ifâdenin zahiri bütün kevakibin Semâi Dünyada olmasıdır. Şu halde burada Semai Dünya, Arzın etrafında yalnız feleki kamer sahasından ıbaret değil, yalnız hey’eti şemsiyye âlemi de değil, alel’umum kevakibin bulunduğu cismanî sâha ya’ni eb’adı selâse sahasıdır. Gerçi tezyin cirimleriyle değil de zıyalariyle olduğuna göre bunların Arzdan görünebildikleri irtisam ve in’ıkâs sahasına sırf görünüş (optigue) haysiyyetiyle bu isim verilmiş olmak dahi muhtemil ise de zâhir olan evvelkisidir. Her iki takdirde de bu suretle Dünya Semânın tezyini ıhtar edilmekle işbu zahirî envar ve tezyinin herkes tarafından bile hiss-ü takdir olunabileceği ve fakat daha yukarısının böyle olmadığı anlatılmış oluyor. Onun için buyuruluyor ki 7. وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ hem de mârid; taate yanaşmaz her bir Şeytandan hıfzeyledik. Şöyle ki 8. لَايَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَِا الْاَعْلٰى onlar melei a’lâyı dinleyemezler - o cismanî tezyinleri zahirî nurları geriden görürler, fakat daha yüksek hey’etleri, en âlî cem’ıyyetleri ya’ni Melâikeyi dinleyip işidemezler, Peygamberler gibi vahiy alamazlar, mı’raca çıkamazlar, o hududda duramazlar. 9. وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا koğulmak için her taraftan atış edilir, mermiye tutulurlar. Semâi Dünyanın dahi hududunda böyle defı’ edici tard edici kuvvetler vardır. Ki bunlar zikrolunan zacirattandırlar. Dinsiz Şeytanların melei a’lâyı dinlemeyip de Peygamberlik taslıyamamaları için karagol bekler, onları tard ederler وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ bir de o Şeytanlara daimî bir azab vardır. - Ki o da Âhırettedir 10. اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ ancak bir çalıp kapmaca yapan olur. - Bir kulak hırsızlığı ile melei a’lâ haberlerinden, vahy-ü ilham varidatından çalıp kaçan bulunur. فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ onu da bir şihabı sâkıb, Semadan Arza doğru delip geçen bir alev ta’kıb eder - Sûre «Hıcr» de şihab hakkında söz geçmişti bak.

SÂKIB, esasen delen veya delici demektir. Zıyasiyle Semayı delivermiş gibi parlak görünen yıldıza

necmi sâkıb denildiği gibi şihabı sâkıb denildiği gibi şihabı sâkıb da böyledir. Bununla beraber şihabı hakıkaten hevai nesimîye haricinden bir mermi gibi gelerek delip geçiyor da demektir. Şihabların ebhırei mütesâıdeden iştial etmiş olması nazariyyesi bugün kabul edilmiyor. Şihablar Semaî Dünyanın sâbit ziyneti olan ma’ruf kevakib gibi büyük olmamakla beraber yine yıldızlar cümlesinden sayılabilecek küçük ve küme küme dolaşan ecramdandırlar. Hevayi nesimîye temassı ile iştial ettiği sırada bir fişenk gibi kaymasiyle ziynet hizmetinden de hâli kalmaz. Maamafih Şeytanlara atılan şihabdan murad ruhanî bir şihab olması da pek muhtemildir. Asıl mes’ele aşağıdan Semaya karşı tecavüz etmek istiyenlerin vaz’ıyyetlerini göstererek ilâhî olan ilhamattan bir kulak hırsızlığına raci’ olan Şeytanlıklarla Peygambere karşı rekabete kalkışan dinler uydurmağa çalışan dinsizlerin maddî ve ma’nevî hezimet ve perişanlıklarını anlatmaktır. 11. فَاسْتَفْتِهِمْ şimdi sor onlara - bunları gösterdikten ve hepsini yaradanın birliğini anlattıktan sonra sor o seninkilere, o münkirlere ki اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا hılkatçe kendileri mi daha çetîn, daha kaviy اَمْ مَنْ خَلَقْنَا yoksa bizim yarattığımız o mahlûklarımız mı? o saffat zacirat, taliyat, o Semâlar mı? Hangisini yaratmak daha zor. Bunları yaradan Allah hiç kendilerini bir neş’et ile daha yaratamaz mı? Görülüyor ki burada «يس» nin âhirindeki «اَوَ لَيْسَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ» âyetinin bir tafsıl ile takriri vardır. Bu süalin cevabı da şunun içindedir: اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طٖينٍ لَازِبٍ çünkü biz kendilerini bir cıvık yapışkan çamurdan yarattık - onlar yaradıldıktan sonra bir cıvık çamurun ne çetinliği olur? Bir cıvık çamur ki en mütekâmil şekli nuftedir. 12. بَلْ عَجِبْتَ fakat sen teaccüb ettin - Allahın kudretine ve onların inkârına وَيَسْخَرُونَ onlar ise eğleniyorlar, اه O fasıl o ayırış şöyle ki: ٢٢ اُحْشُرُوا الَّذٖينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ ٢٣ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَحٖيمِ ٢٤ وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُلُونَ ٢٥ مَالَكُمْ لَاتَنَاصَرُونَ ٢٦ بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ ٢٧ وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ٢٨ قَالُوٓا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَاْتُونَنَا عَنِ الْيَمٖينِ ٢٩ قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنٖينَ ٣ وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغٖينَ ٣١ فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا اِنَّا لَذَآئِقُونَ ٣٢ فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاوٖينَ ٣٣ فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ ٣٤ اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمٖينَ ٣٥ اِنَّهُمْ كَانُوٓا اِذَا قٖيلَ لَهُمْ لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَ ٣٦ وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُوٓا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ ٣٧ بَلْ جَآءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلٖينَ ٣٨ اِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا الْعَذَابِ الْاَلٖيمِ ٣٩ وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَاكُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٤ اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ ٤١ اُولٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ ٤٢ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ ٤٣ فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ ٤٤ عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ ٤٥ يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَاْسٍ مِنْ مَعٖينٍ ٤٦ بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبٖينَ ٤٧ لَا فٖيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ ٤٨ وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عٖينٌ ٤٩ كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ ٥ فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ٥١ قَالَ قَآئِلٌ مِنْهُمْ اِنّٖى كَانَ لٖى قَرٖينٌ ٥٢ يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقٖينَ ٥٣ ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَدٖينُونَ ٥٤ قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ ٥٥ فَاطَّلَعَ فَرَاٰهُ فٖى سَوَآءِ الْجَحٖيمِ ٥٦ قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدٖينِ ٥٧ وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّٖى لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرٖينَ ٥٨ اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتٖينَ ٥٩ اِلَّامَوْتَتَنَا الْاُولٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبٖينَ ٦ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ ٦١ لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ ٦٢ اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ ٦٣ اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمٖينَ ٦٤ اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فٖٓى اَصْلِ الْجَحٖيمِ ٦٥ طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُسُ الشَّيَاطٖينِ ٦٦ فَاِنَّهُمْ لَٰاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُنَ مِنْهَاالْبُطُونَ ٦٧ ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمٖيمٍ ٦٨ ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَِالَى الْجَحٖيمِ ٦٩ اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَآءَهُمْ ضَآلّٖينَ ٧ فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ ٧١ وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّلٖينَ ٧٢ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا فٖيهِمْ مُنْذِرٖينَ ٧٣ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرٖينَ ٧٤ اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ

Meali Şerifi