AyetSûreler

Saf Sûresi 1. Âyet

Medine · Cüz 28 · Sayfa 551

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ۝١

Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O, üstündür, hikmet sahibidir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–9. âyetleri birlikte ele alır.

2. يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ – Sebebi nüzûlde zikredilen birinci: Abdullah ibni Selâm rivayetine göre bu hıtab, hakikî mü’minlere nezirlerinin ifası lüzumunu ıhtar için tehyicdir. Yapmıyacağınız bir şey’i adamayın, mâdem ki adadınız o halde sözünüzde durup adaklarınızı yerine getiriniz demektir. İkinci Dahhâk rivayetine göre yapmadığınız şey’i neye söyliyorsunuz, mü’minlere yalan söylemek yakışır mı? Mealinde ıtâbdır. Üçüncü rivayette ise hıtab, zâhirde mü’min görünen Münafıklara tevbıhtir. Fakat bu iki rivayete nazaran «مَا لَا تَفْعَلُونَ» de «مَا لَمْ تَفْعَلُوا» gibi mazıy ma’nâsı gözetmek lâzım geleceğine nazaran zâhir olan evvelki rivayet vechile istikbale aid nezir ma’nâsıdır. Onun için bu âyet ile nezrin ifası vacib olduğuna istidlâl olunmuştur. Ya’ni aslı meşru’ olmakla beraber ayni vacib olmıyan bir fiıl, nezr ile vacib olur. O halde yapmıyacağanız bir fi’li nezr etmeyin, nezr ettinizmi behemehal icra edin, nezirlerinize yalan çıkmaktan son derece sakının 3. كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ yapmıyacağınız şey’i söylemeniz Allah yanında mebguz, menfur olmak i’tibariyle ne büyük kabahattır! -MAKT, yukarılarda da geçtiği vechile şiddetli bugz, son derece mebguzluk, menfurluk, iğrençlik demektir. «كَبُرَ» fi’li bu gibi makamlarda «بِئْسَ» gibi fi’li zem veya fi’li teaccüb ma’nası ifade ederki sûrei Kehfde «كَبُرَتْ كَلِمَةً» de böyle idi. O halde Allahın en sevdiği ameli bilsek de yapsak deyen halıs mü’minler, Allahın mebguzu olmamak için büyük söylememeli, yapamıyacakları şeylere nezr etmemeli, nezr ettiklerini yapmalıdırlar. Bundan dolayı Allah tealâ onların yapabilecekleri amellerden sevdiği bir ameli haber vererek buyuruyorki 4. اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِهٖ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ haberiniz olsunki Allah tealâ kendi yolunda bünyanı marsus gibi saf bağlıyarak çarpışanları sever -Allahın sevgilisi olmak için mü’minler de böyle yapmalıdır. Dikkate şayandır ki bu Sûrede «صاد» fasılası işbu «بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ» ile yalnız bu âyete tahsıs edilmiş ve bu suretle bunun ehemmiyyeti mahsusasına tenbih olunmuşturki buna sûrei SAF tesmiye edilmiş olması da bunun mümtaz ehemmiyyetini iş’ar eder «بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ» kurşunlu bina, eczası kurşunla kenetlenerek yekpare bir cisim haline gelmiş olan muhkem bina demektir. İşte mü’minler hey’eti ictimaiyyesi gerek «وَالصَّآفَّاتِ صَفًّا» Sûresinin başında ve gerek sûrei Fethin âhirinde «كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ» teşbihi ile beyan ve tasvir olunduğu üzere böyle kaviy bir irtibat ile yekdiğerine merbut sağlam bir bünyan teşkil etmeli ve islâm mucahidleri o suretle mumtezic bir saf halinde çarpışmalıdır. Şübhesizki bu teşbihte efradın cismen yek nesak bir şekl-ü nizam ile terbiye ve inzıbatları mevzuı bahs olduğu gibi kalben niyyet ve iymanlarının bir kelime etrafında toplanacak ve birbirlerini sevip tutacak bir surette ıhlas ve istivası da mevzuı bahistir. Sonra ba’zı müfessirînin beyanına göre bunda ordunun esası ve en mühim teşkilâtı piyade teşkilâtı olduğuna da bir işaret vardır. Çünkü suvarı, donanma ve sairede dahi saffı harb nizamı ceryan ederse de en ziyade saf harbi piyadede olmak meşhurdur. Binaenaleyh terbiyei askeriyyede hem cismanî nizama hem de terbiyei diniyye ile kalbî ve manevî vahdete i’tina olunmak ve mü’minler arasında bu vahdet ve mahabbeti ıhlâl edecek ahlaksızlıklardan son derece çekinilmek iktıza eder. Bunu yapabilmek için de gaye güzel ta’yin edilmek ve süflî maksadlar bırakılıp Allah yolunda en yüksek ve en ulvî gayeye sarılmak lâzım gelir. Bundan dolayı bu mukatele kaziyyesini iktiza eden esbab ve sevâikı ve hedef-ü gayyeyi iyzah ile dini islâmın zuhuru hikmetini anlatmak üzere edyanı münzeleye şöyle bir geçit resmi yapdırılarak buyuruluyor ki 5. وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ düşünün o vaktı ki Musâ kavmına, ya’ni Beni İsraile demişti: لِمَ تُؤْذُونَنٖى وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ bana niçin eziyyet ediyorsunuz halbuki benim size Allahın Resulü olduğumu biliyorsunuz da - bununla Musevîlerin bile bile Peygamberlere küfr-ü ısyan etmek ötedenberi âdetleri olduğu ve hep o âdetin seyyiatını çekmekte bulundukları ıhtar olunuyor. Hazreti Musâya ettikleri eziyyetlerin tafsılâtı sûrei Bakarede geçmiş, ba husus cebbarîne karşı mukatelede «اذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَآ اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ» dedikleri ve neticesinde Tiyhe düştükleri sûrei Mâidede zikr olunmuştu فَلَمَّا زَاغُوٓا vaktâki böyle zeyg ettiler - Haktan meyl ile yamıklık edip eğri gittiler اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ Allah da kalblerini yamılttı - eğriltti, eğriliği kalblerine tabiat yaptı, hep eğrilik düşünürler, eğri giderler, hak söz kendilerine te’sir etmez, doğru yola yanaşmazlar وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ Allah da dinden çıkmış fasıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz - muvaffak etmez, murada erdirmez, işte müslimanların mukatele için hazırlanmalarının sebeblerinden birisi böyle hak dinlemez, bozulmuş fasıklar güruhunun haleti ruhiyyeleridir. Netekim kalblerinin eğriliğinden dolayı Isâyı da kabul etmediler, ettik diyenler de dediğini tutmuyorlar. 6. وَاِذْ قَالَ عٖيسَىابْنُ مَرْيَمَ o vaktı da düşününki: Isâ ibni Meryem şöyle demişti: يَا بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ ey Beni israîl - Musâ Aleyhisselâm baba cihetiyle kendisi de Beni israîlden olduğu için ey kavmım diye hıtab etmişti, Isâ Aleyhisselâm ise onlardan babası olmadığı cihetle ey Beni İsraîl dedi اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ haberiniz olsun ki ben size Allahın Resulüyüm مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ önümdeki Tevratı tasdıkci وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْتٖى مِنْ بَعْدِى ve benden sonra gelecek bir Resulün mübeşşiri olarak gönderildim ki اسْمُهُٓ اَحْمَدُ o Resulün ismi Ahmeddir. - Burada Ahmed isminin aynen kendisi alem olarak murad olunmak da, ma’nası murad olunmak da muhtemildir. Ya’ni adı gayet memduh ve pek güzel demek de olabilir. Zira Hazreti Isânın bu suretle tebşirine me’mur olduğu resuli kibri ya Muhammed Mustafa sallâllahü aleyhi vesellem Hazretlerinin bir ismi de Ahmed olduğu gibi Muhammed ismi şerifi de aynı hamd maddesinden olarak en güzel en öğülecek ismidir. Maamafih Ahmed ismi şerîfinin aynen kendisi murad olunmak daha zâhirdir. Netekim imam Malik, Buharî, Müslim, Darimî, Tirmizî, Nesa’î, Cübeyr ibni mut’ım radıyallahü anh Hazretlerinden şöyle rivayet etmişlerdir. Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem buyurdu ki: «اِنَّ لِى اَسْمَاءً اَنَا مُحَمَّدٌ وَاَنَا اَحْمَدُ وَاَنَا الْحَاشِرُ الَّذِى يَحْشُرُ النَّاسُ عَلٰى قَدَمِى وَاَنَا الْمَاحِى يَحْمُو اللّٰهُ بِىَ الْكُفْرَ وَاَنَا الْعَاقِبُ = Benim müteaddim isimlerim vardır: ben Muhammedim, ben Ahmedim, ben o Haşırım ki nâs benim kademim üzere haşrolunacaklardır. Ben o Mahıyyım ki Allah benimle küfrü mahvedecektir. Ben Akıbim», AKIB, kendisinden sonra Peygamber gelmiyen «Hâtemül enbiya» demektir. Hazreti Hassanın şu beyti de Ahmed ismi şerifi Resulullahın alemi olan bir ismi celîl olduğunu natıktır. صلى الاله و من يحف بعرشه والطيبون على المبارك احمد Ya’ni Allah tealâ ve onun Arşını kuşatmış olan Melekler ve bütün temizler mübarek Ahmede salât getirmişlerdir. Ahmed lâfzı, aslında hamd ederim ma’nasına fi’li muzarı’ nefsi mütekellim vahde sigasından menkul olmak da melhuz ise de daha zâhir olan ismi tafdıl olmasıdır. İsmi tafdıllerde asl olan fâil ma’nasına olmak ise de daha meşhur ma’nasına eşher gibi ismi mef’ul ma’nasına olduğu da vardır. «اَلْعَوْدُ اَحْمَدُ» ta’birinde olduğu gibi Ahmed lâfzının Mahmudiyyette tafdıyl ma’nasına isti’mali de mesmu’dur. Hâmidiyyetten olduğuna göre «en ziyade Hamd eden» Mahmudiyyetten olduğuna göre de «en ziyade Hamd-u medh olunan» demek olur. Alem halinde de bu ma’naların birinden menkul olarak bu isim ile müsemmâ olan zat, maksud olur. Bu âyette Hazreti Isânın risaletinin hikmeti olarak şu iki şey’i söylediği beyan olunuyor: Birisi önündeki Tevratı tasdık, birisi de kendisinden sonra gelecek Ahmed bir Resulü tebşir. Tevratı tasdık, Ahkâm ı’tıbariyle dahi mülâhaza olunabilirse de daha ziyade ıhbar ı’tibariyle olmak da zâhirdir. Zira Tevratta hem Mesîha hem de Hatemül enbiyaya dair haberler vardı, onun için Hazreti Isânın gelişi hem Mesîha dair olan haberlerin sıdkını isbat etmiş hem de Hatemül enbiyayı tebşir ile olbabdaki haberleri tasdık eylemiş bulunuyordu. Lâkin Musevîler Hazreti Isâyı inkâr ettikleri gibi Nasârâ da bu tebşiri kısmen inkâr ve kısmen başka suretle te’vil ederek haksızlığa sapmışlar ve eldeki İncillerin böyle bir şeyden bahsetmediğini iddiaya kadar varmışlardır. Hazreti Isâya verilmiş olan İncil de Kurân gibi aynen mevcud ve mahfuz olmuş olsaydı bu tebşirin İncilde mezkûr olup olmadığına kolaylıkla vukuf mümkin olurdu. Maamafih sûrei Bakare de tafsıl olunduğu üzere elde mevcud olan ahdi atîk ve ahdi cedîd kitablarında buna dair delâil de az değildir. Meselâ ahdi cedîdde a’malı rusülün üçüncü babında: «Musâ ecdadımıza» Rabbiniz Allah size biraderlerinizden benim gibi bir Peygamber zuhura getirecektir. Anı size söyliyeceği cümle şeylerde dinleyiniz. Ve her kim ol Peygamberi dinlemez ise kavmın arasından mahv olunacaktır» dedi ve İsmaîl ile ondan sonra söyliyen Peygamberlerin cümlesi dahi bu günleri tebşir eylemişlerdir» diye de mezkûrdur. Musâ gibi olan bu gelecek Peygamber, İsmaîlden de bahis karinesiyle belli ki Hâtemülenbiya ve Muhammed Musatafa idi. Isâ aleyhisselâm bunu tasdık ve tebşir etmiş idi. Nasârâ bunu Isâ aleyhisselâmın kendisine hamletmek istemişlerse de Isâ aleyhisselâm Musâ gibi harb-ü kıtale memur bir Peygamber değil idi. Âlûsî burada İncillerden bahsederek der ki: Nâsârâ ındinde dört İncil vardır.

BİRİSİ, Mettâ İncilidir ki on iki havariyyundan Mettâ Hazreti Isânın ref’ından sekiz sene sonra Filestıne

Süryanî lügati ile cem’eylemiştir. Altmış sekiz ıshahtır.

İKİNCİSİ, Merkus incilidir ki yetmişlerden olan merkus refı’den on iki sene sonra Romada efrencî (ya’ni

Lâtin) lügatiyle cem’eylemiştir. Kırk sekiz ıshahtir. ÜÇÜNCÜSÜ, Luka İncilidir. Bu da yetmişlerden olup İskenderiyyede Yunan lügatiyle cem’eylemiştir. Seksen üç ıshahtır.

DÖRDÜNCÜSÜ, Yuhanna İncilidir ki refı’den otuz sene sonra bilâdi Rumdan Efsus şehrinde

cem’eylemiştir. Ishahatı nüshai kıbtıyyede otuz üçtür. Bu İnciller muhteliftir. Bunların mündericatında ba’zı yerler vardır ki insaf bunların ne Allah tealânın kelâmı, ne de Isâ aleyhisselâmın kelâmı olmadığına şehadet eder. Meselâ zuumlerince Isâ aleyhisselâmın salbi, defni kabrinden Semâya ref’ı kıssaları gibi ki bunlar ba’zı ekâbir ve salihîn hakkında te’lif olunan teracimi ahval kitabları gibi Isâ aleyhisselâmın vilâdeti, ref’i ve daha bazî ahvali ile ba’zî kelimatını şerh yollu yazılmış tarih ve tercemei hal kitablarına benzer. Binaenaleyh Isâ aleyhisselâmın Kur’nı azîmüşşanda haber verilen beşikte söylemesi ve bizim Peygamberimizi tebşir eylemesi gibi diğer bazî ahval ve kelimatını bu İncillerin ihmal eylemiş olması Kur’anın beyanına karşı hiç bir zarar vermez. Bununla beraber insaf ile hareket eden ve teassubu bırakıp doğru yola sülûk edecek olan kimseler için bu incillerde dahi o bişarete dair sözler vardır. Yuhanna İncilinin on beşinci faslında Yesu’ mesîh demiştir ki: Pederin göndereceği Hak ruhu Faraklît size her şeyi talim edecektir, yine Mesih demiştir ki: beni seven kelimemi hıfzeder, Pederim de onu sever ve o ona varır, ındinde menzile tutar, bunu size söyledim. Çünkü ben sizin yanınızda mukîm değilim, Pederin göndereceği ruhulkudüs Faraklît size her şey’i ta’lim edecek ve benim söylediğim sözü hatırlatacaktır. Size selâmımı tevdi ediyorum kalbleriniz muztarib olmasın telâş etmesin ben gideceğim ve size döneceğim beni seviyor olsanız benim Pedere gitmemle sevinirdiniz. Ve demiştir ki: benim Pedere gitmekliğim sizin için hayırlıdır. Çünkü ben gitmezsem Faraklît size gelmez, amma gittiğimde onu size gönderirim, o geldiği vakıt da âlemi hatîeden dolayı tevbıh edecektir. Size söylemek istediğim daha çok sözler var, lâkin siz ona tehammül edemiyeceksiniz, fakat o Hak ruhu geldiği vakıt sizi bütün hakka irşad edecektir. Çünkü o kendiliğinden söylemez, ne işidirse onu söyler ve bütün geleceği haber verir ve Pedere aid olanın hepsini size ta’rif eder. Bir de (on dördüncü babda) demiştir ki: eğer siz beni seviyorsanız benim vasıyyetlerimi hıfz ediniz ve ben Pederden size ilel’ebed beraberinizde sâbit kalacak diğer bir Faraklît vermesini dilerim, o Hak ruhunu ki âlem onu kabul etmiye takat getirmedi, çünkü onu tanımadılar. Ben sizi yetim bırakmam, an karib size geleceğim. Âlûsî bunları naklettikten sonra da der ki: Faraklît kelimesi hamdi iş’ar eden bir lâfızdır. Gözlerini teassub perdeleri bürümemiş olanlar nazarında Isâ aleyhisselâmın bu kelâmından murad Ahmed sallâllahü aleyhi vesellem olduğu teayyün eder. Nasârânın ba’zısı bunu «Hammad» diye, ba’zısı da «Hâmid» diye tefsir eylemişlerdir. Bu surette bunun medlûlünde aleyhissalâtü vesselâmın Ahmed (yâhud Muhammed) ismine işaret var demektir. Diğer ba’zı Nasârâ da muhallıs (ya’ni halaskâr) diye tefsir etmişler, buna Isâ aleyhisselâmın diğer bir kavlinde «Allah size diğer bir halaskâr gönderecektir» demiş olmasiyle istidlâl eylemişlerdir. Bu suretde risaleti Muhammediyyede hamd unvaniyle değilse de tahlıs «ve şefaat» unvaniyle işaret olmuş olur. Nasârânın diğer bir takımları da fâraklît, hazreti Isânın tilmizlerine Semadan inmiş olan ateşîn diller olup bir takım alâmetler ve acaib işler yapmışlardır diye zu’m olunmuştur. Lâkin diğer bir fâraklît diye âhar vasfı ile tavsıf edilmiş olması bu telakkiye müsaid görünmez. Zira Isâdan sonra onlardan önce diğer birisi geçmiş değildi. اه. Fâraklît kelimesi hangi lisandandır? Müfred mi, Mürekkeb mi? Ibranîmi değilmi? Bu babdaki ıhtilâfata ve ma’nalarına aid ba’zî sözler yukarıda sûrei Bakare de geçmişti. Eski İncil tercemelerinde bu kelime fâraklît (veya pâraklît) diye aynen muhafaza edilerek gösterilirken yakın zamanlarda basılmış olan İncil tercemelerinde «teselli edici» diye basılmıştır. Meselâ bin dokuz yüz yirmi tarihiyle İstanbulda Matyosyan Agop Matbaasında basılmış olan nüshasında balâdaki sözler hep «teselli edici, ya’ni hakikat ruhu» diye terceme edilmiştir. Ve ba’zî kayidler de tuhaf surette değiştirilerek ifade olunmuştur. Ezcümle: Yuhannânın on dördüncü babında «ve ben Pederden dilerim, o dahi ilel’ebed sizin ile temekkün etmek üzere size diğer biri teselli edici, ya’ni hakikat ruhunu verecektir. Bunu dahi Dünya görmediği ve tanımadığı ecilden kabul edemez. Amma siz anı tanırsınız, zira yanınızda temekkün eder ve derununuzda olacaktır.» On beşinci babında «amma şeriatlerinde bana bilâ sebeb bugz ettiler deyu muharrer olan kelâm itmam olunmak için böyle oldu. Fakat Peder tarafından benim irsal edeceğim teselli edici, ya’ni pederden huruc eden hakikat ruhu geldiği zaman benim hakkımda o şehadet edecektir. Ve siz dahi şehadet edersiniz. Zira ibtidadan beru benimle berabersiniz» denilmiştir. Bu yeni tercemeciler «pâraklîd» kelimesinin Yunanca «Teselli edici» ma’nasına olduğunu söylüyorlar ve ruhulhak ta’biri yerine de, ya’ni hakikat ruhu diyorlar. Bu suretle tercemeden tercemeye değiştirile değiştirile aslı gaib edilmiş olan bu İncillerde Kur’anın sarih beyanına karşı muhalefet edilmek istenilmesi hak fikriyle kabili tevfık olamıyacağı aşikâr olduktan başka insafı olanlar bunlarda bile Kur’anın haber verdiği bişaretin müevvel bir surette olsun ı’tiraf edilmiş bulunduğunu görürler. Fatih kütübhanesinde bu mes’eleye dair bir risale görmüş idim ki bir Papas İncillerdeki bu Fârâklît tebşirlerinin Kur’anın bu âyetinde haber verilen «وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْتٖى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُٓ اَحْمَدُ» tebşiri olduğuna kanaat ederek ihtida edip Müsliman olmuş ve buna dair bir risale yazmış olduğunu söylüyordu. Erbabı fikirden ba’zı zevat da bu mes’ele hakkında İncil (Avangel) kelimesinin esas ma’nasını tetkık etmek istemişler ve İncil kelimesinin asıl ma’nası bişaret ve müjde demek olduğu ve filhakika Hazreti Isânın bütün da’vetiyle İncillerin hasılı gelecek Resul ile melekûti ilâhîyi tebşirden ibaret bulunduğu kanaatine vasıl olduklarını söylemişlerdir.

İşte Hazreti Isâ böyle demiş olduğu halde Beni İsraîlin çoğu, ya’ni Musevîler onu dinlemediği gibi Isevî olanlardan bir çoğu da bunu ketm veya te’vil ve tahrif ile inkâr etmiş olduklarından dolayı burada bu hakikat ıhtar olunarak buyuruluyor ki: فَلَمَّا جَآءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ sonra o Resul, ya’ni Isânın o suretle tebşir eylemiş olduğu ismi Ahmed Resul onlara beyyinelerle: Açık açık âyetler ve mu’cizelerle geldiği zaman da bu ap açık bir sihir dediler - Bu Ahmed o tebşir olunan Resul değil, bu açık sihirlerle bizi aldatmak istiyor diye küfre, haksızlığa saptılar ve bu haksızlıkla bir takım tahrifat yaparak ve Isâ, Allahın oğludur gibi aslı olmıyan yalanlar yazarak onları Allah kelâmı diye Allaha isnad ettiler. Bundan dolayı da şöyle buyuruluyor: 7. وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى الْاِسْلَامِ Halbuki islâma da’vet olunurken Allaha yalanı iftira eden, ya’ni Allaha yalan isnad eden veya Allah hakkında yalan söyliyen veya uydurduğu yalanı Allah indirdi diye iftira eden kimselerden daha zalim de kim olabilir? وَاللّٰهُ لَايَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ Allah ise zalimleri hidayete irdirmez - haksızları doğru yola çıkarmaz, muradlarına muvaffak etmez. Onun için öyleler hak sözle yola gelmezler, islâmı kabul etmezler. Akıbet zulümlerinin cezasını çekmeleri ıktiza eder. İşte böyle müfreti zalimlerin haksızlıkları zulümkârlıkları da ehli iymanın Allah yolunda mukateleye hazırlanmasını ve o yolda mukatelenin ındallah sevgili bir amel olmasını ıktiza eyliyen esbabdandır. Allahın âyetlerine sihir diye iftira eden öyle zalimlerdir ki 8. يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَاللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ Allahın nûrunu ağızlariyle söndürmek isterler - hakkı ibtal için çalışmaktaki hallerini tasvir ve cür’etlerini tahkırdir. Sanki doğan güneşi ağızlariyle püf diyerek söndürüvereceklermiş gibi hakkı yalan ve iftira ile ibtal etmek istiyorlar. Allah tealânın meşrikı Ahmedîden tulû’ ettirmiş olduğu hak nûru olan dini islâmı, uydurma sözler, yalan yanlış propağandalar, tahrif olunmuş kitablarla söndürmek için her türlü haksızlığı yapmak istiyorlar. وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ halbuki Allah nûrunu itmam edecektir. - Tamamlayıp âleme neşr eyliyecektir. وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ isterse kâfirler hoşlanmasınlar - ya’ni hoşlansalar da tamamlıyacak, hoşlanmasalar da tamamlıyacaktır. 9. هُوَ الَّذٖٓى o, o Allahdır ki اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى Resulünü hidayet kanunu - ya’ni «هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ» ve «هُدًى لِلنَّاسِ» mantukunca insanlara ve bâhusus korunmak istiyen müttakî insanlara doğru yolu gösteren Kur’an وَدٖينِ الْحَقِّ ve hak dini ile gönderdi - Ya’ni evham ve hevesâta göre değil, Hak tealânın ve kullarının hakkını gereğî gibi tanıyarak hukmi hak dairesinde adalet icra etmek dini olan bir Allah dîni: dîni islâm ile gönderdi. (Bu âyetin birer nazıri Berae ve Fetih sûrelerinde de geçtiği cihetle oralara bak). Görülüyor ki bu âyetlerde hak yalnız dinin sıfatı değil, hak din denilmekle iktifa olunmayıp hakka ziyade ıhtisasına tenbih için izafetle Hakkın dini veya Hak dîni ma’nâsına dinil’hak buyurulmuştur. Bunda Hazreti Isânın Hazreti Peygamber hakkındaki tebşiratına aid olarak balâda beyan olunduğu üzere İncillerde zikrolunan «ruhul’hak» vasfına bil’hassa bir işaret bulunduğu da unutulmamak gerektir. İşte o Allah, Resulünü böyle hüdâ ve Hah dini ile gönderdi ki لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ o dini her dinin üstüne çıkarmak için - Onun için onu muhakkak tamamlıyacaktır وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ isterse müşrikler hoşlanmasınlar - çünkü hâlis tevhidin ızharı ile şirkin ibtalini gerek açık ve gerek gizli müşriklerin hiç biri hoşlanmazlar, lâkin Allah onu hoşlansalar da ızhar edecek hoşlanmasalar da ızhar edecek ve o galebeye irdirecektir. Demek ki risaleti Iseviyyenin gayesi, risaleti Muhammediyyeyi tebşirden ıbaret iken risaleti Ahmediyyenin hikmet ve gayesi bu hak dîninin akıbet her dine galebesidir. Ve bu dînin bu suretle zuhur ve galebesi Allah tealânın bu beyaniyle va’d-ü iradesi ve şehadeti muktezasıdır. Buna tesavvuf lisanında mazheriyyeti Muhammediyye denilmiş olduğu gibi bu mazhariyyetin hamd hakıkatiyle cem’ıyyeti mertebesine de hakıkati Muhammediyye ta’bir olunur. Bu ma’nâ ile hakikati Muhammediyyenin zuhuru bütün hılkatın gayesi demektir. «لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلَافْلَاكَ» mazmunu da bu i’tibar iledir. Hıristiyanlıkta gayei hılhat «tecessüdi kelime» diye mülâhaza olunmuştur. Kelimei Isânın tecessüdü ise onun tebşir ettiği ruhı hakkın hakıkati Muhammediyye ile tecellîsidir. Artık bunun böyle olacağında şübhe etmemeli, Sûrei Fetihte «وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ» buyurulduğu üzere Allah tealânın şehadeti kâfi olduğuna inanmalıdır. Hak dîni olan islâmın akıbet bütün edyana üstün olmak için gönderildiğini bildiren bu va’di ilâhî Kur’anda müteaddid yerlerde beyan ve tebşir olunmuştur. Demin ıhtar ettiğimiz vechile bir kerre işbu «هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ» Burada ve Sûrei Fetihte ve Sûrei tevbede olmak üzere üç kerre zikr ile te’kid ve te’yid edilmiş olduğu gibi yine Sûrei Enfâlde «وَيَكُونَ الدّٖينُ كُلُّهُ لِلّٰهِ» ve Sûrei Bakarede «وَيَكُونَ الدّٖينُ لِلّٰهِ» gibi aynî mazmunda diğer âyetlerle tekrar ve takviye olunduktan başka «قُلْ يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًا وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَآفَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ» gibi diğer bir çok âyetlerle de risaleti Muhammediyyenin bütün insanlığa umum ve şumulü beyan olunmuş ve nihayet «اِذَا جَآءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ» Sûresinde de «وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فٖى دٖينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ» diye bu gayenin tehakkuku bir daha va’d-ü tebliğ ile takviye buyurulmuştur. Bunun böyle bir çok kerreler tekrar beyan ve va’d buyurulması şunu anlatır ki bu zuhur ve galebe bir kerre değil, muhtelif devirlere ait olmak üzere bir çok kerreler tehakkuk edecektir. Böyle olmak için de bu dinin ikbal ve idbar zamanları olacak ve beşeriyyetin geçireceği bir çok inkılâbat ve tehavvülât arasında bütün inhitatların seyri fısk, zulüm, küfür, şirk yüzünden gadab ve helâkâ doğru gideceği gibi bütün tekâmülün seyri de iymanı tevhid ile Hak dininin tecelliyatı olan ebedî hayatın selâmet ve saadeti gayesine yükselecektir. Fanî hevesât ve şehevât ardında koşan, facirlerin, haksızların, dinsizlerin başına Kıyamet koparken ehlihak hayatı Hakkın himayesinde Arşın gölgesi atında gölgelenerek büyük murada irecektir. Tarih gözden geçirilecek olursa görülürki islâmın bu âyetlerde va’d olunan zuhur ve galebesi evvel emirde Resulullahın zamanında «اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى وَرَضٖيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖينًا» âyeti nâzil olduğu sıra bütün Arabistanda başlamış ve Abbasiyye hilâfetinin inkırazına kadar da Şarktan Garba kadar bütün âleme yayılmıştı. Arada bir idbar fasılası yüz gösterdikten sonra çok geçmeden Türklerin zuhuru ve İstanbulun fethi ile ikinci ikbal başlamış, bu da bir taraftan Kafkas dağlarından Bahrimuhitı atlâsîye bir taraftan da Lehistandan Habeşistana kadar evcini bulmuştu. Zamanımızın geçirmekte olduğu büyük inkılâb buhranlarının neticesinde daha kimbilir cihan ne gibi tehavvüller, tekâmüller görecektir. Neler yıkılıp neler yapılacaktır. Her ne olursa olsun asrı hazırın tarakkıyyatı fikriyye ve fenniyyesi ile gerek İslâm alemlerinin ve gerek sair mileli muhtelifenin vicdanı umumîlerinde husule gelecek intibahların istıkbalde namzed olduğu tehayyülât, Dünyayı alt üst etmekte bulunan haksızlıkların def’iyle hayatı umumiyyede hakkın daha yüksek bir tecellisine irmek gayesini istihdaf etmek, bu ise fikri tevhid ile hak dininin inkişafına vabeste bulunmak haysiyyetiyle İslâmın yeni bir ikbal ve inkişafı neticesine varacağına da inanmak lâzım gelir. Zira Kur’an bu mazmunu üç Sûrede tekrar ettikten başka üçe inhısar dahi anlaşılmamak için fazlasiyle te’yid de eylemiştir. Müfessirîn Mücahidden naklen de bu va’din en mütekâmil sureti Isânın nüzulünden sonra olacağını da söylemişlerdir. Binaenaleyh fanî hayatın muktezası olarak günden güne bedter olacağına ve bir zaman gelip emanetin kalkacağına ve dînin za’fa uğrayacağına ve islâmın yalnız adı kalacağına dair varid olan ve idbar devirlerini haber veren ba’zı eserlerden ye’se düşmemeli, Allah tealânın geceyi gündüze ve gündüzü geceye kattığını ve «el’akıbetü lilmüttekîn» olduğunu bilerek ve Allahın bu kat’î vaidlerine inanarak daima Âhrete ümid içinde çalışmalıdır. Kalbinde hardal danesi kadar iyman bulunanlar vefat edecek, kendilerinde hiç hayır olmıyan kimseler kalacak, onlar da eski atalarının dinlerine döneceklerdir» işte Kıyamet de öylelerinin başına kopacaktır. Fakat dînin idbar devirlerine aid olan haberler mukabilinde sıhahda vârid olan bir hadîsi sahîhte buyurulmuştur ki «وَلَا تَزَالُ طَّآئِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ= ümmetimden bir taife hakk üzere galib olup duracaklardır.» اه. Sûrei Vakıada geçtiği üzere Kıyamet koptuğu zaman da bütün evvelîn ve âhirîn içinde ehli Cennetin yarıdan ziyadesi de ümmeti Muhammed olacaktır «اللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى إِبْرَاهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ إِبْرَاهٖيمَ إِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ» Bunun için bu âyette dîni islâmın bu suretle bütün edyana galebesi va’d buyurulduktan ve bu gayeye irmek için fısk, zulüm, küfür, şirk manialarına karşı bünyanı mersus gibi saf halinde mukateleye hazırlanmak emri verildikten sonra buyuruluyor ki: ١ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ ١١ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَتُجَاهِدُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ١٢ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فٖى جَنَّاتِ عَدْنٍ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ ١٣ وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرٖيبٌ وَبَشِّرِالْمُؤْمِنٖينَ ١٤ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوٓا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّٖنَ مَنْ اَنْصَارٖٓى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَآئِفَةٌ مِنْ بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ وَكَفَرَتْ طَآئِفَةٌ فَاَيَّدْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِرٖينَ

Meali Şerifi