Rûm Sûresi 23. Âyet
Mekke · Cüz 21 · Sayfa 406
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ مَنَامُكُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱبۡتِغَآؤُكُم مِّن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَسۡمَعُونَ ٢٣
Yine gecede ve gündüzde uyumanız ve lütfundan nasib aramanız da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda dinleyecek bir kavim için nice ibretler vardır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 20–24. âyetleri birlikte ele alır.
Yine onun âyetlerindendir: size hem korku ve hem tama’ için şimşek gösteriyor ve Semâdan bir su indiriyor da onunla Arza ölümünden sonra hayat veriyor, şübhesiz ki bunda akledecek bir kavm için âyetler var * Yine onun âyetlerindendir: Göğün ve Yerin onun emriyle durması, sonra sizi bir çağırış çağırdığı vakıt Arzdan derhal siz çıkarsınız * Hem Göklerde ve Yerde kim varsa onun, hepsi ona divan durmaktadır * Hem odur o halkı ilkin yaratan, sonra onu çevirip yeniden yapacak olan ki bu ona daha kolaydır, Göklerde ve Yerde destân en yüksek şan onun ve azîz o hakîm o *
20. وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ ve onun âyâtındandır. - Yukarıki haberler gibi şu da Allahın ülûhiyyeti âyetlerinden: eşyanın tabiate mahkûm olmayıp tabiatler üzerinde hâkim ve onun için ba’se dahi kadir bulunduğuna delâlet eden alâmetlerindendir: اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ki sizleri bir topraktan yaratmış Arz üzerinde hiç insan yok iken onu bulunduğu tabiatte bırakmayıp kuru toprağa hayat vererek «مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ» müeddasınca çamurdan bir sülâleden siz insan cinsini halk etmesi ki eğer o tabiate mahkûm olsa idi câmid toprağa o tahavvülü vermek kabil olmazdı. Evvel bir insan huceyresi yaratılamıyacağı gibi bu gün de bir insan gıdası yapılamazdı, halbuki yaradılmış ثُمَّ اِذَآ اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ sonra da şimdi siz bir beşersiniz, intişar edip duruyorsunuz - derisi çıplak zarif bir mahluk olarak tenasül edip çoğalıp yayılıyorsunuz - bir kara toprağın bu derece tekâmüle irdirilmesi, işte hâlık tealânın rübubiyyetini ve ölüleri diriltmeğe kudretini gösteren âyâtındandır.
21. وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ yine onun âyâtından - ülûhiyyetin eltafını gösteren âyetlerinde: اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا ki sizin için nefislerinizden - ya’ni maymun veya diğer bir hayvandan değil, kendi özlerinizden ayni insan, beşer cinsinden - zevceler halketmiş لِتَسْكُنُوٓا اِلَيْهَا kendilerine ısınasınız: mey! edip ülfet eyliyesiniz diye - çünkü cinsiyyet koklaşmağa ıhtilâf ürküntüye sebeb olur. İnsan eşini başka hayvandan aramak mecburiyyetinde kalsa idi ne feci’ olurdu? وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً hem aranızda bir meveddet ve rahmet koymuş - izdivac vasıtasiyle öyle insanî bir seviş ve esirgeyiş ki hayvanlar gibi kızışma demlerine munhasır değil, hattâ yalnız zevclerle zevceler arasına değil umumiyyetle siz insanlar arasında bir meveddet ve merhamet hissi yapmıştır اِنَّ فٖى ذٰلِكَ şübhesiz onda - nefislerinizden zevceler yaratıp aranıza meveddet ve rahmet bırakmakta لَٰايَاتٍ âyetler var, sâde bir âyet değil, bir çok âyetler, Allah tealânın tabiatleri halk ve tahvil edip kemale irdiren kudretiyle beraber rahmetine, ve bilhassa insanlar hakkındaki ınayeti rahmaniyye ve ahkâmı rabbaniyyesine dahi delâlet eyliyen deliller vardır. لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ tefekkür edecek bir kavm için - ya’ni bu âyet, çok düşünülecek bir âyettir. Hem sâde ferdin düşünmesi kâfi değil cem’ıyyetle kavm düşünmelidir. Düşünecek bir kavm için insan hılkatinin bu âyetinde öyle hikmetler, delâletler vardır ki insanlığın nasıl yüksek bir ahlâk ve sevimli bir medeniyyete müstaıd ve ne kadar mes’ud bir hayat ve nı’mete namzed olarak yaratıldığını ve bu hayatın bir rüknü olan kadının sükut ve zilletten muhafazası için sevgi ve esirgeme hisleriyle nasıl bir nizamı ictimaî ta’kıb edilmek lazım geldiğini gösterir.
22. وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ yine onun ayâtındandır Göklerin ve Yerin yaradılışı - iki noktai nazardan Allahın vücud ve sıfatının alâmetleridir.
EVVELÂ, maddenin böyle muhtelif ecram ile yükseklere ve alçaklara ayrılarak tabiatin esasında
tenevvu’ husule getirilmesi kendi kendine kanunı ıttıraddan başka bir şey olmamak lâzım gelen tabiatin fevkında hâkim olan hâlık tealânın kudretini gösterir. SANİYEN, Semavât ve Arzın yaradılışında öyle yüksek san’at vardır ki her noktası onu yaradan Allahın ılm-ü irâdesiyle sıfatının kemalini gösterir وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ve dillerinizin, benizlerinizin (renklerinizin) değişişi - lisanların ıhtılâfı ta’biri, umumiyyetle lügatlerin taaddüdünden, lehce ve şive gibi hususî söyleyiş tarzlarının ıhtilâfına kadar hepsine sadık olabilir. Arabın dili başka, Acemin dili başka, Türkün dili başka, Rumun dili başka, Frengin dili başka ilh... her kavmin dili başka başka olduğu gibi ayni kavmde muhtelif kabîlelerin, zümrelerin de dillerinde başkalık vardır, Meselâ Yemenlininki ile Necidlininkinin farkı olur. Hattâ her şahsın bile dili diğerlerinden tefrıyk olunur. Renk beniz de böyledir. Kiminin beyaz, kiminin siyah, kiminin sarı, kiminin kırmızı olduğu gibi her şahsın benzinde bile diğerlerine nazaran bir hususiyyet hissedilebilir. Sonra söylenen söze göre de renklerin bir değişişi vardır. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِلْعَالِمٖينَ şübhesiz bunda - bu halk-u ıhtilâfta - ılmi olanlar için âyetler vardır. - Ilim, temyiz ifade eder. Temyiz ve temayüz de fasıl ve ıhtilâf ile olur: buna işareten burada âlimîn buyurulmuştur. Bu surette ılm ehli olan âlimler bilirler ki:
EVVELÂ, bütün bu tenevvu’ ve ıhtilâf, tabiatin ıttradını değiştirerek muhtelif tabiatler yaradan Allah
tealânın kudretini gösterir. Ve bütün bu ıhtilâf içinde nizamı külli hıfz-u idare etmesi de ılim ve sun’undaki kemal ve hikmetini gösterir.
SANİYEN, demek ki elsine ve elvanın ıhtilâfında hikmet vardır. Ve bu hikmetlerden birisi de «وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَآئِلَ لِتَعَارَفُوا» buyurulduğu üzere intişar içinde teârüftür. Böyle muhtelif lisanları ve ırkleri muhtevi bir cemıyyet teşkil edebilmek de ancak ılm ile kabil olabilir. Demek ki bir insan ne kadar çok lisan bilirse Allah tealânın âyâtı hakkında o kadar çok ma’lûmat edinmiş olacaktır. Ve demek ki ılmi sîmayi beşer de ılmi elsine gibi ulumi mühimmedendir ilh...
وَمِنْ اٰيَاتِهٖ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ yine onun âyâtındandır gecede ve gündüzde uyumanız - uyuyup istirahat etmeniz وَابْتِغَآؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهٖ ve fadlından nasîb aramanız - san’at ve ticaret gibi esbabdan birine teşebbüs ile Allahın lûtf-ü fadlından rızk istemeniz, gerek uyku, gerek kesb, ikisi de Allahın ni’metidir. Uykunun nasıl bir büyük ni’met olduğunu uykusuz kalanlardan dinlenmeli, çalışabilmenin ne büyük bir ni’met olduğunu da işsiz güçsüz kalanlardan bir sormalı. Görülüyor ki burada menam, ibtiğaya takdim olunmuştur. Çünkü çalışmak için dinlenmeğe ihtiyac vardır. Bir de istirahat, lizatiha matlûbdur, taleb ise hacet dolayısiledir. Sonra «مِنْ فَضْلِهٖ» buyurulmuş ve bununla şu nükteler iyzah olunmuştur:
1 - Çalışmalı, fakat kısmet olan nasîbi kendinden bilmemeli, Allahın fadlından bilmelidir.
2 - İnsan her gün bir kâr ve terakkı aramalıdır. Zira fadıl, ziyade demektir, ticaret de kâr kazanmaktır. Netekim «مَنِ اسْتَوى يَوْمَاهُ فَهُوَ مَغْبُونٌ» iki günü müsavi olan ziyanda» demektir.
3 - Aramak Hak tealânın fadlını sezmek ummaktır. Ve hattâ çalışıp arayabilmenin kendisi bile Allahın fadlındandır.
اِنَّ فٖى ذٰلِكَ Şübhesiz ki bunda - bu uyumada ve aramada لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ kulağı olan bir kavm için çok âyetler vardır. - Uykuda olsa uyanır, ba’se inanır. Uyuyan kimse en ziyade kulaktan uyanacağı gibi taleb ve teharrîde bulunan kimselerin de ilk işleri etrafı dinlemek istihbarattan istifade etmek olacağı için burada «لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ» buyurulmuştur. Lisanlar bilindikten sonra kulak verip dinlemek de cidden münasib olur.
24. وَمِنْ اٰيَاتِهٖ Yine onun âyâtındandır: يُرٖيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا size hem korku ve hem tama’ için şimşek gösterir. - Hem celâl sıfatı vardır hem cemal, ba’zan bir hâdisede iki zıd te’siri birden halk ederek ikisini birden tecelli ettirir, hem korkutur hem ümidlendirir. Meselâ size şimşek gösterir, göstermek esasen onun âyatından biridir. Bununla beraber şimşek gösterir ki onunla korku ve ümid iki zıd haleti ruhiyyeyi birden telkın eder. Korku yıldırım, tama’ rahmet ümididir. O ümid tehakkuk eder mi? وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَآءِ مَآءً Ve Semadan bir su indirir de فَيُحْيٖ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا onunla Arzı ölümünden sonra diriltir اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ şübhesiz ki bunda aklı olan bir kavm için âyetler var - aklı olan çok düşünmiye hacet kalmadan bir hads ile anlar ki bunu yapan ölüleri diriltmeğe kadirdir. Ölmüş bir kavm de bir şimşek parıltısı arasında Semadan inen su gibi bir neş’ei hayat ile diriliverir. Ve binaenaleyh hem onun azabından, yıldırımından korkmalı mağrur olmamalı hem de rahmetine şevk-u ümid ile sarılmalı me’yus olmamalı. 25. وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ Yine onun âyâtındandır: اَنْ تَقُومَ السَّمَآءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهٖ Göğün ve Yerin onun emriyle durması - ya’ni vücudda kaim olması hep onun «kün» emriyledir. Cazibe ve muvazene kanunları hep onun emrinden ıbarettir. ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ Sonra sizi bir çağırış çağırdığı vakıt Arzdan اِذَآ اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ derhal siz çıkarsınız - kabirlerden çıkar, Mahşere koşarsınız. Burada islâm mücahidlerinin hurucunu da bir işaret vardır. 26. وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Hem Göklerde ve Yerde kim varsa hep onundur. - Onun milkidir. كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ Hep ona munkaddırlar - ya’ni gönliyle itaat etmek istemiyen kâfirler bile istemiyerek de olsa nihayet ona inkıyad etmeğe mecbur olurlar. Kat’î hukmüne karşı gelemezler 27. وَهُوَ الَّذٖى يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعٖيدُهُ ve işte odur o halkı ibtida yapan, sonra onu döndürüp tekrar yapacak olan وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ ki o, ona daha kolaydır. - Ya’ni iâde ibtidadan daha kolaydır. Çünkü tabiî noktai nazardan bakıldığı zaman evvelki tabiatin hılâfı iken ikincisi tabiî olmuş olur. وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Göklerde ve Yerde dâstan, en yüksek şan da onundur. - Kudreti tamme, hikmeti bâliga, hâlikıyyet, ma’budiyyet gibi en yüksek vasıflar ancak onundur. «لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ» dır. وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ Ve o öyle azîz öyle hakîmdir. Öyle yüksek şanına yetişmek ıhtimali olmıyan kadir. Ve yaptığını hikmet-ü maslâhat ile muhkem yapan hakîmdir. ٢٨ ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَآءَ فٖى مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ فٖيهِ سَوَآءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخٖيفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٢٩ بَلِ اتَّبَعَ الَّذٖينَ ظَلَمُوٓا اَهْوَآءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدٖى مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ ٣ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ ٣١ مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ٣٢ مِنَ الَّذٖينَ فَرَّقُوا دٖينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ٣٣ وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَآ اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَرٖيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ ٣٤ لِيَكْفُرُوا بِمَآ اٰتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ٣٥ اَمْ اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهٖ يُشْرِكُونَ ٣٦ وَاِذَآ اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ ٣٧ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقْدِرُ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٣٨ فَاٰتِ ذَاالْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ ذٰلِكَ خَيْرٌ لِلَّذٖينَ يُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٣٩ وَمَآاٰتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَا فٖٓى اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ وَمَآ اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ ٤ اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَآئِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Meali Şerifi