AyetSûreler

Ra'd Sûresi 3. Âyet

Medine · Cüz 13 · Sayfa 249

وَهُوَ ٱلَّذِي مَدَّ ٱلۡأَرۡضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَٰسِيَ وَأَنۡهَٰرࣰاۖ وَمِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ جَعَلَ فِيهَا زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِۖ يُغۡشِي ٱلَّيۡلَ ٱلنَّهَارَۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ ۝٣

Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O’dur. Sürekli olarak gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda muhakkak ki, ibretler vardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 2–11. âyetleri birlikte ele alır.

2. اَللّٰهُ الَّذٖى Allah odur ki رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ Semaları direksiz, dayaksız yucalttı - ne yapmak için iskeleye, ne kaldırmak için manivelaya, ne de dayamak için direğe, dikmeye muhtac olmadan mahzâ kudret ile yaptı ve yükseklere kaldırdı tuttu تَرَوْنَهَا onları görüyorsunuz - ya’ni üzerinizde o Semavatı: o yüksek ecsam-ü ecramı öylece direksiz olarak görüp duruyorsunuz veya görüyorsunuz.

İşte Allah, onlara öyle direksiz irtifa’ veren ve böyle size gösteren kadiri mutlaktır. Bu ma’nâda «تَرَوْنَهَا» zamiri direksiz Semavâta raci’dir. Ve cümle, bir cümlei istînafiyyedir. Ba’zı müfessirîn, bunun amede raci’ ve cümlenin ona sıfat olma ıhtimalini de nazarı ı’tibara almışlardır ki şöyle demek olur: Semaları sizin göreceğiniz hiç birdirek olmaksızın yükseltti. Bu ma’nâya göre Semavâtın görünmez bir takım direklerle dayanıp tutulmakta olması ıhtimali iyham edilmiş olur. Zira görünür direklerin bulunmaması görünmez bir takım direkleri olması tasavvuruna mani’ olmaz. Fakat görünmez direklerden ne anlaşılır? Eğer bundan Batlimyos hey’etinde mülâhaza olunan eflâk gibi yıldızların istinad ettiği gayrı mer’î ba’zı ecsam kasdolunursa bu surette asıl o cisimlerin nereye dayandığı suâli sorulacak bu ise direksiz ma’nâsına raci’ olacaktır. Ve eğer bundan cazibe, dafia gibi sırf akl ile mülâhaza olunabilecek ba’zı kuvvetler kasdolunursa bunlara amud ıtlakı mecaz olacağı cihetle bu da hakikatte evvelki ma’nâ gibi direksiz mefhumuna raci’ olarak muvazenei âlemde Allah tealânın melekût ve kudretini anlatmış olur. «وَالسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ» Sûrei rahmene bak.

Binaenaleyh asıl ma’nâ, evvelki demek olur. Ya’ni «تَرَوْنَهَا» zamiri «amede» raci’ olarak cümle, sıfat değil, Semavâte raci’ olarak bir cümlei istînafiyyedir. Onun için «بِغَيْرِ عَمَدٍ» üzerinde vakıf, evlâdır. Burada bir cim secavendi vardır. Semaların irtıfaı görünmez amudlarla değil, zâhirde ve rasadatta göründüğü gibi direksiz olarak doğrudan doğru Allahın kudretine istinad etmekte ve onu isbat eylemektedir. Ma’lûmdur ki her cisim, mütehayyizdir, bir hacim ve mikdar ile fezadan bir hayyiz işgal eder. Bir vaağıtırdı. Çünkü her biri yalnız kendi lisanını asıl ve hâkim tanımak lâzım gelecek ve aralarında hâkim ve furkan bir kitab bulunmamış olacaktı. Hem bu taaddüd, terceme ihtiyacından kurtarmıyacak, her kavm kendi lisanındaki ile diğerlerinin tevafuk edip etmediğini anlamak ihtiyacında bulunacak ve bundan dolayı taaddüd ne kadar çoksa terceme ihtiyacı da o nisbette artacak ve bir mütercimin bütün lisanları bilmesi ıktıza edecek ve teklifi mâlâyutak halini alacaktı. Bunun beyanı: ٥ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَآ اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

Meali Şerifi

Celâlim hakkı için âyetlerimizle Musâyı gönderdik ki: kavmini zulûmâttan nûra çıkar ve onlara Allah ğünlerile öğüt ver diye, şüphesiz ki bunda çok âyetler vardır: çok sabırlı, çok şükredici her kimse için 5 5. وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَآ Filhakıka Musâyı âyetlerimizle irsal eyledik - ya’ni risaletini mübeyyin mu’cizat ve kitab vererek zikrolunduğu üzere kavminin lisanile Resul yapıp gönderdik اَنْ şöyle diye ki اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ kavmini zulmetlerden nûra çıkar. - «اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنٖىٓ اِسْرَآئٖيلَ» buyurulduğu üzere Musânın kavmi Benî İsraîl idi. Benî İsraîl de Mısırda bulunuyordu, Fir’avnın zulm-ü kahri altında ne yapacağını şaşırmış, cehl-ü dalâlet, za’f-ü zillet, yeis gibi türlü türlü zulmetler içinde kalmış idi. Binaenaleyh bundan sonraki âyetten de anlaşılacağı üzere bu emrîn hasılı ma’nâsı şu olur: Benî İsraîli tenvir ederek Fir’avndan kurtar وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ ve onlara Allah günlerile tezkir yap - tarihte ümmetlerin başından geçen ve doğrudan doğru Allahın kudretini gösteren, Allah dedirten acı veya tatlı büyük vak’aları anlatarak veya Allahın ni’metlerini, belâlarını hatırlatarak va’z-u nasıhat et اِنَّ فٖى ذٰلِكَ şüphe yok ki onda - o tezkir de veya o günlerde hangi kavmden olursa olsun لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ pek sabırlı, çok şükürlü her kimse için behemehal bir çok âyetler vardır. -Ki Allah tealânın kudret ve vahdaniyyetine, belâ ve ni’metine delâlet ve gönüllerini intibah-ü ıbret ve ümid-ü inşirah ile tenvir eyler. Gerçi bunlar herkes için âyet iselerde sabrı veya şükrü veya ikisi de az veya hiç olmıyan kimseler onlardan müstefid olmaz, fi’len tenevvür edemezler, o tenevvür hem sabbar, hem şekûr olanlara mahsustur ki mihnet karşısında yeis ve telâşa düşmez, nı’metin kadrini bilir daima şükrünü edaya çalışırlar. Bu iki huy iyman huylarından olduğu cihetle burada صَبَّارٍ شَكُورٍ mü’min demekten kinaye olduğu da söylenmiştir. Görülüyor ki Hazreti Musâya اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ buyurulmuştur, Resulü ekrem sallâllahü aleyhi veselleme ise لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ buyurulmuştur. Demek ki risalette esas, kadri müşterek bu tenvir ve fakat risaleti Muhammediyye kavminden başlamak üzere umum insanlar için oluyor. Risaleti Musâ ise kavmine aid bulunuyordu. Diğer âyetlerde geçtiği vechile onun Fir’avne gönderilmesi de bilhassa Benî İsraîl dolayısiyle idi. Maamafih böyle olması Musâya emredilen tezkîrat, Tevratta mezkûr âyât içinde yalnız kavmi Musâyı değil, herkesi tenvir edecek âyetler bulunmasına mani’ değildir. Onun için sûrei «Maide» de geçtiği vechile Tevrat hakkında «فٖيهَا هُدًى وَنُورٌ» buyurulduğu gibi burada اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ buyurulmuştur.

İşte Allah günlerinin tezkirindeki bu hikmete mebnî bunun bir zübdesini tezkir etmesi emrolunarak Resulullaha da buyuruluyor ki: ٦ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوٓءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَآءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَآءَكُمْ وَفٖى ذٰلِكُمْ بَلَآءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖيمٌ ٧ وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لََازٖيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابٖى لَشَدٖيدٌ ٨ وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِىٌّ حَمٖيدٌ Meali Şerifi

Ve o vakıt Musâ kavmine dedi ki: Allahın üzerindeki nı’metini anın: birvakıt sizi Âli Firanvden kurtardı, sizi azâbın kötüsüne peyliyorlardı ve oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri tutmak istiyorlardı ve bunda rabbınızdan size azîm bir imtihan var 6 Ve düşünün ki rabbınız şöyle i’lân buyurdu: Celâlim hakkı için şükrederseniz elbette size artırırım, ve eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azâbım çok şiddetlidir 7 Siz ve bütün Arzda bulunanın cemıisi küfran etseniz şu muhakkak ki Allah hepinizden müstağni ve zatında hamîd bir ganîdir 8

Ey Muhammed ümmeti: ٩ اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُ جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوٓا اَيْدِيَهُمْ فٖٓى اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوٓا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِهٖ وَاِنَّا لَفٖى شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَآ اِلَيْهِ مُرٖيبٍ

Meali Şerifi

Size önünüzden geçenlerin haberleri gelmedi mi? Kavmi Nuhun, Âdın ve Semudun ve daha onlardan sonrakilerin ki tafsıllerini ancak Allah bilir, onlara resulleri beyyinelerle geldiler de ellerini ağızlarına ittiler ve biz dediler: sizin gönderildiğiniz şey’i tanımıyoruz ve biz, sizin bizi da’vet ettiğiniz şeyden bir şekk içindeyiz 9

9. اَلَمْ يَاْتِكُمْ – Bu hitab zahiren kelâmı Musâdan gibi görünürse de tarafı ilâhîden kavmi Resule bir ibtidai hıtab olması bir çok müfessirînce tercih edilmiştir. Filvaki’ Tevratta Ad ve Semudün zikri olmadığı doğru ise bu müteayyin demektir.

لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُ Ki onları Allahdan başkası bilmez - ya’ni kavmi Nuh ve Ad ve Semudden sonra tarihin mechuliyyeti içine gömülmüş, mikdar ve hususıyyetlerini Allahdan başkasının bilemeyeceği daha nice kavmler «وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَثٖيرًا» mantukunca ne kadar çok karınlar mahv-ü munkarız olmuştu ki bunlar hakkında da «مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ» buyurulduğu üzere velev kısmen ve icmalen olsun haber gelmedi mi? İbni Mes’ud radıyallahü anh bu âyeti okuduğu zaman dermiş ki «كذب النسابون» ya’ni Ilmi ensab iddiasında bulunanlar ve Âdeme varıncaya kadar bütün urukı beşerin silsilei nesebini ta’yine kalkışanlar yalan söylemiş olurlar. Zira «لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُ» buyurulmuştur. İbni Abbas radıyallahü anhümadan merviydir ki «Adnan ile İsmail arasında otuz baba vardı ki ma’ruf değildir» demiştir. Aleyhıssalâtü vessalâmdan mervidir ki «Maadd ibni Adnan Edd» i geçmezdi ve buyurmuştur ki «تَعَلَّمُوا مِنْ اَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ اَرْحَامَكُمْ وَ تَعَلَّمُوا مِنَ النُّجُومِ مَا تَسْتَدِلُّونَ بِهِ الطَّرِيقَ» neseblerinizden erhamınıza sıle yapacak kadarını öğrettiniz, yola istidlâl edecek kadar da nücum öğrettiniz. Ba’zı müfessirîn de demişlerdir ki şu halde bu münasebetle hılkati Âdemden beri geçen senelerin adedini de kestirmek mümkin değildir. Onu da Ancak Allah bilir.

Bütün o kavmler ne oldu bilir misiniz? - جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ Onlara Resulleri beyyinelerle geldiler. - Açık deliller, beyanlar, mu’cizeler getirdiler فَرَدُّوٓا اَيْدِيَهُمْ فٖٓى اَفْوَاهِهِمْ de onlar ellerini ağızlarına ittiler -gayızlarından parmaklarını ısırdılar, yahud bütün kuvvetlerile ağızlarını tutmağa, susdurmağa çalıştılar, yahud o Peygamberlerin kendilerini uzatılan desti imdad ve hidayetlerini ağızlarıle reddettiler, öpecek yerde ısırdılar

وَقَالُوٓا ve dediler ki اِنَّا كَفَرْنَا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِهٖ her halde biz sizin kendisile gönderildiğiniz şeylere kâfiriz - ve getirdiğiniz beyyinelere inanmayız. Da’vetinize gelince de وَاِنَّا لَفٖى شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَآ اِلَيْهِ bizi da’vet ettiğiniz şeylerden de muhakkak ve muhakkak şekk içindeyiz مُرٖيبٍ öyle bir şek ki kocundurucu - ya’ni pireleniyoruz, kuşkulanıyoruz, ürküyoruz. ١ قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى قَالُوٓا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرٖيدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَآؤُنَا فَاْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ ١١ قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَمَا كَانَ لَنَآ اَنْ نَاْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ١٢ وَمَا لَنَآ اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَآ اٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ ١٣ وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَآ اَوْ لَتَعُودُنَّ فٖى مِلَّتِنَا فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمٖينَ ١٤ وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامٖى وَخَافَ وَعٖيدِ ١٥ وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنٖيدٍ

Meali Şerifi

Resulleri hiç, dediler: Gökleri ve Yeri yaradan Allahda şekk edilir mi? O, sizi günahlarınızı mağrifet etmek için çağırıyor ve müsemmâ bir ecele kadar size müsaade ediyor, siz, dediler bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından çevirmek istiyorsunuz, o halde bize sultası açık bir bürhan getiriniz 10 ١٦ مِنْ وَرَآئِهٖ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَآءٍ صَدٖيدٍ ١٧ يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسٖيغُهُ وَيَاْتٖيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَآئِهٖ عَذَابٌ غَلٖيظٌ

Meali Şerifi