AyetSûreler

Nisâ Sûresi 38. Âyet

Medine · Cüz 5 · Sayfa 85

وَٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُمۡ رِئَآءَ ٱلنَّاسِ وَلَا يُؤۡمِنُونَ بِٱللَّهِ وَلَا بِٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۗ وَمَن يَكُنِ ٱلشَّيۡطَٰنُ لَهُۥ قَرِينࣰا فَسَآءَ قَرِينࣰا ۝٣٨

Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman etmedikleri halde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 34–42. âyetleri birlikte ele alır.

29. لَا تَاْكُلُوٓا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ Mallarınızı aranızda -yani gerek umumen ve gerek karı koca ve akriba beynindeb atıl, yani haksız, gayri meşru’ bir veçhile boş boşuna yemeyiniz, hem yekdiğerinizin malını muhık ve meşru’ bir sebeb olmaksızın almayınız, hem de o malları heder etmeyiniz.» -Sûrei Bakaredeki «وَلَاتَاْكُلُوٓا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلوُا بِهَآ اِلَىالْحُكَّامِ» âyetine bak.

BATIL; Sırkat, hıyanet, gasb, kumar, ribâ, mübadelâtı faside ve sefahet, israf ve bütün esbab-ü makasıdı gayri meşruanın hepsine, yani hem sebebi kesbe ve hem sureti sarfa şamildir اِلَّآ اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ ancak o emvalin aranızdaki terazıden husule gelen bir ticaret olması başka. -Yahud- «تِجَارَةً» Asım, Hamze, Kisaî, Halefi aşir kıraetlerinden maadasında ref’ ile okunduğuna göre -ancak aranızda terazıden husule gelen bir ticaret bulunması başka, bundan ve bunu yemekten menhi değilsiniz.»- Bu istisnanın mâkablindeki muamelâtı batılede mefhumen dahil olmadığı cihetle istisnai munkati’ olduğu ve binâenaleyh kasr ifade etmediği ve şu ticaretten başka, hibe, sadaka, temlik, ibaha ve irs gibi diğer esbabı meşruanın vücuduna mani’ olmıyacağı beyan olunuyor. Ticaretin tahsisen zikrine gelince: Bunun hikmeti olarak deniliyor ki: Bununla ticaretin esbabı milk içinde en mühim ve en kesirülvuku bir esas ve erbabı haysiyyet için en muvafık bir tarikı olduğu anlaşılmıştır. Biz buna şunu ilâve edeceğiz: Evvelâ, bunlar yalnız hukukî noktai nazardır. Halbuki âyetin siyakı nikâh ve infak için istihzaratı maliyye ile de alâkadar olduğundan daha ziyade iktisadî haysiyyeti de haizdir. Yani malların istihsali veleve esbabı meşrua dahilinde olsun istihlâkatında ıktisad edilmesi ve hazır mal yemek sevdasında bulunulmayıb eldeki emvalin tenmiye olunması ve bir sebebi zarurî olmadıkca sermayeye dokunulmayıb hasılâtından ve kârından yenilmesi, ve bu miyanda bilhassa ticarette itina olunması, ticarette de terazı esasına iyi riayet edilmesi ve şu halde diğerlerinin emvali şöyle dursun kendi mallarının bile boş boşuna yenib yedirilmemesi lüzumu ıhtar edilmiştir. Saniyen, istisnai münkati bu tevehhümün def’i için istidrâk mevkı’inde bulunacağından burada hukukî ve şer’î noktai nazardan mühim bir müşkilin de halli vardır. Zira mücerred kıyasi aklî ile düşünüldüğü zaman ticaret ribih kasdiyle mübadele demek olduğuna, mübadele mefhumu ise tam bir muadele manâsını mutazammın bulunduğuna nazaran her hangi bir mübadelede bir tarafın bir ribih istifade etmesi işbu mübadele ve musavat esasına mugayir ve binaenaleyh riba gibi bir batıla şebih olması ihtimali kıyası celi ve daima variddir. Hattâ muamelâtı maliyyede mübadele ve muaveza pek mühim bir esas olmakla beraber nefsinde sarahaten makul bile değildir. Çünkü aklen bir malın diğerine bedel olması makul ise mübadele abes, değil ise bir yalan demek olur. Zarurî olan bazı ihtiyacat dolayısiyle «وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ» diye mübadele esasına müsaade buyurulmuş ise de bunun hasbezzarure bir müsaade olması hasebiyle buna ticaret kasdı munzammolduğu takdirde bu ticaretin bir nevi’ haksızlığı tazammun etmiş olması ve binaenaleyh hissi tavkâ ile hareket edecek olanların bunda bir batıl şüphesi tevehhüm edebilmeleri cidden muhtemildir. Sade muhtemil değil emri vakıdir de. İşte bu tevehhümü def için muhalifi kıyas görünen ticaretin «يُرٖيدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعٖيفًا» medlûlünce ihtiyacatı beşeriyyeden naşi meşru’ kılınmış olduğunu ve esasen mübadele mahiyyetindeki muadele ve müsavat kazıyyesinin de âkıdeynin mütekabil olan ihtiyaclarına ve onu takdir edecek olan hüsni rızalarına nazaran mütalea edilmek lâzım geldiği ve terazı olmayınca sade ticaretin değil alel’umum mübadelât ve muamelâttan hiç birinin yapılamıyacağını ve bittabi ihtiyac olmayınca terazı bulunamıyacağını ve şu halde muhılli terazı olan ticaretlerin de meşru’ olmıyacağını anlatmak için «اِلَّآ اَنْ تَكُونَ» buyurulmuş ve bu suretle erbabı takvanın ticaretten kaçınmaları şöyle dursun bil’akis boş boşuna mal yememek için ticaret ile iştigal etmeleri en muvafık bir tarikı ıktisad olduğu anlatılmış ve akibinde buyurulmuştur ki وَلَا تَقْتُلُوٓا اَنْفُسَكُمْ ve kendi nefselirinizi veya kendinizden ma’dud olan nüfusunuzu hiç bir veçhile katletmeyiniz. Telefi nefse sebeb olmayınız.» -Siyakı nefiyde katil, amden veya hataen, mübaşereten veya tesebbüben katle şamil olduğu gibi «اَنْفُسَ» kelimesi de nefsi ferdî ve nefsi millîye muhtemil bulunduğundan bu nehiy, müteaddid manâları müş’irdir:

1- Evvelâ, doğrudan doğru insanın kendini öldümesini yani kasden intihar etmesini nehiydir ki bu zahir olmakla beraber siyakı âyete mülâyim değildir. Saniyen insanın kendi telefine sebeb olmasını nehiydir ki başlıca üç veçhile izah olunmuştur. Birincisi bazı cahillerin yaptığı gibi zühd-ü taabbüd namına şiddet iltizam edib nefsini son derece tazyık ile ezmektir ki Kazı Beyzavî bunu cehelei hindin yaptıkları gibi» diye temsil etmiştir. Terazı ile ticareti hiylekârane muamelâtı faside gibi zühd-ü takvaya muhalif farz ederek bu yolda kesbi emvalden imtina’ edib kendini telefi nefse bais olacak vechile fakr-ü zarurete ma’ruz bırakmak bu kabilden olacağı için bu ma’nâ bilhassa siyakı istisnaya muvafıktır. İkincisi katle müeddi olan cinayetler irtikâb ederek kendi katline sebebiyyet vermektir ki şunun bunun maline bigayri hakkın tesallût etmek de bu cümledendir. Üçüncüsü velev hayır namına olsun her hangi bir suretle kendini boş boşuna tehlükeye ilka etmektir ki ticaret yapacağım diye kendisini tehlükelere atmak da bu kabildendir. Rivayet olunuyor ki Amr ibnil’as bu âyetle istidlâl ederek soğuktan hazeren soğuk su ile iğtisalden çekinib teyemmüm etmiş Resulullah da bunu inkâr buyurmamıştır.

2- Kendi nüfusunuzu ta’biri aharle birbirinizihiç bir veçhile katletmeyiniz demek olur. Bunun da siyakı âyete muvafık olan ciheti haksız ve batıl bir surette yekdiğerinin malını yemenin, kezalik ticaret hususunda hüsni terazı gözedilmeyib herkesi ıztırara sevketmek için ihtikâr yollarına sapmanın katil ve itlâfı nüfusa sebeb olmasıdır. Velhasıl mallarınızı aranızda haksız ve boş boşuna yemeyin terazı ile ticaret yapın, böyle yapmazsanız helâk olur ve birbirinizi ihlâk edersiniz. Binaenaleyh hiç bir veçhile katli nefse ve itlâfı nüfusa sebebiyyet vermeyin اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَحٖيمًا dir. Bunun için ekli batıla ve telefi nefse müsaade etmez terazı ile ticarete müsaade eder. Ve güzel bir terazı hayatı yaşamanızı ister. Bunun için 30. وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ her kim katli nefsi veya ekli batılı veya sûrenin başından beri nehyedilegelen günahları عُدْوَانًا وَظُلْمًا haddini tecavüz edib âhara taaddi veya nefsine zulm ederek kasden yaparsa فَسَوْفَ نُصْلٖيهِ نَارًا biz onu ileride muhakkak bir ateşe yaslarız. Gerçi, bu nasıl olur? Diye istib’ad edenler bulunabilir, fakat وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرًا bunu yapmak da Allaha nazaran pek kolaydır.» - «Udvanen ve zulmen» kayidleri gösteriyor ki azabı nâra istihkakta en ziyade nazarı dikkate alınacak olan cihetler bunlardır. Maahaza rahmeti İlâhiyyenin tecelliyatına bakınız ki 31. اِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَآئِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ eğer nehy olunduğunuz günahların kebâir denilen büyüklerinden ictinâb eder, Kasden udvân ve zulm ile günah yapmaktan sakınırsanız نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ sagâir denilen diğer kabahatlarınızı tarafınızdan keffaretler, mağfiret ederiz وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَرٖيمًا ve sizi cayi tekrim olan hoş bir yere koyarız, yahud -Nafı’ ve Ebu Ca’fer kıraetlerinde fethi «ميم» ile «مدخلًا» okunduğuna göres iz kerametli hoş bir medhale idhal ederiz.» -Hanelerinizin kapılarından mükrem olarak girer, kabirlerinize mükrem olarak gider ve nihayet Cennette mükrem olarak kalırsanız. Fakat bu noktada pek mühim bir meselei ahlâkıyye vardır ki o da sureti umumiyyede ve alelhusus erkeklerle kadınlar arasında yekdiğerinizin makamına göz dikerek hased ve nefsaniyyet taşımamak, tefazul ve rekabet davâlarına girişmemektir. Çünkü hased ve nesaniyyet bir çok büyük günahların saikıdır. Bunun için 32. وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِهٖ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ Allahın ba’zınıza diğerinden fazla olarak bahşettiği mukadderatı temenniyede kalkışmayınız, birbirinizin malına cahine ve sair nail olduğu vehbî veya kesbî mazhariyyetlerine göz dikmeyiniz.» Zira bu gibi temenniyat evvelâ hased ve nefsaniyyet ve adavet uyandırır, saniyen takdir ve kısmeti İlâhîye ademi rızayı iş’ar eder, salisen, kendi hakkında mukadder olmayan bir şeyi temenni etmek hikmetine kader ile muaraza ve biyhude bir elemdir. Diğerinin hakkında kesb ile mukadder olanı kuru kuru temenni bir atâlet-ü betalet ve tazyi’i evkattır. Bilâ kesbin mukadder olanı temenni de boş bir temennii muhaldır. لِلرِّجَالِ نَصٖيبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا ricalin iktisab ettikleri şeylerden bir nasîbleri وَلِلنِّسَآءِ نَصٖيبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَ kadınların da iktisab ettikleri şeylerden bir nasîbleri vardır.» Hiçbirinin sa’y-ü kesbi boşa gitmez, behemehal kendisine bir hıssa verilir. Fakat fıtraten birinin isti’dadi kesbî fazla, diğerinin eksik olması, kezalik birine kesbiyle mütenasib olarak verildiği halde diğer birine kesbinden fazla verilmesi gibi sırf vehbî olan hususat, müstakıllen meşiyyeti İlâhiyye eseri olan bir mevhibedir ki bunda kimsenin sun’u ve hakkı müdahalesi yoktur. Bunun için gerek erkek ve gerek dişiye yaraşan diğerlerinin nasıbini temenni etmek değil, Allahın kendisine bahşettiği kabiliyyet-ü isti’dad ile mütenasib olarak çalışmak ve Allahdan istemektir. Binaenaleyh çalışınız وَسْئَلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِهٖ الخ ve Allahdan, Allahın fazl-ü ihsanından isteyiniz de herkesin elindeki şeyleri temenni etmeyiniz. Allah her şey’e alîmdir, herkesin istihkakını bilir ve tafdılini an ilmin yapar.»- Demek ki nehyin asıl hedefi hasedden, ataletten, ahkâmı İlâhiyyeye ve mukadderata i’tirazdan meni’ ve fazl-ü faziletin ve medhali kerîmin hased-ü temenni ile değil, amel ile taleb edilmesi lâzım geldiğini ıhtırdar.

Bu âyetin nüzulü miras âyetleri dolayısiyle kadınlar tarafından ızhar edilen ba’zı temenniyat ile alâkadardır. Ezcümle ezvacı Resulullahdan Ümmi Seleme Hazretlerinin «ya Resulallah! erkekler gazâ ediyorlar, biz etmiyoruz ve bizim mirastan hakkımız nısf oluyor. Nolurdu biz de erkek olsa idik» diye bir temennide bulunduğu ve bu âyetin nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Bunun için balâda «لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ» düsturunun hikmetlerine müteallık olmak üzere fıtrî ve hukukî ve ıktisadî noktai nazarlarla zikredilmiş olan izahatın me’hazlarını burada ve bundan sonraki bir iki âyette bir esası ahlâkînin telkını ve erkek, kadın münafesesinin ıslah-ü izalesi ve aile hayatının takviye ve tanzimi siyakında temamen gösterilmiş buluyoruz ki tafdıl ve tefadul, mevahibi fıtriyyeye, iktisab ve nasıbi iktisab, kıymeti ameliyye ve ıktisadiyyeye, gelecek olan «وَبِمَآ اَنْفَقُوا» muadelei infaka işaret etmiştir. Şimdi mirasin kesbî olmayıb mahza faz-lü ihsanı İlâhî olduğunu ve bundan da gerek erkek ve gerek dişi her birine kesib gibi derecelerine göre bir hıssa verilmiş bulunduğunu tefhim için ahkâmı mirası maa ziyadetin bir telhıs ile buyuruluyor ki: rical ve nisaya iktisablarına göre birer nasıb verdikten başka 33. وَلِكُلٍّ bir de erkek ve dişiden her biri için جَعَلْنَا مَوَالِىَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ وَالَّذٖينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ valideyn ve akribanın ve yeminlerinizin akdedib bağladığı ve yahud -«عاقدت» kıraetine görey eminlerinizin mütekabilen akdi muahede ettiği kimselerin -ya’ni akdi nikâh ile zevc veya zevcenin veya akdi müvalât ile mevlelmüvalâtınt erikelerinden miras alır vârisler yaptık, herkesi yalnız kendi kesbyile bırakmayıb mirasi de hak yaptık ve bunu yalnız erkeklere veya kadınlara tahsıs etmeyib ikisine de verdik, bir de yalnız ana, baba veya evlâd terikesinden değil, alel’umum akribanin terikelerinden derecelerine göre ta’mim ettik, karabetle de kalmayib akıdlerle de miras verdik ki bütün bunlar mahzı fadli İlâhîdir. Zira Allah vermezse kimsenin mirasa konmasi mümkin değildir. Binaenaleyh yekdiğerinizin hıssalarına göz dikmeyiniz de فَاٰتُوهُمْ نَصٖيبَهُمْ bütün o vârislere nasıblerini veriniz. Ve aranızda emvalinizi bu suretle de batil olarak yemeyiniz. Zira اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدًا dir.

Erkeklerin mirasta istihkaklari ziyade olmasının hikmeti 34. اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَآءِ erkekler ve alel’husus recül olan tam erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar, onların üstlerinde dururlar, işlerine bakarlar, dikkatle gözetir, muhafaza ederler, kâhyaları müdirleri, muhafızları, veliyyülemirleridirler.»- Küçüklerde buna namzeddirler.

KAVVAM, kaimin mübalağası olub «kıyam bil’emir» den me’huzdur. «Bir kadının işine bakan ve

muhafazasına ihtimam eden müdiri umuruna «قَيّمُ الْمَرْاَةِ» ve daha kuvvetli olarak «قَوَّامُ الْمَرْاَةِ» denilir. Bu ta’bir erkeğin kadına hâkimiyyetini ve fakat keyfemattefak değil «سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ» mazmunu üzere hâdimiyyetle müterafık bir hâkimiyyetini ifade eder. Binaenaleyh bir taraftan erkeğin fadlını ifham ederken diğer taraftan da kadının kıymet-ü faziletini iş’ar eder. Ve bu tefavüt içinde müsavat davâsını kaldırarak mütekabilen bir muadelei mütefadıla usuliyle öyle bir vahdet te’min eyler ki bu vaz’ıyyet iman ile ümmet beynindeki hukukı mütekabileye benzeyecek ve bu suretle terbiyei aile, terbiyei ictimaiyye ve siyasiyyenin bir mebdei olacaktır. Bunun için Kazi beyzavî «قَوَّامُونَ» un tefsirinde der ki «يَقُومُونَ عَلَيْهِنَّ قِيَامَ الْوُلَاةِ عَلَى الرَّعِيَّةِ» Şimdi bu esas da biri vehbî diğeri kesbî iki sebeble ta’lil edilerek buyuruluyor ki: بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ Çünkü Allah rical ve nisanın ba’zısını hılkaten tafdıl etmiştir.» - «هُمْ» zamiri delâletiyle bundan erkeklerin kadınlara fazl-ü ruchanı anlaşılmakla beraber âyetin öyle bir hüsni beyanı vardır ki bu fazl-ü fazıleti «بِمَا فَضَّلَهُمُ اللّٰهُ عَلَيْهِنَّ» diye alel’ıtlak erkeklere kasr etmemiş, mübhem olarak ba’zısının diğerine tafdılini ifade eylemiştir. Bu ise erkeğin kadında bulunmayan bir takım mezayayı fıtriyyeyi haiz olduğu gibi aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan ba’zı mezayayı fıtriyyeyi haiz olduğunu ve bundan dolayı her ikisinin yekdiğerine muhtelif cihetten muhtac bulunduklarını ve bu suretle erkekle kadın fıtraten mütefavit ve mütekabilen mütefadıl olduğu gibi her erkeğin ve kezalik her kadının da seviyyeleri bir olmadığını ve binaenaleyh her erkek her kadın ile ferden mukayese edilemiyeceğini ve maamafih bütün bunlar top yekûn karşılaşdırılınca kadınların erkeklere ihtiyacı, erkeklerin kadınlara ihtiyacından fazla ve çünkü beyan olunduğu veçhile asıl mi’yarı fazılet olan kesb-ü iktisab noktai nazarından erkek hasleti failiyyetle kaim, kadın ise hissi tâat ve hasleti kabiliyyet ile rakık ve cazibedar bir fıtrette ve bunun için kuvveti rical ile himaye ve muhafazaya daha ziyade muhtac, ve binaenaleyh binnetice sureti umumiyyede fazl-ü ruchanın rical tarafında bulunduğunu vilâyeti emir ve salâhiyyeti onlara itaatı hem bir hak ve hem de menfaati nisvanın muktezası olduğunu pek beliğ bir icaz ile tefhim eyler. Ve işte erkeklerin Nübüvvet, İmamet, Velâyet, ikamei şeair, hududi kısasta şehadet, vücûbi cihad, vücûbi Cum’a ezan, hutbe, i’tikâf, asabalık, katli hata ve kasamede tahammüli diyet, talâk-u ric’atte istiklâl gibi bir takım hasaıs ve hukuk-u vezaif ile temayüzleri de bu cümledendir. «قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَآءِ» olarak aile de hakkı riyaseti haiz olmalarının bir sebebi bu tefaduli fıtrî, biri de وَبِمَآ اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya sarf etmeleri kazıyyesidir.» -Ki kesbî olan bu sebeb de evvelkine merbuttur. Ve kadınların mirastan nasıbleri yarım olması bilhassa bu sebeble alâkadardır. Ve bunda kadınların menfaatı, irste müsavi olmalarından çok ziyadedir. Şu halde zevcesinin hakkını eda etmeyen, kadın malına göz diken, ve vazifei infakı yapmayan ve ailesinin ırz-u namusunu muhafaz etmeyen erkekler ricalden ma’dud değillerdir. Şüphesiz ki bu vazifelerini yapan ricalin de kadınlar üzerinde kavvam olmaları ve onlardan itaat-ü sadakat beklemeleri bir hakkı meşru’larıdır. Binaenaleyh فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ saliha olan kadınlar da Allaha itaat ederler. Kocalarına karşı divan durub haklarına rivayet ederler حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ kocalarının gıyabında nefis ve mal-ü namus ve haysiyyet ve esrarı aile gibi muhafazası lâzım gelen hususatı بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ hıfzı İlâhiye istinaden muhafaza ederler. Zira Allah bunun muhafazasını emr etmiştir.» -Aleyhissalâtü vesselâm Efendimizden merviydir ki: «Nisânın hayırlısı o kadındır ki baktığın zaman seni mesrur eder, emredersen itaat eyler, gıyabında bulunduğun zaman da seni malında ve nefsinde hıfzeder.» buyurmuş ve bu âyeti okumuştur. Bu âyetin de balâda beyan olunan Ummi Seleme Hazretlerinin sözü üzerine nüzulü söylenmiş ise de bunun asıl sebebi nüzulü şu veçhile rivayet olunuyor: Nükabai Ensardan Sa’d ibni Rebiaya karşı zevcesi Habibe binti Zeyd ibni Züheyr ve bir rivayete göre Habiybe binti Muhammed ibni Seleme nüşuz göstermiş, o da bir tokat vurmuş, binaenaleyh babası kızını almış, Resulullaha gidib şikâyet etmiş, Resulullah gidib şikâyet etmiş, Resulullah da «لَنَقْتَصُّ مِنْهُ» her halde ondan kısasını alırız» buyurmuş idi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu, aleyhıssalâtü vesselâm da «biz bir emir irade ettik, Allah da diğer bir emir irade ettik, Allah da diğer bir emir irade buyurdu ve şüphe yok ki hayır Allahın irade ettiğidir» dedi. Bu sebeble salihati nisvanı beyandan sonra naşizeler hakkında buyuruluyor ki:

وَالّٰتٖى تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ Ey kavvam olan ve zevcelerinin haklarını veren zevcler! nüşuzlarından, yani kafa tutub itaatsizlik etmelerinden korkduğunuz, korkacak bir emare hissettiğiniz, karılara gelince:»-

NÜŞUZ; Esası lügatte irtifa’ ve tümseklik manâsından me’huz olarak kadının kocasına kafa tutub ısyankâr bir vaz’iyyet almasıdır ki güya kendisini yüksek farzedib itaatini refeylemiş olur. Bunu izah iin eimmei müfessirînden şu beyanat varid olmuştur: Kadının nüşuzu zevcine ısyanı (İbniabbas), koku sürünmemesi, zevcini nefsinden menetmesi, mukaddemâ zevcine yaptığı muameleyi değiştidmesi (Ata’), zevcini hoşalnmaması (Ebumensur), zevcinin meskeni şer’î olarak tâyîn ettiği ikâmetgâhta beraber oturmaktan imtina’ edib onun arzu etmediği bir yerde ikamet etmesi (denilir) ki bu manâlar az çok birbirlerine yakındırlar.

Böyle bir hal karşısında فَعِظُوهُنَّ evvelâ, bunlara va’z-u nasihat ediniz وَاهْجُرُوهُنَّ فِى الْمَضَاجِعِ saniyen, yataklarda mehcur bırakınız فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبٖيلًا size itaat ederlerse artık taarruz için aleyhlerinde vesile aramayınız, ve vaki’ olan kusurlarını olmamış gibi addediniz.»- Çünkü günahtan tevbe eden günahı olmıyan gibidir. «اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ». Her halde şunu muhakkak bilmeli ki اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَبٖيرًا Allah tealâ pek yüksek ve pek büyüktür. Binaenaleyh Allahdan korkunuz da kadınlara karşı size vermiş olduğu kuvveti sui istimal etmeyiniz. Allahın size karşı kudreti sizin kadınlara karşı kuvvetinizden çok yüksektir. Ve sizin Allaha karşı günahlarınız kadınların size karşı günahlarından daha çok ve daha hadnaşinâsâne olduğu halde Allah sizin tevbelerinizi kabul ve seyyiatınızı afvederken size itaat eden zevcelerinizin vaki’ olan kusurlarını nasıl afvetmezsiniz ve nasıl olur da onlara taarruz için vesile arar durursunuz? Diğer bir manâ ile: Allah zulümden ve haksızlıktan müteali bir sahibi kibriyadır. Binaenaleyh onun ulüvvi şan ve kibriyası karşısında zulümden, haksızlıktan, sadakatsizlikten, terbiyesizlikten vazifelerinizi sui istimal etmekten son derece sakınmalısınız.»

Kadın itaat etmezse ne olacak? o zaman iş muhakemeye düşer. Binaenaleyh ey cemaati müslimîn, ve bilhassa ey hakîmler 35. وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا zevc ile zevce arasında şıkak korkulacak bir mahzurdur. Şayed bunlar arasında bir şıkak vukuundan korkar, yani zevciyyet bâkı olduğu halde aralarının açıldığını anlarsanız فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِهٖ وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَا biri zevcin akribasından, biri de zevcenin akribasından olmak üzere iki hakem gönderiniz.» -Zira akribaları onların iç yüzlerini daha iyi bilirler ve salâhlarını daha ziyade arzu ederler. Maamafih akribadan olmaları müstahab bulunduğu, yoksa ecanibden nasbları da caiz olabileceği beyan olunmuştur. Hakemi intihab hakkı evvelâ zevc ve zevceye aittir. Ve bunun her iki taraftan akribalarının müşaveresiyle yapılması müstahab olacağı da «مِنْ اَهْلِهِ» ve «مِنْ اَهْلِهَا» kayıdlarının işaretlerinden anlaşılıyor. O halde akribaları bulunmadığı veya ecanibden olmaları kendilerince tensib edildiği surette şüphesiz caiz olmak lâzım gelir.

Bu hakemlerin derecei salâhiyyetleri ne olacaktır? Te’lif veya tefrık her ikisini de yapabilirler mi? Bu noktada Müctehidîn ıhtılâf etmişlerdir. Bir kısmı tefrık da yapabilirler ve bir talâkı bâin olur demişler ki bu Hazreti Aliden merviydir. Bir kısmı da bunlar te’life me’murdur tefrık edemezler demiş ki bu da Hasenden merviydir. Ve İmamı A’zamın kavlidir. Gerçi tefrık salâhiyyeti tasrih edildiği, zevc de bunu kabul ve tafvız eylediği takdirde ıhtılâf yoktur. Ancak zevc tefrika salâhiyyet vermediği takdirde mahkeme kendiliğinden hakemeynin salâhiyyeti mutlaka ile intihabına cebr edebilir mi edemez mi? Hasılı hakemeyn zevceynin vekilleri mesabesinde midir? Yoksa mahkemenin hukme me’zun nâibleri makamındamıdırlar? Ve mahkemenin re’sen tefrıka salâhıyyeti var mıdır? Yok mudur? İşte ıhtilâf bu noktalardadır. Şüphe yok ki âyetin siyakı, te’lif üzerinedir. Tefrıkten bahis münasib görülmeyib meskûtün anh bırakılmış ve bunun için bir içtihad mevzuu olmuştur.

Bu iki hakem اِنْ يُرٖيدَآ اِصْلَاحًا cidden hüsni niyyetle ıslâh murad ederler, Aralarını düzeltmek isterlerse يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَا Allah iki tarafın beynini tevfik-u te’lif eder. Zevc ve zevcenin kalblerine meveddet-ü mahabbet ilka eyler, bunu nasıl yapar? اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٖيمًا خَبٖيرًا her halde Allah alîm habîrdir. Nasıl yapacağını bilir ve şüphe yok ki alîm ve habîr olan Allahın burada tefrık cihetini meskûtün anh bırakması da gayet manidardır. Demek ki Allahın rızası şıkakta değil, vifaktadır. Asıl matlûb olan hüsni imtizactır.» - Görülüyor ki bu ahkâm akdınlarn nüşuzu üzerinden yörümüştür. Acaba erkekler tarafından nüşuz olmaz mı? Kadın Herçibâdabâd itaate mı mecburdur? Gibi bir sual hatıra gelebilir. Evet erkekler tarafından da nüşuz olabilir. İleride «وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا اَوْ اِعْرَاضًا» âyetinde buna müteallık ahkam gelecek, ayrılmak mes’elesi de orada zikr olunacaktır. Fakat burada mevzuı bahs olan erkeklerin kavvamiyyeti ve mucebince bütün vazifelerinin ifası ve binaenaleyh erkek tarafından hiç bir kabahat bulunmadığı takdiri üzerine cereyan ettiğinden bu şeraıt altında erkeğin nüşuzu tasavvuru esasen gayri varid olduğu gibi maksadı beyan dahi hayatı ailenin mücerred salâh ve terbiyesine müteallık bulunduğu cihetle burada kadınların nüşuzundan bitteba’ bahsedilmiş ve erkeklerin nüşuzu meselesi bil’ahare mustakıllen beyan olunmak için geri bırakılmıştır. Bu suretle hayatı ailenin salâhı te’min edildikten sonra aile terbiyesinde umumî bir ihtimal olarak esas ittihaz edilmesi lâzım gelen ahlâkı haseneye geçilerek evvel emirde şu on vazife emrediliyor:

ki 36. وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا الخ birincisi, Allaha ibadet ve ubudiyyet ve ona hiç bir şey şerik koşmayıb ıhlâs ile ibadet etmek: ikincisi: anaya babaya ihsan ile muamele etmek, üçüncüsü: وَبِذِى الْقُرْبٰى akribaya ihsan, dördüncüsü: وَالْيَتَامٰى yetîmlere ihsan, beşincisi: وَالْمَسَاكٖينِ fukaraya ihsan, altıncısı وَالْجَارِ ذِى الْقُرْبٰى yakın komşuya ihsan ki hanesi yakın olur veya akribadan bulunur. Yedincisi, وَالْجَارِ الْجُنُبِ uzak komşuya ihsan ki ya hanesi uzak olur veya akribadan olmaz veya gayrımüslim bulunur.» -Hadîsi nebevîde varid olmuşdur ki «komşu üçtür. Birisinin üç hakkı vardır; hakkı civar hakkı karabet, hakkı İslâm. İkincisinin iki hakkı vardır; hakkı civar ve hakkı İslâm. Üçüncüsünün bir hakkı vardır; hakkı civar ki bu ehli kitabdan müşrik komşudur.» Sekizincisi,

وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ yanındaki arkadaşa ihsan. Ki taal’lüm, tasarruf sınaat, sefer gibi her hangi bir emri hasende musahabet eden arkadaş ve yoldaş demektir. Bu mefhum zevc ve zevceye dahi şamil olur. Dokuzuncusu وَابْنِ السَّبٖيلِ yoldan gelen müsafire, yahud mutlaka dayfe ihsan. Onuncusu, وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ köle ve cariye el altında bulunanlara ihsan. اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا – «MUHTAL» mütekebbir «FEHUR» öğünen, tefahur eden demektir ki Allah bunları sevmez, hele o bahıl mütekebbirler ki 37. اَلَّذٖينَ يَبْخَلُونَ hem kendileri bahıllik ederler, hem de nasa buhl emrederler.» - Ba’zı Yehudîlerin Ensara karşı «mallarınız infak etmeyiniz, korkuyoruz ki fakır düşeceksiniz» diye nasıhat etmeğe kalkışmaları bu âyetin nüzulüne sebeb olmuştur. وَيَكْتُمُونَ مَآ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ bir de Allahın mahzı fazlından kendilerine vermiş olduğu malı ve ilmi ketmeylerler و hele o müraiy mütefahırlar ki 38. وَالَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَآءَ النَّاسِ الخ 41. فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَهٖيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُلَآءِ شَهٖيدًا Burada «شهيد» Hazreti İsa hakkındaki «وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهٖيدًا مَا دُمْتُ فٖيهِمْ» hıtabı gibi işhad olunan şahid ma’nâsına geldiği ve her ümmetten şâhid de o ümmetin Peygamberi olduğu müfessirîn tarafından beyan olunmuştur. Ya’ni bilir misin her ümmetten bir şâhid getirdiğimiz, ya Muhammed! seni de o şâhidler üzerine şâhid getirdiğimiz vakıt o kıyamet günü o kâfirlerin hali ne olacak? İşte cevabı: 42. يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ o küfredib Peygambere ısyan eden kâfirler o gün لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُ kâşke yere geçmişler, üzerleri düzlenmiş kendilerinden hiç bir eser kalmamış olsa idi diye arzu edecekler وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَدٖيثًا ve Allaha hiç bir sözü ketm edemiyecekler.» -Çünkü sûrei «يٰسٓ» de geleceği üzere ağızları mühürlenecek, elleri ayakları söyliyecektir. İbni Mes’ud Hazretlerinden şöyle rivayet olunmuştur ki: Bir gün Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi vesellem «bana bir Kur’an oku» diye emretti, ben de «ya Resulâllah bana Kur’anı ta’lim eden sensin» dedim «başkasından dinlemeyi severim» buyurdu, binaenaleyh sûrei Nisadan başladım, vaktaki işbu «فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا» âyetine geldim, Resulullah ağladı ben de kıraeti kesdim» demiştir.

Bu noktada tahareti batına ve zahire ile «وَاعْبُدُوا اللّٰهَ» emrine bir inkişaf verilmek ve iymandan sonra ibadetin akdemi namaz ve namazın ilk şartı da necasetten ve hadesten taharet olduğu ve tahareti kübra olan guslün de nikâh ve aile ahkâmı ve alâkası pek ziyade bulunduğu, bunların icrası ise evvel emirde muhafazai akl-ü şuur ile olacağı tefhim kılınmak üzere buyuruluyor ki: ٤٣ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِرٖى سَبٖيلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُوا وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَآءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَآئِطِ اَوْلٰمَسْتُمُ النِّسَآءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَآءً فَتَيَمَّمُوا صَعٖيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدٖيكُمْ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

Meali Şerifi