Neml Sûresi 37. Âyet
Mekke · Cüz 19 · Sayfa 380
ٱرۡجِعۡ إِلَيۡهِمۡ فَلَنَأۡتِيَنَّهُم بِجُنُودࣲ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخۡرِجَنَّهُم مِّنۡهَآ أَذِلَّةࣰ وَهُمۡ صَٰغِرُونَ ٣٧
(Ey elçi) Onlara var (söyle); iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları, muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 32–44. âyetleri birlikte ele alır.
32. قَالَتْ يَآ اَيُّهَا الْمَلَؤُا Ey mele - ey milletin vücuh-ü a’yanı, ey hey’et, dedi: اَفْتُونٖى bana bir fetvâ verin -
İFTA, bir müşkilin beyanile kuvvet vermektir. Ve umurı şer’ıyyede mütearef olduğuna göre burada bu ta’bir,
bu meclisin şer’î bir salâhiyyetini ifadeden halî değildir. فٖىٓ اَمْرٖى emrimde - ya’ni bu işimde yâhud vereceğim emir hakkında مَاكُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ sizler bana şehadet etmedikçe, yâhud huzurunuz olmadıkça ben hiç bir iş kestirmiş değilim - ya’ni şimdiye kadar Devlet umurundan hiç birinde istibdad yapmadım, sizin re’yinizi almadan hiç birini kendiliğimden mevkıi icraya koymadım, her ne emir verdimse sizlerin mahzarınıza ve reiylerinizi alarak verdim. Onun için bu mektub işinde de sizin fetvanızla kuvvet almak istiyorum. «حَتّٰى تَشْهَدُونِ» denilmesinden bunların mühim işleri müşavere için huzurunda toplanması mu’tad olan bir hey’et olduğu anlaşılıyor. Bunların her biri on bin kişiyi temsil etmek üzere üç yüz on iki kişi olduğu da rivayet edilmiştir. (Katâde) Bu hey’ete iyrad olunan bu noktada şimdiye kadar emri hukûmette istibdad yapılmamış olması medh ve reiylerinin esas tutulmuş olduğu beyan olunmak suretiyle cemîle gösterilerek meşveretin ehemmiyyeti tesbit edilmiştir ki bunun zâhirî bir meşrutıyyet teamülü anlatmaktadır. Fakat gelecek sözden anlaşılacağı üzere bu meşruıyyet emir ve kumandaya müdahale derecesine varmıyan meşru’ bir meşveret ve iftâ mahiyyetinden ileri gitmediği için müfessirîn burada yalnız istişarenin ehemmiyyetinden bahsetmişlerdir. Bu hey’et 33. قَالُوا dediler نَحْنُ اُولُوا قُوَّةٍ وَاُولُوا بَاْسٍ شَدٖيدٍ biz kuvvet sahibleriyiz ve şiddetli bir harb ehliyiz. - Ba’zıları bu sözü, biz kuvvet adamları harb-ü darb ehli askerleriz, siyaseti ve reyiden anlamayız, ne emredersen onu yaparız ma’nâsına telâkkı etmişlerdir. Bunun asker zihniyyetini göstermesi i’tibariyle kayde şayan bir ma’nâ olduğunda şübhe yok ise de «اَفْتُونٖى فٖىٓ اَمْرٖى» diye başlıyan kelâmın cereyanı sâde bir şurayı askerîden ıbaret olmamasında zâhirdir. «Biz» diyenler şahıslarını değil, mektuba muhatab olan cem’ıyyetin, ya’ni Devletlerinin kuvvetini kasd etmişlerdir. Teslim olmamak için harb etmek lâzım geleceğini düşünerek kuvvetimiz vardır, şiddetli harb edebiliriz diyorlar, bununla beraber harb etmeliyiz demiyorlar ve emre müdahaleyi tecviz etmiyorlar da harb olmaksızın bir çare bulabildiği takdirde memnun olacaklarını andırır bir surette teslimi salâhiyyet ve edebi siyasîye riayet ile sözü şöyle bitiriyorlar وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ maamafih emir sana aiddir. - Sana müfevvazdır فَانْظُرٖى مَاذَا تَاْمُرٖينَ bak imdi ne emrediyorsun? - Harb mi yaparsın, yoksa sulha bir çare mi bulursun? Bunun üzerine harb fikrini bertaraf etmek üzere 34. قَالَتْ dedi اِنَّ الْمُلُوكَ muhakkakki mülûk kısmı اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً bir memlekete girdiklerinde - ya’ni harben girdikleri vakıt اَفْسَدُوهَا onu bozar perişan ederler. وَجَعَلُوٓا اَعِزَّةَ اَهْلِهَآ اَذِلَّةً Ve azîz olan ahalisini zelîl kılarlar. - Katl, esaret, nefi, habis vesaire gibi envaı zillet ve felâkete giritfar ederler. وَكَذٰلِكَ böyle de yaparlar mı يَفْعَلوُنَ yaparlar - ya’ni «لَا تَعْلُوا عَلَى» diyen Süleymandan da böyle yapar. Binaenaleyh harben mümkin olduğu kadar sakınmak ve memleketi istilâya sebebiyyet vermemek ıktıza eder. 35. وَاِنّٖى مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ Ve her halde ben onlara bir hediyye ile elçi göndereceğim de فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ bakacağım gönderilenler ne ile dönecekler? - Ya’ni bu suretle huylarını yoklıyacağım da ona göre hareket edeceğim. Bakalım mal-ü menal ile savulabilecek kimseler mi? Müfessirîn bu hediyyenin tafsılâtı hakkında rivayetler kaydetmişlerdir. 36. فَلَمَّا جَآءَ سُلَيْمٰنَ Bunun üzerine vaktâ ki gönderilen, Süleymana vardı - hediyyeyi kabul etmeyip şu suretle reddetti قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ الخ 38. قَالَ يَآ اَيُّهَا الْمَلَؤُا Ey hey’et, dedi - bu mele’den murad iyzah edilmemiştir. «وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ» deki cünudun rüesası olsa gerektir اَيُّكُمْ يَاْتٖينٖى بِعَرْشِهَا o kadının tahtını bana kendileri müslim olarak gelmezden evvel hanginiz getirir? - Süleyman aleyhisselâm onların hediyyelerine güvendiklerini bilmiş idi, binaenaleyh hediyyelerini tehdid âmiz bir surette iade edince geleceklerini de bildiğinden gelir gelmez iymanlarını vesiyle olacak bir harika göstermek istedi. Rivayet olunur ki elçiler kadına varıp Süleyman aleyhisselâmın dediğini anlattıklarında: «bilmiş vallahi bu sâde bir melik değil, biz buna tâkat getiremeyiz» demiş ve tekrar bir elçi gönderip «kavmin beyleriyle huzuruna geliyorum, emrini ve da’vet ettiğin dinini görmek arzusundayım» diyerek maıyyetinde bir cemmi gafîr ile hareket etmiş ve tahtını köşklerinin en metîn ve mahfuz yerine koydurup kapıları kilitleterek ehemmiyyetli surette muhafaza altına aldırmış idi. 39. قَالَ عِفْرٖيتٌ مِنَ الْجِنِّ Cinlerden bir ıfrît, dedi - Râgıbın Müfredatında: ıfrît «هُوَ الْعَارِمُ الْخَبِيثُ» ya’ni habîs çetin demektir. Şeytan gibi insana da istiare olunur ıfrît nifrit denilir. İbni Kuteybe demiştir ki: ıfrît, müves’sekulhalk, ya’ni hılkati kuvvetli demektir. Aslı, toprak demek olan «afer» dendir. Âfere, güreşti yere yıktı demektir.» اه. Âkâmülmercan Fi ahkâmilcann» da Ebu Amr ibni Abdülmerrden naklen der ki: lisana âlim olan ehli kelâm Cinni meratib üzere zikrederler. Halıs Cinni zikrettikleri vakıt «cinnî» derler. İnsanlarla beraber sakin olanını kasd ettikleri «âmir» cem’inde «ummar» derler. Sıbyana arız olana ise ervah derler. Habîsleşip çetinleşirsee Şeytan, derler اه. Demek ki ıfrît, şerr-ü habasette dehâ ve şeytanette ileri gitmiş, tuttuğunu devirir, kuvvetli, becerikli ele avuca girmez bir kerata demektir. Öyle insana da ıtlak edildiği için âyette «Cinden» diye beyan edilmiştir. اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ Ben onu (o tahtı) sen makamından kalkmadan evvel sana getiririm - her gün makamında sabahdan öğleye kadar oturur idiği rivayet olunuyor. وَاِنّٖى عَلَيْهِ لَقَوِىٌّ اَمٖينٌ ve muhakkak ben buna karşı her halde kavîyim, emînim - ya’ni kolay getiririm hem de hiç bir hıyanet etmem, tebdil-ü tagyir etmeden hiç bir şey zayi’ etmeksizin getiririm diye te’kidlerle te’minatta bulundu. 40. قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ nezdinde kitabdan bir ılim bulunan zat اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ ben sana onu tarfın (gözün) sana dönmeden evvel getiririm dedi - bu zatın kim olduğu hakkında müteaddid kaviller vardır. İbni Mes’ud kavlince Hızır aleyhisselâmdır. İbni Abbasın meşhur olan kavlince Süleyman aleyhisselâmın veziri Âsaf ibni Berhıyadır ki Sıddîk idi. Dua edilince icabet olunan ismi a’zamı bilirdi, Hazreti Süleymanın bir mu’cizesi olmak üzere veziri böyle bir keramet göstermiştir. Fahruddîni Razî bu zatın Süleyman aleyhisselâmın kendisi olması kavlini vücuh ile tercih etmiştir. Ezcümle mevsulün, sıla ile ma’lûma işaret olması kaıdesine nazaran burada nazmı Kur’an mülâhaza edildiği zaman «عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ» olmakla ma’lûm olan zat ancak Süleyman aleyhisselâmdır. Çünkü yukarıda «وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًا وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُدَ وَقَالَ يَآ اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ» buyurulmuştu, ancak bu surette «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ» hıtabı ıfrîtedir. Süleyman, ıfrite karşı söylemiştir. «قَالَ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» diye zamir ile zikrolunacak yerde tefhıym için mevsul getirilmiş ve bununla bâlâda verildiği zikrolunan ılimden bir misal gösterilmiştir. Maamafih ekseriyyet, bu zâtın Süleyman aleyhisselâmın kendisi değil, eshabından birisi olmasını nazmın siyakına daha muvafık bulmuşlardır. Muhyiddîni Arabî füsusta demiştir ki «bu Süleyman aleyhisselâmın eshabından ba’zısının elile oldu ki hazır olanların nefislerinde Süleyman aleyhisselâmın şanı için daha azametli olsun» اه. Şübhesiz eshabından böyle kerametin zuhuru kendisinin daha ziyade yüksekliğine delâlet eder. Ve bu ılim ona verilen ılim den olduğunu anlatır. Bu, ne kadar mesafeden getirildi? Yukarıda hüdhüd kıssasında San’aya kadar varıldığına dair bir rivayet geçmişti, San’adan ise Sebe’ günlük mesafedir deniliyor. Ba’zıları da bu sıra Süleyman aleyhisselâm San’adan dönmüş Şam arzında bulunuyordu demişler. Bu takdirde iki aylık mesafe demektir. Bu kadar mesafeden bir taht göz kırpıncaya kadar nasıl gelir? Şübhe yok ki bu alel’âde vekayı’den değil bir keramet ve mu’cize olmak üzere mevzuı bahistir. Muhyiddîni Arabî bunu şöyle anlatmıştır: Âsaf, tahtın aynında tesarruf etti de onu mevzıında ı’dam edip her an hasıl olmakta bulunan halkı cedide arif olanlardan başka kimsenin şuuru lâhık olamıyacak vechile Süleymanın yanında iycad ediverdi, vücudü zemanı, ademi zamanının ayni idi, ikisi bir anda idi ve Âsafın kavli, zamanda fı’lin ayni idi. Zira Kâmilden sadir olan kavil, Allah tealâdan «كن» menzilesindedir. Bu tahtın husulü mes’elesi en müşkil mesaildendir. Ancak zikrettiğimiz iycad ve ı’damı arif olan zevat müstesna. Taht, ne mesafe kat’ etti ne de onun için Arz dürüldü veya yarıldı اه. Şeyhın «بَلْ هُمْ فٖى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدٖيدٍ» âyetinden anladığı halkı cedid mes’elesi son zamanlarda «دقارت» Felsefesine kadar geçmiş bir nazariyyedir. Lâkin bunun buraya tatbikı âyetin zâhirine muvafık değildir. Çünkü «yaparım» denmemiş «getiririm» denilmiştir. «قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» denilmesiyle de bir zaman ifade edilmiştir. Lemhı basar değil, tarfetül’ayn da değil, bunlardan daha uzun olarak «قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» ki iki tarfe arasını ifade eder. Ve bu bir saniyeyi bile geçebilir. Lâkin Şeyh, bunu bir an telâkki etmiş, halbuki hareket mefhumu lâekal iki an ıktiza eylediği cihetle bir anda hareket tasavvuru, tenakuz olacağından mes’eleyi işkâl ederek hareketsiz olarak husulü imkânını göstermek için o yolda te’vil eylemiştir. Çünkü zatında mümteni’ olana «kün» emri teallûk etmez. Fakat ıhtar ettiğimiz vechile âyet, bunu bir ân ile değil, en seri’ bir zaman ile ifade etmiştir. Lâekal «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» diyecek kadar bir zaman var. Doğrusu «Âsafın kavli zamanda fı’lin ayni idi.» demekle Şeyh temamen hakıkati söylemiştir. «اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ» kavlinde fi’ıl, icad değil ityandır. Bunu söylemesile getirmesi bir olmuştur. Ya’ni söyleyinciye kadar getirmişti. Zira ılmini biliyordu. Bir saniyede binlerce kilometre sür’at, zamanımızın efkârı fenniyyesinin mülâhazasına alışmış olduğu mesaildendir. Mühimm olan nokta ancak bu hareketi yapmak için tatbık olunacak kuvveti bilmekten ıbarettir. Bir saıkada bir cereyanda, bir telgrafta görülen bu sür’at bir kütlede de görülebilir. Yakından icrayı te’sir ettiğini gördüğümüz iradenin bir telsiz gibi uzakta da âmil olabildiğini gösteren misaller de yok değildir. Bir cazibe ile ecramın fezada uçuştuğu bir irade ile a’zanın bedende oynadığı gibi bir irade ile âfaktaki bir cismin tayyı mekân etmesi de Kitabda, Levhi mahfuzda sâbit olan ılimdendir.
فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ Derdemez onu yanında karar etmiş görünce قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى bu, dedi: rabbımın fadlındandır - mu’tad olan sünneti cariyesi değil «فَضَّلَنَا عَلٰى كَثٖيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنٖينَ» ile işaret olunduğu üzere fadlı mahsusu olan bir keramet veya mu’cizedir. لِيَبْلُوَنٖىٓ ءَاَشْكُرُ الخ 41. قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا Ona, dedi: tahtını tenkir edin - o değilden gösterin, yabancılaştırın نَنْظُرْ اَتَهْتَدٖٓى bakalım doğruyu bulacakmı? - Kendininki olduğunu bilecek? Vaz’ıyyeti kavrıyacak, hakikati anlayacak mı? اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذٖينَ لَايَهْتَدُونَ yoksa yola gelmezlerden mi olacak? - Tahtının getirilmiş olması hayretengiz bir tasarrufla mülk-ü saltanatının elinden alınmış olduğuna delâlet eder. Böyle müdhiş bir lâhzada onun o değilmiş gibi gösterilmesinde büyük bir nezaket ibraz edilmiş ve bununla onun isti’dadı üzerinde bir tecribe yapılmak istenilmiştir. 42. فَلَمَّا جَآءَتْ قٖيلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِ Binaenaleyh geldiğinde: böyle mi senin tahtın denildi? - Bu senin tahtın denilmedi, o değilmiş gibi gösterildi قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَ sanki dedi: o, o وَاُوتٖينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا maamafih bize bundan evvel ılim verildi - bu mu’cizeden evvel höd hüdün mektub getirmesi gibi müşahede ve sair mesmuat ile Allah tealânın kudretine ve senin nübüvvetinin sıhhatine ılmimiz hâsıl oldu وَكُنَّا مُسْلِمٖينَ ve müsliman olduk - inandık teslim olduk dedi, hiç şaşırmadan vaz’ıyyeti olduğu gibi kavrayarak idarei kelâm etti, öyle de evvel neye gelmedi? 43. وَصَدَّهَا مَاكَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ Evvel Allahdan başka tapıyor idiği şeyler (Dünya saltanatı) kendisini alıkoymuştu نَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرٖينَ çünkü kâfir bir kavmden idi 44. قٖيلَ لَهَا ادْخُلِى الصَّرْحَ denildi ona, gir köşke «sarahat» tan SARH, kasır ve kule gibi yüksek bina «sarhatüddar» konağın sahası, sahnı, avlısı, meydanı فَلَمَّا رَاَتْهُ derken onu görünce حَسِبَتْهُ لُجَّةً bir derya sandı وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا ve inciklerinden açtı - etekleri ıslanmasın diye toplandı, paçaları göründü. Evvel şaşırmamışken bu kerre bir şaşkınlık etti: قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارٖيرَ Süleyman o, dedi: sırçalardan döşenmiş mücellâ bir meydandır. - Bir sırça saray ve medhalinden meydanına büyük bir havz yapılıp su salınmış, içine balık vesair deniz hayvanları konulup üzeri şeffaf cam ile döşenmiş, o vakıt kadın قَالَتْ dedi رَبِّ اِنّٖى ظَلَمْتُ نَفْسٖى yâ rab, şübhe yok ben evvel nefsime zulmetmişim - boş şeylere tapmışım وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ şimdi Süleymanın maıyyetinde islâma irdim لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ âlemlerin rabbı Allaha teslim oldum - ekser müfessirînin kavlince Süleyman aleyhisselâm onu tezevvüc etmiş ve mülkünde bırakmış idi. Çünkü kıssa: ٤٥ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَآ اِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَرٖيقَانِ يَخْتَصِمُونَ ٤٦ قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٤٧ قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَآئِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ ٤٨ وَكَانَ فِى الْمَدٖينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ ٤٩ قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهٖ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِهٖ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ٥ وَمَكَرُوا مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَايَشْعُرُونَ ٥١ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَعٖينَ ٥٢ فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٥٣ وَاَنْجَيْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
Meali Şerifi