AyetSûreler

Naziât Sûresi 38. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 584

وَءَاثَرَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا ۝٣٨

Ve dünya hayatını tercih etmişse

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 27–44. âyetleri birlikte ele alır.

27. ءَاَنْتُمْ ey o kendilerini yüksek sanıp da Allahın kudretini inkâra kalkışan münkirler! Zu’münüzce kendi takdirinizce şunu bir düşünün bakalım: siz mi اَشَدُّ eşedsiniz? - Daha çetin, daha zorlusunuz? خَلْقًا yaradılmak hususunca - burada asıl ma’nâ ölümden sonra yeni bir hılkatle yaradılış üzerindedir. Fakat bir kübra halinda daha şümullü olmak üzere suâl mutlak halk üzerinde iyrad olunmuştur. Ya’ni gerek evvel ve gerek sonra alel’ıtlak yaradılmak cihetiyle siz mi daha zor ve çetinsiniz اَمِ السَّمَآءُ yoksa sizden yüksek ve sizi muhît olan Semamı? - Belliki o daha çetin değil mi? Çünkü siz onun içinde bir zerre demeksiniz öyle iken بَنٰيهَا o Allah onu bina etti - Bina, müteferrık eczayı yekdiğerine zamm-u rabt ile mecmuından bir küll inşa etmektir. Semâda böyle lâtîf ve kesîf nice mevadd ve ecramın türlü kuvvetlerle sureti mahsusada terkib ve rabt olunarak mecmuundan husule getirilmiş bir yapıdır ki onu Allah yapmıştır. Şöyle ki 28. رَفَعَ سَمْكَهَا boyuna irtifa’ verdi - direksiz olarak yükseğe kaldırdı.

SEMK, bir şey’in irtifa’ ta’bir ettiğimiz boyu’ aşağıdan yukarıya imtidadı ve yüksekliğidir. Yukarıdan aşağı

mülâhaza edildiği zaman umk ta’bir olunur. Enine boyuna olmak üzere sihan ile de tefsîr edenler olmuştur. فَسَوّٰيهَا sonra da onu tesviye etti - «وَالسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ» mantukunca mîzanını vaz’ edip denkleştirdi, nizamına koyup düzeltti. Bundan Semânın şekli tam küre olduğunu anlatmak istiyenler olmuş ise de bütün Semanın hey’eti umumiyyesinin şekli tam küre olduğu sâbit değildir. Tafsîlini Allah bilir. 29. وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا gece karanlık olmak ma’nâsına gatşten olduğuna göre gecesini karanlık etti, muzlim kıldı diye ma’nâ verilmiştir. Fakat bunda gecenin Semaya izafeti ba’zı muhteveyatına nazaran ednâ mülâsebe kabîlinden olmuş olur. Çünkü Semanın her tarafı gece olmaz. Bir de gatş ve gataşan Kamusta mezkûr olduğu üzere hastalıktan veya ıhtiyarlıktan nâşî âheste âheste yürümek ma’nâsına gelir, bundan ıgtaş âheste âheste yürütmek demek olacağından gecesini tedricen giderdi demek olur. Bu ise şu ıhrac ile pek mütenasibdir. وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَا ve duhasını çıkardı - zıyasını çıkarıp gündüzünü yaydı, Râgıbdan anlaşıldığına göre duha fil’asıl zıyayi Şemsin inbisatı ve gündüzün imtidadi demek olup sonra ma’ruf kuşluk vaktına ism olmuştur. Burada gecenin mukabili olarak zıyanın parıltısı ile mutlak gündüz ma’nâsına olduğu beyan olunuyor. Gündüzün meydana çıkması ise gecenin gitmesi ile mütenasib olacağından «اَغْطَشَ لَيْلَهَا» geceyi kararttı demekten ziyade yürüttü, giderdi demek olması pek yakışıyor. Ve bunda iki ma’nâ mümkindir. Birisi evvelki gibi Arza nazaran olan ve her gün teâkub eden gecesi gündüzü olmasıdır ki bunda Arzın hılkatine ve Kamerin mahvine temass edilmiş olur. Birisi de Semânın kendisinde gece tedricen gide gide kalmamış hep gündüz olmuş olmasıdırki. Ki bu ma’nâ leylin ve duhanın Semâya tam ma’nâsiyle izafetine pek muvafık ve ince bir ma’nâdır. Çünkü zulmet esas ı’tibariyle ademî olduğundan güneş ve sair ecramı münire yaratılmazdan evvel Semâ elbette muzlim gece halinde demek idi. Ecramı muzîe yaratılmağa başladığından i’tibaren gitgide o gece giderilmiş ve gündüzü çıkarılmıştır. Onun için gece, Arz ve sair ecramın gölgesi düşen hududları sahasında yürümekle beraber diğer sahai Semâ gündüz halindedir. Arz, bundan sonra söyleneceği cihetle buradaki geceyi ve gündüzü - dediğimiz gibi - Semânın kendisinin gecesi ve gündüzü diye anlamak bize daha muvafık görünüyor 30. وَالْاَرْضَ Arza gelince بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا ondan sonra da onu bast edip döşedi - Semâyı halk-u tesviye ve gecesenin giderip gündüzünü çıkardıktan sonra Yer yüzünü üzerinde hayat ve süknâ kabil olacak vechile yayıp serdi, Arzın üzerinde yaşadığımız kışrını ondan sonra yaratıp döşek halinde döşedi.

دَحَا DEHA, bast etmek ma’nâsına dahv veya dahy dendir. Bast da döşek serer gibi yaymak, döşemektir. Bunun zâhiri de Arzın kendisinin daha evvel yaratılmış olmasıdır. Sûrei Bakarede «ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَآءِ فَسَوّٰيهُنَّ», kezalik «حم فصلت» âyetlerinde Semânın tesviyesi Arzın ve mâfil’arzın halkından sonra gibi zann edilebilirse de orada «ثُمَّ» zamanda terâhî için değil, kelâmdan terâhîi rütbî için olmak lâzım geleceğini buradaki «بَعْدَ ذٰلِكَ» iyzar ediyor demektir. Bununla beraber burada şunu da nazarı i’tibare almak lâzım gelir ki Sûrei İsrada «فَمَحَوْنَآ اٰيَةَ الَّيْلِ» de geçtiği üzere İbni Abbastan varid olan rivayette Kamer, mahvedilmezden evvel güneş gibi parlak olduğu ve o zaman onun gece âyeti olmadığı beyan olunmuştu. Buna nazaran Arzın ilk hılkatinde ve Kamer sönmezden evvel Arzda gece karanlığı yokdu demektir. Ve o halde «وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا» Kamerin sönmesiyle arz üzerinde gecenin karartılmış olmasını ifade etmiş ve Kamerin sönmesi de Arzın dahvinden evvel olduğunu da «بَعْدَ ذٰلِكَ» karînesiyle anlatmış olur. Şukadarki Kamerin ibtidai hılkati Arzın hılkatinden sonra olmak i’tibariyle Arzın hılkatinden sonra da semada bir tesviye yapılmış demek olacağını düşünmek ıktiza eder. Şimdi «دَحٰيهَا» yi beyan ve tefsîr ve tekmil olarak buyuruluyorki 31. اَخْرَجَ مِنْهَا مَآءَهَا وَمَرْعٰيهَا ondan suyunu ve mer’asını çıkardı - suyunu yarattı, menba’larını fışkırttı, nehirlerini akıttı, otunu, otlağını mezre’asını bitirdi. 32. وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا Dağlarını da oturttu - tesbit etti. İşte Arzın dahvi, kışrı Arzın böyle hayat ve süknâya kabiliyyetli bir surette düşenmesi demektir. Netekim bu hikmet şöyle tasrih olunuyor. 33. مَتَاعًا لَكُمْ وَلَِانْعَامِكُمْ Sizin ve hayvanlarınızın intifa’ı, yaşaması için - demek ki bu büyük sun’u kudret hikmetsiz değil, bunlar gayesiz abes olarak keyfe mettefak yaratılıvermemiştir. O halde bu yaşamanın yaşatmanın da bir hikmet ve gayesi vardır. Onun için 34. فَاِذَا جَآءَتِ الطَّآمَّةُ الْكُبْرٰى o tâmmei kübrâ geldiği vakıt - tâmmei kübrâ, Kıyametin isimlerindendir.

طامه TAMME, basıp doldurmak ma’nasına «طم» den müştakk olarak üstün ve baskın güç yetmez belâ demektir. Tâmmei kübrâ da en büyük tâmme demek olup Kıyametin ve bilhassa ehli Cehennemin Cehenneme, ehli Cennetin Cennete gittiği hengâmın ismidir 35. يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَاسَعٰى – Tammei kübrâdan bedeldir. Ya’ni o tâmmei kübrâ o gün ki insan neye çalışmış olduğunu, hangi emel pişinden koşmuş, hayrınamı, şerrinemi, kârınamı zararınamı uğraşmış bulunduğunu o gün anlar 36. وَبُرِّزَتِ الْجَحٖيمُ – «جاءت» üzerine ma’tuftur. Ya’ni o tâmmei kübrâ gelip Cehennem kapıları açılarak o salgın ateş ap açık ortaya çıkarıldığı vakıt لِمَنْ يَرٰى görür kimseler için - ya’ni herkim olursa olsun görmek şanından olan kimseler için. Çünkü rivayet olunduğuna göre Cehennem açılacak, alevler saçarak fırlayacak, her gözü olan görecek, ve çünkü «كٓهٰيٰعٓصٓ» de «وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا» buyurulduğu üzere herkes ona varacak, ehli Cennet de sıratı onun üzerinden geçecektir. Maamafih görecek kimseler için demek girecek kâfirler ve azgınlar için demek de olabilir - 37. فَاَمَّا مَنْ طَغٰى «iza» nın cevabı ve o vakıtki halin tafsîlidir. 40. مَقَامَ رَبِّهٖ – Makamı rabb, Ruh ve Melâikenin saf saf kıyam durduğu o tâmmei kübrâ günü kulun huzurı ilâhîde duruşu veya duracağı makamıdır. 42. اَيَّانَ مُرْسٰيهَا ne zaman onun mürsâsı -

MÜRSÂ, masdarı mîmî olarak irsa ma’nasına veya ismi mekân yâhud ismi zeman olarak münteha

ma’nasınadır. İrsa; sübut ma’nasına resadan, geminin demir atılarak durdurulması gibi sâbit kılınıp durdurulmak demektir. Dağlara revasî denilmesi de bu ma’nadandır. Buharîde mezkûr olduğu üzere geminin müntehî olduğu yere sefînenin mürsası denilir. Burada bir isti’are var demek olur. Ya’ni Allah o Saati ne vakıt getirip dikecek, o Kıyamet ne zaman vaki’ olacak diye soruyorlar - 43. فٖيمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَا Bunda da iki ma’na söylenmiştir.

BİRİNCİSİ, «فٖيمَ اَنْتَ» nin mukaddem haberi olarak nerdesin sen onu

anlatmaktan? Onu anlatmak senin vazîfen değildir. O senden uzaktır diye suâli reddir.

İKİNCİSİ, iki cümle olup «فٖيمَ», nerde bu suâl? Diye suâli redd, «اَنْتَ» mübteda «مِنْ ذِكْرٰيهَا» haberi olarak sen Hatemül enbiya onun alâmetlerindensin diye beyandır. Ya’ni senin irsalin onun vuku’u yaklaşmakta olduğunu anlatıp dururken bununla iktifa etmeyip de sormağa kalkışmalır ma’nasız ve salâhiyyetlerinden uzaktır. Çünkü 44. اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَا onun müntehası rabbınadır. - Bütün künhiyle ve herkes hakkında vukuu vaktına kadar bütün tafsîlâtiyle onu bilmek rabbına aiddir. Başkasına değil, onu ancak o bilir. İlerisine karışmak onların haddi olmadığı gibi daha fazlasını anlatmak da senin vazîfen değildir. 45. اِنَّمَآ اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَا sen ancak ondan haşyet duyacak, korunacak olan kimseleri sakındıracak habercisin. 46. كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوٓا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا sanki onlar onu görecekleri gün bu Dünyada bir akşam veya kuşluğundan fazla durmamışa döneceklerdir. - Uzun zannedilen Dünya Ömrü o kadar çabuk geçer korkup sakınanlar o suretle korkulardan kurtulurlar, sakınmayıp keyfine bakanlar da bir gün gibi ömürlerini geçirir nihayet ebedî belaya düşerler, binaenaleyh ne zaman? Diye alay edip acele etmesinler.

Burada «اِنَّمَآ اَنْتَ مُنْذِرُ» buyurulduğu için bunun kimlere ve nasıl fâide vereceği tafsîl olunmak üzere bu inzarlar, âtîdeki Sûrelerde de tevalî ettirilerek anlatılacaktır.